Yazarı Frederıck Starr, ‘Kayıp Aydınlanma’ (Kronik Yayınları) 650 sayfalık kitabı her Türk gencinin ilk okuması gereken bir kitap. Yazar, 70’li yılların sonunda Türkiye’de arkeolojik bir kazıya katılmışken Türk ve İslam tarihinde ‘bilim-din’ çatışmasına odaklanıyor ve karda kışta ve 40 derece sıcaklıkta Orta Asya’yı gezip bağımsız bilim adamlarıyla şeriat ve tarikatçıların yüzlerce yıl süren çatışmasını çok güzel özetliyor.
Sabırlı olun, hergün elli sayfa bir haftada okursunuz. İslam’da bilim tarihi gibi kitapların ilkini meşhur Fuat Sezgin’den 70’li yılların sonunda henüz 20’li yaşlarda okumuş ve kaynakçasındaki kitaplara merak salıp 80’li yıllardan sonra nicesinin izini sürmüştüm. Tolstoy gibi bir çok yazar da ilerleyen yaşlarında daha önce okuduğu nice kitabı ‘tekrar’ okuyarak zihnini dinç ve diri tutarmış. Kurda kuşa ite köpeğe hurafeye safsataya yem olmayın, mutlaka okuyun.
Yazar, 9 ve 10. asırda yükselen Türk ve İslam aydınlanması tarihini her okuyucunun anlayacağı şekilde pek güzel özetliyor ve sonra 15. yüzyılda parlayıp sönen bir kaç bilim adamına odaklanıp şu soruyu soruyor: dünyayı değiştiren bu büyük dehaların bilimi ve bıraktıkları kitap ve geleneklerin doğu toplumlarında ‘sürekliliği’ neden olmadı ve neden ‘kaybolup gittiler!’
Kitabın sonunda güzel bir örnek veriyor, istiridyenin içine giren her kum tanesinden ‘inci’ oluşmaz, incinin oluşması için zaman ve sabır yani süreklilik gerekir.
15 ve 16. yüzyıllarda Hint’te Babürlüler, İran’da Safeviler, Anadolu’da Osmanlılar, Mısır’da Memluklular da bonusu, bu üç büyük Türk Devleti çok büyük zenginlik ve gücüne rağmen 9 ve 10. asırdaki büyük rönesansı (Biruni, İbni Sina, Farabi, Ömer Hayyam, Razi, İbn Rüşd ve sonra 15. asırda Uluğ Bey ve Ali Kuşçu vs. gibi) neden devam ettiremiyor?
Bu büyük sorunun izini sürmeden bağımsız yazarlığın bilim adamlığın yani ‘bağımsız’ ‘eyvallahsız’ yazıp çizmenin ne olduğunu anlayamazsınız. İşte, Cumhuriyet’in ilanıyla kısacık bir otuz yıllık bir parlama dönemi yaşadık. Mesela 1924 yılında mektep ve medrese tek bir eğitim düzeni altında ‘tevhidi tedrisat’ adıyla birleştirildi, mi, hayır, kırk yılı doldurmadan ‘medrese’ yani tarikat ve cemaatler kendi ‘eğitim’ düzenini kurdular. Çok geçmeden medya siyaset FETÖ örneğinde olduğu gibi ‘şeyhlere’ bağlandı. Nakşilere, tarikatlara, Gazali’ye vs. bağlanan her şey sonunda ‘saraya’ bağlandı.
Bu yüzden bu sütunlarda ‘can çekişiyoruz’, elde yok ayakta yok, üstüne tıpkı Ergenekon operasyonları gibi arkadaşlarımız alınıyor ve size de sıra geliyor tehditleri gırla gidiyor!
Peki saraya ya da bir şeyhe bağlı olmayan yazarlığın izini kim sürecek?
İçeri al, kapat, içeri at, karanlığa göm, aç-kapa aç-kapa, nefesinizi tıkıyor.
Bağımsızlığınızı sürdürebilmek için su bile bulamazsınız. Yine iftiralar yine suçlamalar, başınıza çökerler, gıdım tek bir adım yürüyemezsiniz.
Gerçek bu, holdinglere bağlı olmayan oysa küresel şirketlere bağlı olmayan oysa tarikatlara bağlı olmayan oysa saraya bağlı olmayan oysa CIA, Mossad vs. gibi güçlere bağlı olmayan oysa proje adaylarına bağlı olmayan küçük de olsa çekirdek koza gibi bir minik tohum dahi olsanız size yaşama şansı hiç vermezler.
Bağımsızlık ve Cumhuriyet büyük bir emanet, bizim için hayati, çok değerli bir mirastır. Bu mirası bizden sonraki kuşaklara nasıl geçireceğiz!
Hayır, boğulup gideceksiniz. Son elli yılda bağımsız konuşmuş yazmış yazar ve bilimadamlarının başına gelen çok trajik hikayeler aynı işkence zulüm iftira sizin de başınıza gelecek, karanlık içinde bir ateş böceği kadar dahi binlerce yıl içinden bir kaç saniyelik ömrünüz dahi olmayacak.
