Dinimiz bir zamanlar din adamı, ilim adamı, şair ve edebiyatçılarıyla çok yüksek kültürlü insanların elindeydi, bugün ise dinimiz neden bu toplumun en cahil insanların elinde oyuncak oldu?
Mesela, Sadi, Camii, Hafız, Şems, Yunus Emre, onlarcasının kitapları elimizdedir, her biri dünya çapında ahlak abidesi mısralardır, aradan geçen on asra rağmen aşılamamış eşsiz eserlerdir.
Bugün öyle bir kuşatıldık ki ‘din’ üzre ‘ahlak’ üzre soru dahi soramıyoruz, çünkü ‘din’i sahiplenmişler. Din babalarının mülkü haline gelmiş ve ne desek ‘kafirlikle’ suçlanıyoruz.
Kendi kurdukları Diyanet devlet dışı (okullara-kurslara) medreselere ‘Allah’ın okulu’ diyorlar ve fizik ve kimya okutmuyorlar. Oysa fizik ve kimya ile Allah’ın yarattıklarının yapısını öğrenirsiniz, değil, Allah’ın bilgisi onlara ‘özel’ bir yerden rüyada geliyormuş.
Mesela İsmailağa, sakal, sarık, şalvarı şart koşuyor, ‘dinimize göre giyinme böyle’ diyor? Dinimize göre giyinme mi yoksa bu tarikatın özel üniforması mı? Bilindiği üzere Osmanlı her tarikata ayrı renklerle giyilmesini zorunlu tutuyordu. Üstelik beyaz yakalıklı ilkokul üniformamızı dahi ‘tek tip’ giyinmekle suçlayan liberal dostlarıyla bunlardı.
Ve Osmanlı’nın İngiliz dokumasına yenildiğini dahi bilmeden hala bol bol üç kumaştan şalvar giyer sarıklarını metrelerce tülbentten sararlar. Tarikatlara karşı ilk büyük yasaklama girişimi III. Selim’le başladı, aynı III. Selim’in ‘İngiliz kumaşı giymeyin’ fermanı var. Sadece İngiliz kumaşı olsa. Musul petrollerine ulaşmamızı İngilizler Şeyh Said isyanıyla engelledi. Şeyh Said, Barzani, hangi tarikatın çocuğuysa Menzil de İsmailağa da aynı Bağdadi Halili ekolünden. Bunlar Musul’un önünü kestiler ve sonra da kalkıp ‘Lozan hezimettir’ dediler.
Bugün dahi hangi tarikat kimden icazet (diploma) almış bilen anlayan yoktur, hepsinin şeyhlikleri (postnişin) uydurma çalma sahtekarlıkla ele geçirilmiştir.
İnsana, çocuklarına güvenmeyen yasak ve sansürle din öğreteceklerini sanan milyonlarca cahil insan. Şüphesiz çocuğu çayıra salmayacaksın, ancak, Allah’a da yarattığı çocuğa da biraz güveneceksin. Allah’a iman eden insanlar güvenli olur. Çocuğu aşırı kapatarak Allah’a ve topluma olan güvensizliklerini açığa çıkartırlar. Çocuğu sadece sosyal dünyaya değil eğitim ve öğretime de kapatarak ‘ucube’ bir insan türü yetiştirirler.
Kardeşlerim, tasavvuf, her ilişkimizde her düşüncemizde mutlaka vardır, deruni ‘hallerimizdir’. Tasavvuf, ‘Öyle bir ticaretin olsun ki daha önce hiç alınıp satılmamış olsun’ anlayışıdır, ancak tasavvuf-tarikat artık düpedüz bildiğiniz ticaretin ve holdinglerin konusudur.
Ve şu anda bu dergahlarda dedikodusu dolaşan bilinen anlatılan o kadar çok sübyancılık, oğlancılık, vakaları vardır ki ve bu vakalara karışmış döne döne videosunu döndürdükleri o kadar şöhretli sima vardır ki, bu tarikatların her biri bu sapıkları bilir hatta yüceltir, ancak bizler korkudan söyleyemez haldeyiz.
Osmanlı çürümeye başladığı en zayıf günlerinde 19. yüzyılda dahi istediği şeyhi istediği dergaha tayin edecek suistimali olanı azledecek gücü vardı, bugün ise devletimizin bu şeyhlere müdahale edecek gücü yok, zavallı haldedir.