Yazarlığımızın ilk gününden beri en büyük ve ilk büyük derdimiz kimsenin karışmayacağı bağımsız bir mecramız olsun kavgasıydı. Ne olur sanki bir küçük dere de buradan aksın. Kirlenmemiş onunla bununla irtibatı ilişkisi işbirliği olmayan bir yudum suyumuz olsun, hayır, yaşatmazlar, yaşadığı farz edilen yaşadığı sanılanlara(?) bakın, bir dayatılan projeyle işbirliğine mecbur kalmışlar!
Tertemiz lekesiz bir kaynak suyu bir kaç yazarın iradesi gücü direnişiyle olacak şey değil. Çünkü iktidar medya ellerinde, tezvirat iftira suçlama bertaraf edilmesi çok kolaydır. Hakim yaygın medyayı ele geçiren, hakim savcılar işte örneklerini canlı canlı yaşıyorsunuz size asla nefes aldırmaz. Artık bu siyasetten öte bir tabiat kanunudur. İşte böyle böyle bağımsız mecranın ‘sürekliliği’ olmaz ‘kurumlaşamazsınız’.
Yeni yetişen nesil gözlerini açtığında da hepsi birbirine pislikleriyle sinsi işbirlikleriyle bağlı kirlenmiş ve afişe olmuş yapıların manipüle ettiği şeyleri bilgi sanır haber sanır, bu yozluk içinde ‘kaybolup’ gider, esir ne esaret ne sömürge ne emperyalizm ne, anlayamadan yitip gider.
Kutup Yıldızı gemicilere kervanlara yol gösterir, türküsü bile vardır, ancak kutup yıldızı gibi sarı mavi bir yıldız vardır, venüsün bir parlaması mavi yıldız, sahtedir. Yanılıp izini süren kervanlar kırılır, ‘evler yıkan beller büken, sarı yıldız mavi yıldız’ diye, ‘kervankıran’ yıldızı denir, an itibariyle manipüle edilmiş, projelendirilmişlerin peşinde bir millet kırılıyor.
Böyle kederli zamanlarda insan geriye doğru hayatına bir daha dönüp bakıyor, durup dinlenmeden hayatta yazıp-çizmekten başka hiç bir becerim olmamış, şaşıracaksınız, bir arkadaş ortamında kaynatıp toplu türkülere katılacak kadar bile türkü şarkı söyleyemem.
Bilmem neden hiç folklor dans bilmem, öğrenemedim. Bisiklet sürmeyi bile! Yahu bisiklete binmek nedir, iki pedal çevireceksin, üstelik ne çok heves ettim, olmadı işte. Bir bakıyorum geriye, her gün acil bir şey olmuş, su satacaksın mısır satacaksın sonra siyasi olaylar başlamış sokağa çıkamayan bir kavganın içindesin, sonra yazarlık her gün bir iş çıkıyor, hergün, aralıksız nefessiz.
Geriye dönüp otuzbeş sene yazılarımın yaz kış gece gündüz sıklığının izini sürün. Kenara çekilip dinlenecek üç ay bulamamışım. Geçen günlerde yahu bu site oturdu artık bari uzun bir şeyler yazayım diye izin isteyip geriye çekildim, baktım, hep kısa mesafeli şeyler yaza çize uzun soluklu roman gibi şeyler artık beceremiyorum, ikisi hikaye üç ayrı uzun metin ancak yazabildim ve hızla kaçarak bu sütuna geri döndüm.
Onu söyle bunu açıkla şuna cevap ver, bu nedir, ne oluyor, her gün bir aciliyet her gün gırtlağına basılmış, her gün laf yetiştirmek, hergün sana da sorumluluk yükleyen bir ihanet, nereye kadar? Kumpaslar bu gözdağları bir bitmedi .mına koyum, bu kısa soluklu kalıcı olmayan yazılarla nereye kadar?
Ne bir türkü söyleyebilecek ne insan içinde bir horona ucundan katılacak bir zamanı bulamadıktan sonra bağımsız eyvallahsız kişiliğimizi onurumuzu bağımsızlığımızı koruyacak kimsenin karışamadığı bağımsız kanal işleri, nasıl olacak?
Ölümüne kadar naramızı atacağız, bu başka, ama sansürler tehditler gözdağları ambargolar, tarif edilecek gibi hiç değil.
İşte böyle, üzgünüm Leyla, yaşadığınız ülkede bağımsız bir mecra yok, fikirlerin siyasi hareketlerin örgütlerin tarihine odaklanın, soğuk savaş yıllarından bugüne onunla bununla iş tutmamış kirlenmemiş siyasi hareket bağımsız mecra arayın, yolundan sapmamış işbirliğine girmemiş ülke bütünlüğü ve bağımsızlığı ve hukukunun karşısına geçmemiş bir minik dere bulursanız, bana da söyleyin.
Üç damla sudan dere olur mu, üç damla suyla nereye kadar?
Gideceğin yere kadar!
Gideceğimiz yer neresi?