Kardeşlerim, paniğe kapılmaya da gerek yoktur, çünkü çürümenin önüne ancak Ahi Evran’ı anlayarak geçebiliriz, ki, onlarca asır Ahilik bu toplumu kardeşleştirmiş şenlendirmiştir.
Ahi Evran en kısa özetiyle iş ve meslek ve bölüşümde sosyal dayanışma ve her şeyimizi bilip gören Allah’ın içimizde yaşadığına inanan din ve ahlak anlayışıdır.
Osmanlı bütün çabalarına rağmen dergahlarda ve tekkelerde ve bunları kurumlaştıran vakıflardaki ‘çürümeyi’ yüzlerce yıl uğraşmasına rağmen neden önleyememiştir? Çünkü bu dergahlardan geçinen boş beleş asalak insanların karınlarını doyurmak mümkün olmamıştır. Bugün çok övülen ‘vakıf’lar yüzlerce yıldır suistimal ve yolsuzluklar içinde toplumun en çürümüş kurumlarıydı, kangrendi, kesmekten başka çare kalmamıştı.
Nedir vakıf? Devlet büyükleri (saraya yakın olanlar) devlet arazisini (mir) şartlarını ilan ederek falan isimlere vakfediyor.
Şöyle, size bir yer gösteriyor, dergah, tekke, imaret, camii, türbe. Sonra diyor ki bu kurumun yaşaması için buraya ‘gelir’ (akar) lazım. Diyelim şu değirmenin geliri şu köyün geliri, şu bağ bahçe, vakfın malı olsun, gelirleriyle yaşasın. Ve yasaya şartta nizama fermana rağmen bu ‘gelirlerin’ çok kısa sürede şeyhler tarafından ‘iç edildiğine’ şahit oluyorsunuz.
Bu vakıfların başına önce görevliler (şeyh, imam, türbedar, vs.) koyuyor, sonra bu vakıfları yönetmesi için idareciler (mütevelli heyeti) koyuyor ve bu vakıfların sorunları için de yerelde kadıları da sorumlu tutuyor ama sorunlarla baş edemeyince 19. yüzyılda bu vakıfları denetlemesi için Şeyhülislam’a bağlı yüksek ‘kurumlar kuruyor’ (meclisi meşayih) gibi.
Yeni şeyhlerin atanmasını denetliyor, sonra, şeyhler bu dergahların gelirlerini ceplerine mi indiriyor diye inceliyor, sonra bu dergahların başına yetersiz cahil şeyhler mi geçiyor, gibi, yeri gelirse şeyhleri imtihan edip bakıyor, gibi, bir çok çözümsüz sorunla boşuna bir kaç yüzyılını vakit kaybediyor.
Osmanlı’nın son yüzyılında Meclisi Meşayih (dergahları teftiş kurulu) dergahları bir üst kurum olarak denetliyor, inceliyor. Bugün Meclisi Meşayih’in çalışmalarını-kararlarını inceleyen tarih çalışmaları mevcuttur, bu kararları okuduğunuzda çürümüşlük konusunda kafayı yersiniz. Mesela II. Mahmut Yeniçeriliği kaldırırken Yeniçeriliğe bağlı Bektaşi ocaklarını da kaldırıyor. Ve Bektaşi dergahlarının başına Nakşi şeyhleri koyuyor. Tekke ve Zaviyeler Cumhuriyet’le kapanana kadar da Bektaşi dergahlarını Nakşi şeyhleri yönetiyor.
Benzer sorunlar neredeyse her bir vakıfta da var, ancak bir örnek olarak verelim, Bektaşi Dergahı başına getirilen Nakşi Şeyhi Yahya Efendi’nin hayatı Oscarlık film gibi, önce bir Rum çocuğunu iğfal ediyor, sonra dergahın kutsal eşyalarını satıyor, sonra vakfın gelirlerini cebe indiriyor, bin türlü yolsuzluk. Şikayet ediliyor, tınmıyor, önlenemiyor.
Sorun sadece bir örnek Yahya Efendi değil, Meclisi Meşayih kararlarına baktığımızda 19. yüzyılda dergah ve vakıfların yolsuzluk ve suistimallerle baş edilemez hale geldiğini görürsünüz. Bir dergah şarkı türkü alem yaparken yakalanır, başka dergah bodrumunda kasa kasa rakılarla yakalanır, başka bir dergah, gelirlerini bir Rum tüccara satar, sonra Rum tüccar borçlarını ödeyemeyen dergahın arazisine el koyar, yani, çürüme zirvededir. Kurul, denetim, teftiş, kar etmemektedir, bugünkü gibi başıbozukluk kurumsallaşmıştır.
Bu yüzden tekke ve zaviyeler kökünden kaldırıldığında halkı aydınlarıyla topluca bir ‘oh’ çekilmiş millet rahat etmiştir, itiraz eden de çok çıkmamıştır.
Tekke ve zaviyeler de şöyle kaldırılır, müzeye çevrilir ve içinde oturanlar kendi hayatları sürecince burada ikamet edilmeleri izni verilerek bir çözüm bulunur ve mal arazileri Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne aktarılır.
Yukarıdaki satırları iyice anlatmak için bin sayfa konuşmak gerekir, özetleyelim, dergah ve vakıflardan geçinen bir zümre vardır, bunlar, mesela dergahın şeyhi vakıftan günlük üç-beş akçe, diyelim imamı, müezzini, duacısı, türbedarı günlük bir kaç akçe gelir kazanmaktadır, yani yaşamaları için bu vakfa ihtiyaçları vardır.
Sorun da buradadır, geçimlerini sağlayabilmek için o dergahın başında olmaları şarttır, bu yüzden rakiplerini şikayet ederler, husumet girer, herkes birbirini hırsızlıkla suçlamaya başlar ki dert yüzlerce yıl kadar büyüktür. Ayrıca bu kadar söz, dedikodu, iftira, ithamı ‘gerçek’ten ayıklamak kadılara denetim kurumlarına büyük bir kırtasiye ve bürokrasi yükü getirir, sorun baş edilemeyecek dağlar kadar büyüktür. Osmanlı İmparatorluğu bu devasa yükün altında kalır, çöker. Dergahta sefalarını sürmek isteyenler rakip şeyhlere iftira atar, birbirlerini oğlancılıkla sapıklıkla suçlar, vs. vs.(Meclisi Meşayih Kararlarında Bektaşilik ve Bektaşi Tekkeleri, Fahri Maden.)
Çünkü kimse kimsenin şeyhliğini beğenmez! Bugün dahi İslam dünyasında hiç bir şeyh başka bir şeyhin şeyhliğini usulünü-adabını-bilgisini-ahlakını beğenmez. Yani birbirleriyle kıyamete kadar savaş içindedirler.
Bugün de asalak boş beleş yaşayan insanları medreseleri doyurmak mümkün değildir, bu yüzden devleti sağmaya başlarlar, bağış ve yardımlara mecburdurlar ve bu paraların kaynağı belirsiz kontrolsüz denetimsizdir, neden?
Kimse de çıkıp ‘önce kendi karnınızı doyurun sonra Kur’an okuyun’ diyemiyor, kimse de çıkıp ‘başkalarına muhtaç insandan müslüman mı olur’ diyemiyor, Kur’an’ı ellerine alınca, dokunulmaz imtiyazlı bir sınıf olduklarına inanıyorlar, Allah’ın Dostları, mübarekler, efendiler, gavslar, kutblar gibi yüksek tapılan bir ‘evliya’ sınıfı ortaya çıkarıyorlar, bu para-ticaret trafiğini de işte bu imtiyazlı dokunulmaz ‘evliyalar sınıfı’ yönetiyor.
Ve iş arayan ve iş kurmak isteyen kitleler kapitalizmin ilk günleri gibi ‘güven’ ve ‘yakınlık’ bağlantıları için buralara yanaşıyor. Mesela bankalar iş kurmak için çok düşük faizli kredi verebilse ya da iş bulma kurumu işe yarasa, bu tarikatlardaki kitlelerin kalabalığı yüzde doksan azalır.
Bunları yasaklayarak kapatarak denetleyerek tanzim ederek bir üst kurulla teftiş ederek yasal olarak önlemenin yolu da yoktur.
Konumuzu basit anlatabilersek yazarlığımızın bir değeri olur.
Kardeşlerim, mesela, İsmailağa cemaatinin Mahmut efendisi tarikatına elli yıldır şunları telkin eder ve yaparlar:
“İmam Hatipler bile devletin denetimindedir, bu yüzden dinimizi ancak ‘medreselerle’ öğrenebiliriz, medrese Allah’ın okuludur, din okuludur, çocuklarınızı Medrese dışı yerlere göndermeyin, özellikle kız çocuklarını yalnız medreselere gönderin.”