Çocukluğumda bizim mahallede bir masal kahramanı gibi macerası bol çok renkli bir Avcı Orhan ağbi vardı. Trabzon Zağnos’ta askerlik şubesiyle Zindan arasında avcı malzemeleri satan bir dükkanı vardı. Avcı dükkanı 70’li yıllardan sonra tutunamadı modaya uyup akvaryum işine doğru döndü.
60’lı yıllarda Türkiye doğasının çok renkli kuşlarını o dükkanda tanıdım. Turnalar çulluklar leylekler bıldırcınlar ördekler karatavuklar sığırcıklar, hepsini sürüler halinde havada uçarken çıplak gözlerle gören bu toprakların son kuşağıyız.
Gözlerimle görmüşlüğüm var şu Brezilya’dan inek taşıyan gemiler gibi binlerce kafesi tıklım tıklım bir gemi dolusu bıldırcını.
Avcı Orhan’ın bir kaç av tüfeği vardı, birisi tek bir saçma atıyor, gösterisini o tek saçma atan tüfeğiyle yapardı. Zağnos’tan Atapark’a girerken tarihi bir çınar ağacı vardı, milleti başına toplar, ağaca da bir toplu iğne sokar, sonra, ağaca sırtını dönüp eline bir ayna alır ve o tek saçmayla o iğneyi vurur, biz de alkışlardık ve çınar ağacına sırtını vermiş elinde gitar elbiseleri hiç yıkanmamış bir hippi de çömeldiği yerden afyonlu gözleriyle şaşkınlıkla bize bakardı.
Avcı Orhan bu en büyük nişancı benim gösterisini ayda bir yapardı. Külüstür 1940 model eski arabası dükkanın önündeydi ve o araba süslenir mahalle çocuklarının sünnet arabası da olurdu. Dükkan önünde o antika araba çürüyene kadar orada kaldı.
Hiç hareket etmeyen hiç yıkanmamış tozlu çürümüş arabanın içini de dükkan gibi kullanırdı, içinde kuş kafesleri av malzemeleri vardı.
Ve mahallenin çocukları kirli camından içerisini sirk gibi heyecanla seyrederdi, sahneye bakın, Avcı Orhan’ın dükkanı önünde bir Pelikan’ın karnını temizleyip içini pamuk dolduruyor. Ya da Avcı Orhan avdan dönmüş kuşağında onlarca ördek asılı, kasım kasım kasılıyor, millet etrafına doluşmuş alkışlıyor, kemerindeki kuşlara dokunuyor, Avcı Orhan’ın fiyakasından geçilmiyor.
Bir çok tür avcı vardır, bir sosyete gibi hali vakti yerinde olanlar safari ekibi gibi çok donanımlıdır lüks arabalarıyla ‘parti’ verir gibi ava çıkarlardı. Bir diğer avcı türü, köyü domuz basar, köylü toplanır birlikte domuz çakal avına çıkarlar. Bir diğer avcı, karda kışta köy evini kurt basar, mecburdur, kurt bir daha dadanmasın diye, karda ayak izi bırakmış kurdun peşine düşer, bir metre karda tepeler aşar kurdun yuvasına kadar iz sürer. Bir de mahalleden heves etmiş avcılar vardır, adam marangoz ama merak salmış, en vahşi avcılar bunlardır, hafta sonları dere boylarına topluca çıkıp ertesi gün ertesi ay ertesi yıla kadar bitmeyen palavracı hikayeleri kuşa havada mermiyi nasıl koydum nasıl yıktım nasıl geçirdim diye ballaya ballaya anlatırlar.
Çocukluğumuzun en sevilen en romantikleri ise Avcı Orhanlardı, kuş sevgileri inanılmazdır. Kuşları ellerine alıp sevmeleri tedavi etmeleri ve meraklılarına gösterip tanıtmaları, bacağını açıp tüyleri cinsiyeti hakkında tafsilatlı bilgi vermeleri, bir çoğunu dayanamayıp tekrar uçurup doğaya salmaları… Yani tabiat öğretmenliği hem merhamet duygularınızı harekete geçirip avcılığa bir büyük mesleki heyecan katarlardı.
İyi de, madem acıyorsun, bu kuşları niye vuruyorsun, bu sorunun cevabı bugün de yok.
Bir yandan keskin nişancılığını kahramanca ispatlayıp göstermek istiyor diğer yandan yaralı kuşa merhamet gösteriyor ama diğer yandan kuşu karnından kanatlarından tutup eline alıyor ve bize de kuşun yaralarını gösteriyor.
Saka kuşları serçeden biraz küçüktür, serçeden farkı saka kuşları renklidir, serçeden diğer farkı saka kuşunun ötümü güzeldir.
Ve saka kuşları bülbül ötüşlü yani daha güzel makaralı ötebilsinler diye bir kafes içinde eğitilirler, o yıllarda saka kuşlarından çok vardı.
Avcı Orhan’ın gün boyu Safiye Ayla gibi şarkılar söyleyen saka kuşlarını eğittiği kafes öyle böyle değil, çok büyük malikane gibiydi.
Bu ötümü güzel kuşların kalitesi fiyatları da yüksekti, bugünün parasına göre yüz-yüzelli lira gibi.