Medrese’nin tarihi başkadır, ayrıntıya girmeyelim, Mahmut Efendi’nin medresesi fason -çakma ‘tarikat okullarıdır’. Tevhidi Tedrisat dediğimiz Milli Eğitim’e bağlı değil yasa dışıdır.
Mahmut Efendi, ‘doktorsuz bile olur ama hocasız olunmaz’ der. Bunlar ‘işsiz-mesleksiz’ kurslar ve yurtlardır. Bu kadar yurt ve kursun tedariki ve lojistiği de para gerektirir, bu yüzden gece istiharaye yatıp Allah’la görüşüp ‘para kaynaklarını’ işte Allah’ın Dostu-Dostları reklamıyla dini ve Kur’an’ı kullanarak ele geçirirler.
Mahmut Efendi şunları söyler: İstanbul’a geldiniz aç kaldınız, hamallık yaparsınız, temizlikçilik yaparsınız, garsonluk yaparsınız karnınızı doyursunuz, ancak öte dünya için hamallık garsonluk vs. yetmez, öte dünya için mutlaka İslam’a çalışmalı, bu medrese eğitimini almalısınız.
İslam’a çalışmak nedir?
Sorun buradadır, Ahi Evran veya bu satırları okuyan içimizden biri, bir iş ve meslek sahibi olmanın hepimizi insanlık sorunlarına ve Allah’a ve ahlaki dayanışmaya yakınlaştırdığına inanırız.
Üretime katılmayan işsiz mesleksiz insanlar hazır yiyicilerdir, boş beleş asalak yaşayanlardır. Osmanlı’da tarikatların çürümesine sebep çalışmayan hazır maaş bekleyen o vakıf bu dergahtan nemalanan talancı yağmacı aç bir sınıfın olmasıdır. Oysa Ahi Evran’a göre karnımızı kimseye muhtaç olmadan doyurabilirsek hakiki müslümanlar oluruz. Kimseye efendi demeyiz kimsenin de kulu kölesi köpeği olmayız.
Şimdi İmam Hatipler, artı, tarikatlara bağlı iki milyon çocuk (güya) bu medreselerde yetişmekte. Diyanet de bu işsiz mesleksiz yasa dışı kurumlara cevaz verip desteklemekte.
Bu kadar çocuğu okutabilmek için dergahlar da yüzlerce şirketler kurmuşlardır, depoları, stokları, arazileri, alış veriş dükkanları, kuyumcu dükkanları, aklınıza ne gelirse yüzlerce şirket, varlık. Dikkat edin hepsi hem devleti soyuyor hem de ‘hayırlı iş’ yaptığını söylüyor.
Yani mesleksiz işsiz ordularını geçindirmek zorunda oldukları için artık şu ihale bu devlet imkanı şu torpil hiç bir şekilde din ahlak Allah demeden düşünmeden kendi kazanmadıkları üretmedikleri hakları olmadıkları malları yığmaktadırlar. Bunun adı soygundur, cahil kitleler örgütlenmiş Allah diyerek devleti belediyeleri yağmalamaktadır.
Kendi işlerinin adına ‘hizmet’, ‘Allah’a hizmet’ diyen herkes bir şeyhe bir dergaha bağlanıp buradaki iş ağlarını sosyal ortamı devlet bağlantılarını devlet imkanlarını büyük bir nimet olarak görmekte.
Mahmut Efendi’nin tek ve en büyük iddiası, medreseyi şart koşmasıdır, oysa, bir müslümana şart koşulacak ilk vazife, bir iş ve meslek sahibi olmasıdır.
İşte Diyanet’in bu anlayışa ‘reddiye’ yazması lazım, demesi lazım ki, işsiz mesleksiz din kitap olamaz, bir hoca imam müezzin ihtiyacı varsa onu da biz yetiştiririz.
Mahmut Efendi de Menzil de biliyor ki kendi kapısına muhtaç insanlar için işsiz ve mesleksiz kitleler lazım. İnsanların bir iş garantisi bir maaş garantisi-sigortası olsa bu tarikatların kapısını çalacakların sayısı azalır.
Zaten ülkemizde tarikatların çoğalması, ekonomik çöküşle başlar, 24 Ocak kararlarına paralel.
Özal’ın, reji gibi, şeker fabrikalarını, devlet şirketlerini satması ve kooperatifçiliği öldürmesiyle başlar. Diyelim Turhal Şeker Fabrikası’nı kapattın. Onca insan maaşsız kaldı. Maaşsız insan kendine güvenini yitirir. Ve toplum ‘taşeronların’ eline kalır. Bugünkü dergahlar da tasavvufi tarikatlar değil ticari ‘taşeronlardır’. Cumhuriyet’e tepki olarak büyümüşlerdir. Kafalarında gerçek olmayan hayali bir Osmanlı vardır. Batı bilimini ve üniversitelerini ve oralarda okuyanları kafir olarak görmektedirler, ama bolluktan olacak kumaşı üç kat fazla da şalvar giymekteler.
Kardeşlerim, bu kadar devlet dışı yasa dışı yurdu medreseyi ayakta tutmak için de büyük paralara ihalelere ihtiyaçları vardır, işte siyaset yapmalarının sebebi budur, devlet imkanlarını ele geçirmek, an itibariyle Süleymancıları, Saidi Nursisi, FETÖ’sü, Menzili, İsmailağası, alayı-hepsi ‘devlet’ten geçinmektedir, hepsi ‘siyasi partilerle kucak kucağa iç içedir’. Mesela İmamoğlu’nun bu tarikatlara karşı tek bir itirazına şahit oldunuz mu?
Yani işsiz mesleksiz kitleler yani hazır yiyiciler yurtları ve dergahları ve medreseleri için paraya ve devlet imkanlarına ihtiyaçları vardır. Bu parayı Özal öncesi eskiden kurban derileri, ansiklopedi satarak, bağışlar alarak sağlayabiliyorlardı ve cemaatleri de bağışlar kadar küçüktü. Ankara’da yüzlerce alış veriş merkezinden kuyumcusuna kadar şirketleri vardır, gökdelenlerin yarısı bunlarındır, Ankara’da birkaç mahalle onbinlerce dairesiyle bunlarındır.
Hepsinin yolu FETÖ’nün yoludur, AKP giderse, istisnasız hepsinin kimlerle düşmanca ilişkiye gireceği yine yaşadıkları suyunu içtiklerini namazını kıldıkları ülkeyi darülharp (düşman ülkesi) ilan edecekleri açıktır.
Oysa Ahi Evran Anadolu’yu Anadolu yapan bu toprakların aydın insanıdır.
Kimdir Ahi Evran? Dericiler, tabakçılar, dokumacılar, fırıncılar, bakırcılar, gümüşçüler, vs. iş ve ticaretle ilgili yüzlerce meslek kolu vardır, bu iş yerleri çıraklık-kalfalık-ustalık, yani mesleki eğitim üzerinedir. Osmanlı şehir hayatı pazarları alış veriş ve vergiler ve Osmanlı orduların iaşesi de Ahilerin görevidir.
Ve okuyun tarihimizi sultandan saraydan padişahtan (devletten) asırlar boyu himmet (yardım) bekleyenler neden kılıç kuşanmamış cepheye koşmamış hep tekkeler ve şeyhleri olmuştur.
Mahmut Efendi ve benzerlerini kökünden eleştirdiğimiz yer burasıdır, niçin ‘himmete’ muhtaçsınız, niçin başkasına ihaleye devlete muhtaçsınız?
Bir müslümana dilenmek yakışır mı?
Mahmut Efendi ve benzer dergahların anlamadığı-anlamak istemediği yer şurası, Mahmut Efendi bir konuşmasında şöyle diyor: ‘Bir rekat namazının dahi iki bin ayrı inceliği (fıkhı meselesi) var.’
Yani bir rekat namaz için bir müslüman iki bin farklı ayrıntıyı dahi bilmek zorunda.
Yani Mahmut Efendi şunu diyor, namazı dini ‘iş’ haline getirin diyor, namaza dine iş diye meslek diye bakıyorlar.
Değil, doğrusu, doktor, mühendis, dokuma, tarım, sanayi, kimya, fizik, tekstil, kağıt, kumaş, hizmet, yemek, maden vs. üretmenin ikibin ayrı inceliği var.
Çağların aşamadığı büyük sorun: İşi Ahi Evran gibi ibadet haline getiremedik.
Ama namazı duayı tesbihi ‘iş’ haline getirdik.
İşi ibadet haline getiremeyenlerin karınlarını kim doyurursa onların kulu köpeği olur, onların kılıcını sallar.
Yani kurnazlıkla şunu istiyorlar, ülke fabrikasında köyünde atelyesinde ofisinde öğretmenleri aydınları bilim adamları işçileri mühendisleri doktorlarıyla çalışsın kazansın üretsin ve paralarını-vergilerini bize versin, biz de medreselerde yan gelip tesbih çekelim. Çünkü namaz kılmak ve tespih çekmek en büyük iş!