Bir de kapıya koyulmuş cıvıl cıvıl normal öten saka kuşlarının kafesleri vardı, bunların fiyatı çok ucuzdu. Gelip geçenler bu kuşları bugünün parasıyla iki ekmek fiyatına üç-beş liraya alır hemen oracıkta özgürlüğüne kavuşturur törenle uçururdu.
Saka kuşunun özgürlük fiyatı bir kaç lira ama uçurma keyfi heyecanı biz çocuklar için çok yüksekti. Kafesi açıp yüreği pır pır kuşu avcuna alıyorsun bir müddet avcunun içinde tutuyor okşuyorsun sonra kuşu yanaklarından öpüyor ve sonra havaya bırakıyorsun? Bir çocuk için özgürlük, uçmak üzerine canlı yayın ne büyük deney?
İşte o an biz çocuklar nefesimizi tutmuş uçurulan kuşun kanat seslerine alkış tutuyorduk.
Para verip kuşu uçuran ağbiyi de ne güzel ne merhametli ne iyi insan diye hafızamıza kaydediyor, kuşu uçuran o müşteriyi dünyanın en iyi yürekli adamı ne ‘mübarek adam’ gözüyle bakıyorduk. Kuş uçuran insanların yüzlerindeki sevinçten kaç bin makale yazdım?
Ancak film burada başlıyor, müşteri diyelim kafesten beş kuşun parasını verdi ve hepsini uçurdu, heyhat, ertesi gün aynı kuşlar yine aynı kafes içinde, bu nasıl oluyor?
Innn ınnnn, çünkü, Avcı Orhan kuşların gideceği yerleri de biliyor Trabzon’un yüksek tepeleri ya Boztepe ya Karluk Tepesi sırtları ya Telsizler Tepesi.
Avcı Orhan buraları kuşlara öğretmiş hatta kuşların uçup gideceği bu tepelere içi yem dolu kafeslerini koymuş. Siz kuşlar uçuyor artık özgür diyorsunuz, hayır, Avcı Orhan ertesi gün antika arabasıyla gidip o kuşları bulup tekrar getirip, tekrar satıyor.
Yani aynı kuşu beş-on sefer belki elli yüz sefer satmış oluyor.
Her siyasi dönem muhalif bağımsız yazar arkadaşların içeri alınması sonra salınması sonra tekrar alınması bana Avcı Orhan’ın saka kuşlarını hatırlattı.
O Ergenekon iddiaları boş çıkınca hapishane önünde salıverilen yazar ve subay arkadaşları çılgınca ‘alkışladığımız’ günleri ve yüzlerimizdeki o sevinci hatırladım. Alınalım salınalım, alınalım salınalım, ama hikaye burada da bitmiyor.
Yaşım büyüdükçe dükkan içine merak saldım malikane gibi işlemeli çok havalı kafeslerinde Safiye Ayla gibi çok güzel ötümlü kuşların neden hiç satılmadığını merak ettim.
Avcı Orhan ağbi, ‘onlar çok pahalı, güzel ötümlü’ dedi?
Ya satılanlar? Onlar da ötüyor ama o kadar güzel bülbül gibi makaralı ötmüyor.
Çocuk aklınızla ‘bunlar da hergün uçurulmasalar hergün satılmasalar kafes içinde kalıp diğer yetenekli kuşların seslerini duya duya onların da sesleri güzelleşecek ve değerli hale gelecekler’ diyorsun.
Ama Avcı Orhan da bir esnaf, günlük bir kaç liraya ihtiyacı var ve her gün yirmi-otuz kuş satmak zorunda.
Şöyle fazla değil dört-beş sene bizi almasalar baskı kurmasalar tehdit etmeseler şaibe manipüle uydurmasalar biz de burada birbirimize bağımsızlık, insan, cumhuriyet, ahlak, siyaset, onur ve saygınlık gibi değerler üzerinden yaza-çize çok şeyi konuşup tartışarak öğrenebilir ve en önemlisi bizden sonraki kuşaklara ‘bağımsız yazar’ ‘bağımsız medya’ nedir kim bilir bir ötümlük miras bırakabiliriz.
Tarihimizin çok esaslı değerleri neden kalıcı değil, düşünün, 9 ve 10. asrın o büyük dehalarının kitapları Arapçaya dahi bin yıl sonra 1950’li yıllarda ancak çevrilebildi.
Evet, içimizden İttihatçılar, Kuvacılar, Cumhuriyetçiler gibi idealist eyvallahsız harbi romancılar şairler gibi köşe yazarları gibi bir çok güzel ötümlü insanlar şüphesiz her dönem çıktı, çıkıyor, ancak bir ‘koro’ olamıyorlar! Tek başına yazıp çizip gidiyor ve kesintiye uğruyor ve kurumsal süreklilik olamıyor. Tek başına yazıp çizdiği kendi dehasıyla kalıyor.
Yoksa bir türkü nedir, işte evdeyim kimse de yok, kendi başıma hem söylüyor hem ağlıyorum, işte evde tek başımayım, istediğim horonu tek başıma oynuyorum. Bu türküleri bu dansları sen ben hepimiz tek başına yaparız, yapıyoruz, işte hikayelerim makalelerim, yaza yaza çoğalta çoğalta gideriz, ancak?
Hep birlikte şarkılarımızı söylemedikten sonra?
Coşkumuzu heyecanımızı yeteneklerimizi bize katılan bizi izleyenlere ‘geçiremedikten’ yaygınlaştıramadan geniş kitlelere aktaramadıktan sonra?
Yoksa işte orada senaryo hikayelerimize akıl almayacak paralar teklif ediliyor kalkar yenilerini de yazarız olanlara da bir şekil pekala veririz bir kenarda tek başımıza şarkımızı da türkümüzü de söyleyebiliriz, bu sütunlarda arkadaşlarımız çevirileriyle kitaplarıyla pekala bağımsızca yazıp geldiler, böyle de gider.
Ancak, nedir asli derdimiz, meydanı inançlı coşkulu kararlı idealist cumhuriyete sahip çıkan kalabalıklarla doldurmak mı, yoksa o meydana tek bir heykel dikmek için mi bu dünyaya geldik?
Tek bir insanın gücü, güç müdür, bir ateş böceği gibi karanlıkta bir kaç saniye yanıp sönersin ve ama kuşaktan kuşağa elden ele bir meşale değilsin.
Bu hunharca vahşi saldırılar karşısında başımıza gelecekleri ta başından hepimiz zaten biliyoruz, ama Cumhuriyet? Ama ‘bağımsız’ yazarlık? Ama bu topraklarda kimsenin adamı olmadan eyvallahsız yazıp-çizebilme, ama herkesin eşit olduğu yurttaşlık, hukuk?
Asıl hayretim başka, Avcı Orhan’ın avcı malzemeleri sattığı dükkanının bitişiğinde büyük ve çok kalabalık bir kahve vardı, insanlar gün boyu tavla kağıt oynar gün boyu hasır iskemlelerle el ense kebap oturur aralarında laflardı. Ve sorardım neden hiç birinin gözü Avcı Orhan’ın dükkanına gelip giden uçan rengarenk kuşları hiç görmez, neden bu coşkun heyecana bu kuşların pır pır uçmasına, neden kafesten uçmak gibi bağımsızlık gibi neden hiç ama hiç oralı olmazlardı. İç dünyalarına, kendilerine gömülmüş öylece oturmaları beni kudurturdu. Sanki dünyanın son sözü söylenmiş, tarihin son sözü söylenmiş, eşitlik, hak, adalet her şey ‘tamamlanmış’ bu rahatlığı nereden buluyorlar? Avuç kadar minik renkli bir kuşun can taşıması, uçması, renkli boynu ve kanatları ve göklere yükselmesi neden bu insanları hiç ilgilendirmiyor!
Sen ben biz, bir kaç çocuk, biz çocuklardan başka, yakalanan bırakılan kuşları özgürlüğü kanatlarını pır pır uçuşlarını, kuşların ürkekliğini, kuşların ötüşünü, heyecanla merak eden o mavi sakallı İttihatçılardan, o kalpaklı Kuvayı Milliye’den, o genç idealist Cumhuriyetçilerden içimizde kaç kişi kaldı? Ya da karanlıklar, eşitsizlikler, yolsuzluklar, adaletsizlikler böyle gelmiş böyle mi gidecek?
Moğollar milyonları kıyımdan geçirdi öldürdü nice şehirleri yakıp yıkıp yok etti, doğru, ama, asıl yıkım, babası pir olanın pir olduğu bir aile hanedanlığına dönüşen tarikatlarla başladı. Şeyhe teslimiyet üzerine iktidar ve statükoyla anlaşmış cemaatlerle başladı. Çaresizlik ve umutsuzlukla kavga eden, iktidarlara meydan okuyan hiç değiller. Üstelik bu uğurda ajanlarla, CIA’larla anlaştılar yani içine dönmüş kendine kapanan ‘teslim’ olmuş bu kör, dünyaya kapalı zihniyetle başladı.
Şu lafı, henüz 9. asırda Biruni, El Hindi adlı kitabında söylüyor. El Hindi kitabında Hindistan dinini kültürünü geleneklerini tarafsız bir bakış açısıyla değerlendirince, hücuma uğruyor, ‘onlar kafir niye o kadar merak ediyorsun’ diye. Ve ikinci olarak, ‘görmüyor musun onlar da kast sistemi var’ diyorlar. El Biruni şu soruyla cevap verir: Hindistan’da kast sisteminin en yoğun olduğu yer müslümanların nüfus olarak çok olduğu yerlerdir!
FETÖ’cüsü Menzilcisi, nicesi, örgütlü din, örgütlü tarikat, bakanlığı ordusu adliyesi polisi akademisi serveti ihalesi, her yerde?
Ya herkesi hukuk önünde eşitleyen adalet nerede?
Her bir şehirde yüzbin-ellibin toplamda milyonları öldüren Timur’un çok şaşalı sarayının kitabesinde şunlar yazıyor:
‘Haşmetimizden süphen varsa binamıza bak!’
Yalnız kaldığını, boşuna çırpındığını zannetmiş ve üzülmüşsün. Belki daha önce defalarca olduğu gibi yine sabrın tükendi.
Lakin tek başına da olsan, teklesen tökezlesen de asla vazgeçmeyeceğini adım gibi biliyorum. Ben de kaybetmeyeceğim.
Sen ve senin gibilerin emekleriyle damla damla biriktirdiği acı, akıl, özgüven, aydınlık, mücadele ve cesaret sayesinde bu topraklar için adalet, aydınlık, kardeşlik 80 yıldır hiç bu kadar yakın olmamıştı, hissediyorum.
Bu topraklarda umut hiç bitmedi, ve bitmeyecek abim!
Nihat bey,
Sormadan edemedim.
Yazılarınızda Barış Terkoğlu ve Müyesser Yıldız’ı sürekli anarken,
Barış Pehlivan’ı ısrarla es geçiyorsunuz.
Bu bence dikkatsiz bir okuyucunun bile farkedebileceği bir durum.
Bunun nedeni ne, okuyucu olarak ben de bilmek isterim.
Hem bu durumu açıkça beyan ediyor, hem de nedenini biz okuyuculara açıklamıyorsunuz.
Yani hem istediğiniz gibi kafanıza göre takılıyorsunuz,
sonra da hep birlikte bir koro olamamaktan bahsediyorsunuz.
Çok hayret bişey yahu.
ıyı de kayıp cumhurıyet bunun neresınde baslık olarak kalmıs
Osman BAŞIBÜYÜK’ün yazılarına neden son verildi?
Veryansın TV’nin yayın kurulunda kimler var?
Veryansın TV neden güzel bir şekilde Osman BAŞIBÜYÜK’ün yazılarına şu şu nedenle son verildi diye bir açıklama yapamıyor?
Anonim rumuzlu arkadaşa
Sorduğunuz soruyu ben de bu yorum sütunlarında
ısrarla sormuş ve bir yanıt alamammıştım.
Okuyucuya asgari bir saygı bile yok imiş.
Ben de , yorumum da,
“İttihatçı ve Almancılara dokunan yanıyormu ?”
diye sorarak saygılarımı sunmuş oldum.
Frederık Starr bize dinimizin tarihini öğretsin, bakarız. Avcılar Belediyeside Amerikalı bir alimin Kuran Tefsirini dağıtmıştı.
Bir Türlü Fransız Efendilerimiz gibi aydınlanamadık gitti. Ahalinin çoğu kısa, kıllı bacaklı zaten. İngilizler gibi uzun bacak nerdeee.
Hepsi bu cumhuriyet düşmanı Gazali nin işi. Nurettin Topçu, Cemil Meriç gibi yobazlar Frederic abimizi idrak edemezler.
Benim gibi bircok ulusalcida asagida (Anonim) rumuzlu kimsenin sordugu soruyu merak ediyor. Ben bir kac soru daha ekleyeyim. Mustafa Onsel niye Veryansini birakti. Butun bunlar sizlerin aranizda ciddi cekismeler oldugu kanisini uyandirmakta. Bu kadar uzun makalelerinize ek olarak birazcikta bu gercekten onemli konudan biraz bahsederseniz seviniriz. Benim gibi bircok ulusalcinin korkusu Veryansin’in OdaTV gibi bir yayincilik anlayisina savrulmasi. Saygilarimla.
Nihat abi, kitapsever adlı bir mağaza’dan bir türlü bulamadığım 2 kitabını aldım. 2’si de 55 TL’di, yani epey pahalıydı. Sırf bulamıyorum diye aldım ama bana biraz fırsatçılık yapıyorlar gibi geldi. Bu para senin cebine giriyor mu bilmiyorum, giriyorsa 100 TL de olsa sorun etmem açıkçası. Ama yine de bilgilendirmek istedim.
1 milyon muyesseri 2 milyon barisla beraber toplayip getirsen an itibariyle akdenizdeki savas gemilerimizdeki, libya, suriye ve irak topraklarinda memleketin menfaatlerini gozetmek milleti 40 yillik teror belasindan kurtarmak icin canlarini siper eden mehmetcigin ayagindaki postalin bagcigi bile etmez..O kadar vatanperver destanlar dosedin ki haklarinda, daglarda dolasan Turk ordusunu bile solda sifir biraktin..Bende alayim elime takoz bir telefon, tanimadigim askeri sahislardan gizli olmasi gereken harekatlarla ilgili bilgi alayim.Bak benim telefon takoz, o yuzden sucsuzum diyeyim..Ne alakasi var Allah askina..Tam bir uzumu ye bagini sorma durumu..Bu mu gazetecilik? Bu mu ove ove bitiremediginiz vatanseverlik? Baska bir ulkede olsaydi bu hadise, ne olurdu acaba? Ozellikle de bize ahkam kesen ulkelerde? Uzerine de cezaevinden beni ayaklarima zincir vurarak gotursunler diye mesaj gonderince tam bir ajitasyon yapildigi kanaati uyandirdi.Yarinda Alman mv ziyarete gelip rapor doser artik.ya ne olacakti? John dundari da besleyen, tum firari feto subaylarini da besleyen onlar degil mi? . Pes dogrusu..Feto bu. Bugun muyesserci gorunur yarin tayyipci..Hatta bir gunde bes kez kilik degistirir..Bize ne yahu.Onlarin gorundugune gore mi tersten bakip karar verilecek..Onlarin tvitlerini sagda solda yayinlayan dahi kismen de olsa haindir. Bir turlu sonuc odakli guncel ve realist bakamiyorsun, tamamen duygusal, idealist, romantik ve gercekustu takiliyorsun..Ataturk gibi degil enver gibisin..Birisi yapici digeri yikici sonuclara sebep oldu..Sen bari bu kadar sevenin varken tek bir leblebi tanesi icin bir cuval leblebiyi bos yere cope dokme guzel abicigim.Birak mahkemeler ne karar verirse versin, suclu da ciksa sucsuz da ciksa bize ne abi, derdimiz bu mu gunlerdir, milyonlarin kaderi ekmegi cani gelecegi hayalleri mevzu bahis iken..Sadece bu kadar uzadigi icin bu konu kabak tadi verdi ve veryansinin geldigi nokta iyice odatv cizgisine evrildi.Soylenecek o kadar cok sey var ki… Hayirlisi neyse o olsun.
Bu büyük sorunun izini sürmeden bağımsız yazarlığın bilim adamlığın yani ‘bağımsız’ ‘eyvallahsız’ yazıp çizmenin ne olduğunu anlayamazsınız, demişsiniz, başlığını “Kayıp Cumhuriyet” koyduğunuz yazınızda. Bir kayıp daha var, aradım bulamadım. Yağız Aksakaloğlu’un son yazısı “Harbiye’de ‘FETÖ-PKK’ işbirliği”. Nerede bu yazı? Sayın Nihat Genç, sadece siz mi vahşetin çağrısına muhattap sınız? Biz de eyvallahsızız, biz de bağımsızız. Eğer vatanseverlik ortak paydasında bile buluşamazsak, artık ne denir, bilmiyorum.
Cumhuriyet, Aydın Despot’unun mirasını yaşatma pratiği bakımdan, CHP’dir. 23’den 60’a devlette devamlılık esastır marşını çalan muktedirlerin gerekçesi, modernleşme. 60 sonrası bütün o artık yerleşmiş ve semereli CHP uygulamaları tamamen terkedildi. Sıfıra döndük. Şimdi halifeliği Fethullah Gülen’le hortlatmak isteyen NATO, dışişleri, milli istihbarat ve orduya, ilmiye, kalemiye, seyfiye süsü ve işlevi verdi. Meslekten darbeci Talat Aydemir gibileri Yeni Türkiye’nin yeni yüzünün ayna tutucusudur: Demokrasi memokrasi dinlemez darbecilerle yine yeniden sıfıra döndük. Turgut Özal bu sıfır atıklarla tıkanan memlekete müshil hapı içirerek bir ishal mekanizması oluşturdu. Artık kabız olduktan sonra değil, her yenilen içilen içimizde durmadan, kalıcı olmadan, aman etmesin, bir işe yaramadan hemen atılacaktır.
Şimdi Nihat Abi hiç bir şey kalıcı olmuyor, cumhuriyet bile kayboluyor diye ağıt yakıyor, ağlıyor ama yorumlara bakıyoruz neden şu arkadaşı gönderdiniz, neden filan kişiyi savunmadınız diye şüphecilik şeyapıyorlar. Nihat Bey’i beğenmeyen kızını vermez, olur biter.
ben de yorumcularla aynı görüşteyim. yazılarına son verdiğiniz yazarların yazılarına neden son verildiğini açıklamıyorsunuz.
bir de maalesef yazılarınız, bölük pörçük, birbirinden kopuk kopuk ilgisiz paragraflardan oluşmuş.
Buraya Osman Başıbüyük’le ilgili yorum kasan arkadaşlar bir de yazıları okusalar, açıklama yapıldı arkadaşım. Bkz: Nihat Genç’in bir hafta önceki yazısı.. https://www.veryansintv.com/uslup-yeterlilik-ve-aydin-kimligi-uzerine/
kahvedekilerden medet umma onlar işini iyi bilir. Kuşu özgür bırakacağı paraya bir çay içer, iki tur okeye döner umurunda olmaz. Orda orurabilmesi de ya yerjne çalışacak bir eşşek bulmasındandır yada çalışmadan para kazanabildiği bir kapıya kapaklanmasındandır.
Anlaşılan o ki veryansın tehdit altında, eski asker yazarların bir bir çekilmesi, durumun “hayal ürünü” olmadığını, oraların çoktan geçildiğini gösteriyor.
Tehdidin de ordunun içindeki yeni güç odağından ismaililerden yani dolayısıyla iktidardan geldiğini yazilarindan anliyoruz. Zaten gözünün üstünde kaş var diye adamı içeri alabilecek başkası da yok.
üzüldüm Nihat abi ama ne yalan söyleyim kahvedekilerden çok bir farkım yok. Asalım keselim diye boş atacak halim yok en fazla yapabileceğim alternatifi yok diyerek verdiğim oyu birdahakine günahım kadar sevmesem bile chp ye vermek olur, hoş seni takip eden milyonlar var evet senin de bir ara söylediğin gibi lazım olsa otuzu bile hatır sormaz ama bak belki bunu yapabiliriz…
Yazını anladığımı sanıyorum.
Bir tatile çıkmayı düşünürsen gel Toroslarda gezelim ağabey. İçin açılır.
Yorumculardan Kemal’e de bir kulak ver bence.
Not: Osman Başıbüyük’ün ülkemizdeki en mühim beyinlerden biri olduğunu düşünüyorum.
Osman Başıbüyük yazılarının bir kaçına askeriyeye biraz eleştirel bakan bu vatan sevdalısı olarak yorum yazmıştım ve özellikle son serisinde özellikle isim ve makamlarıyla konumlarıyla Osmanlının dostu görünüp hançeri dibine kadar sokan Almanların teşhir edilmesi şahsen naçizane bilgi dağarcığımız ile cevaplayamadığımız yüzlerce soru silsilesine kristal billurluğuyla bazı cevapları sunmuş ve yeni yeni ve delice nice sorular çıkmıştı yazıların sona erdirilmesi ve hatta yazılarının tamamen kaldırılmasıyla hayalkırıklığını hala atlatmış değilim ama sonuç olarak sbebepsiz hiç bir şey yok ve emeğinize sonsuz şükranlar
Suriye’yi bitirip, ABD ile Libya’da birlik anlaşması imzalamış, çakma milliyetçiler, “Müyesser’in, Barışların, Muratların” ayağındaki toz olamazsınız.
Veryansıntv’nin editoryal kurulu var, falanca medya organının da; filanca partinin de pmsi, myksı falanı filanı. Herkes bu en üst kurullarında kendi belirledikleri ilkelere göre davranıyor. İstediğini istediği zaman disipline veriyor, ihrac ediyor. İstediği yazıyı günlerce ana sayfada döndürüyor, cıs potansiyeli olanı, ya da cıs yorum alan yazıyı bir kaç saat içinde hemen ana sayfadan kaldırıp, yazıyı yazan yazarın kendi özel köşesine kaldırıyor, ortalıklarda çok görünmesin diye. Bu açıdan bakarsak, hiçbir medya organının veya partinin, ya da bilmem ne stksının birbirinden farkı yok. Kusura bakmayın, hepiniz aynısınız.
Çakal sürüsü toplanıyor yine, bu vatana musallat olmak için, bir ısırık, hatta kol bacak kafa koparmak için, bekliyor. Yine maşalarını salacaklar üzerimize. Üzerimize çullandıklarında, aydınlanmacımıyız, İslamcımıyız, Kemalistmiyiz, şucu muyuz bucumuyuz bakmayacaklar. Bunların yanında aynı zamanda vatansever olanlarımızın hepsini ortadan kaldıracaklar. İşbirlikçi ve aynı zamanda aydınlanmacı, islamcı, kemalist, şucu bucu olanları ise yaşatıp kendi emperyalist sömürgeci emellerine payanda edecekler. Görüş ayrılığı kadar normal bir şey yok, ama bunun sınırı süresi çok önemli hele ki şu dönemde.
Nerede okuduğumu hatırlamıyorum. Kızıl ordu Türki devletlerden birini işgal edecek. Artık sofu takımımı diyelim, ne diyelim başlamışlar Allah’ın isimlerini zikretmeye, işgali engelleyecekler ya. Sanki peygamber sahabe oturmuş böyle savunmuş Medeni’yi. Peki bu sofu takımı aralarında neyi tartışmışlar. Zikri 33 lük mü yoksa 99 luk tesbihle mi çekelim. Herhalde sözün bittiği, daha doğrusu aklın vicdanın bittiği, yer bu olsa gerek.
Deveye hendek atlatmak daha kolaydir….Atomu parcalamak da onyargilari kirmaktan, yikanmis beyinleri normale dondurmekten cok cok daha kolaydir. Fikri olan varsa ikna eder, tesekkur ederiz..Bu kadar basit.
Yıl 1990 yada 1992, ilk okul 5. sınıftayken, trt1’de bir çizgi film izledim. Bir kelebek kuruyan bir çiçeği görüyor, ve yardım etmek için ormandaki hayvanlardan yardım istiyor, hiç kimse yardım etmiyor, sonra üzüntüden ağlıyor. Göz yaşları su oluyor ve çiçeği hayata döndürüyor. Kaç yıl geçti hayatımdan çıkartamadım o çizgi filmi. Çok aradım ama etrafımda hiç kimseyi bulamadım. Onca insan, hep aynı, dünyanın her yerinde aynı. Hiç kimseyi ilgilendirmiyor kuruyan çiçeğin derdi. Hâlâ bi cevap bulamadım, belki bir gün bulurum….