Bir an için düşünün Osmanlı’nın başına bela olan bu dergah ve vakıfları Osmanlı dokuma atelyelerine dönüştürebilseydi ve bu işçiler, gündüzleri iş, akşamları da namaz dua zikr yapabilseydi, bu kadar büyük kavga dövüş ahlaksızlık ve çürüme olabilir miydi?
Tam tersine bu dergahlarda ‘duaguyan’ görevlileri de vardı, sadece o dergahta haftada bir iki kez dua edip günlük akçelerini alıyorlardı.
Büyük sorun, işi ibadete çevirebilmek, işinize de başlarken ‘bismillah’ deyin, işiniz bitsin, sonra oturup namaz kılın dua edin, olmaz mı?
Neden olmuyor?
Sovyetler neden çöktü, bir üst dokunulmaz sınıf çalışmadan bürokraside beleşten yaşadı.
Şimdi şeyhler, imamlar, müridler, çalışmayan bir sınıf devlette ve devlet imkanlarıyla geçinen bir üst torpilli imtiyazlı sınıf oluşturdular.
Çürümüş Sovyetler’den farkı yok, biz çalışacağız, yukardaki imtiyazlı şeyhler imamlar boş beleş yaşayıp lüks mercedeslere binip hepimizin gelirlerini emeğini yiyecekler!
Ve Sovyetler Mark-Lenin diye diye bizimkiler Allah, Kur’an, Allah Dostları, diye diye bir milletin hazinelerini şirketlerini iç edecekler. Ve boş zamanlarında da aşka gelip 12 yaşındaki çoçuklarımızı düzecekler!
Ey devletin ve milletin başına çöken sülükler!
Bakın hasat sonrası halkımız halay çekiyor horon tepiyor zeybek oynuyor, neden, hasadı topluca kaldırmanın ‘kutlaması’ neşesi, eğlencesi.
Siz hangi hasadı kaldırmanın keyfiyle ‘zikr’ çekiyorsunuz?
Zikr çekmek çok mu istiyorsunuz, hiç mahsuru yok, gelin şu hasadı birlikte kaldıralım, Allah adını da millet olarak hep birlikte ürünlerimize ve kendimize güvenin iç neşesiyle ‘ağzımıza’ alalım.
Kardeşlerim, şöyle manzara gibi dünyaya bakarsınız, ağaçlar, dağlar, insanlar, bulutlar, otlar, yemişler, rüzgar, şöyle dersiniz, benim de bedenim bu dünyanın bir parçası. Kendinizi bu dünyanın parçası görmek, tasavvufta vahdeti vücuttur. Ancak, bu tefekkür-seyr içinde bir an gelir, dersiniz, iyi ki bu dünyada bu güzellikler içinde varım, bunun adı, ‘neşe’dir. Kalbiniz güler kalbiniz konuşur elleriniz konuşur beyniniz konuşur, çalışır, üretir. Varolduğunuzu fark etmek ruhunuzu rahatlatır kendinize güven aşılar. İçinize düşen, içinizde konuşan sizi yaratan var eden sonsuz mutluluğun çalışmanın gayretin ‘neşesi’dir bu. Geçici bir hayatınız olduğunu bildiğiniz halde bu kısa ömre şükredersiniz. Ve elinizde olmadan otomatiğe bağlanmış gibi içinizdeki neşeyi çocuklarınıza etrafınıza hayata doğru yükselten ışıldatan ışıldayan amansız bir iş meşgalisinin içine çekilirsiniz. Kardeşlerim, işinize ürettiğinize sizi aşık eden sizi eşyayla hemhal eden bir duygu içinize böyle yerleşir. Tadına doyamaz hep çalışmak hep bölüşmek hep iş üzre yaşamak istersiniz. Sonrası ekmeğe suya şükreder dağa taşa var edene sebep olana hamdü şükür dua edersiniz, tasavvuf budur. Onun bunun kapısında köpek olmak değil, dilenci olmak hiç değildir. İnsan onurunu hileyle sahtekarlıkla din ve Allah’ı yalanlarına alet etmek gibi büyük günahların içine sokup kirli bir paçavraya çevirmek hiç değil.
Bence, işi mesleği olmayan çalışmanın bölüşmenin tadını hiç almamış insanlar din ve Allah üzre hiç konuşmasın.
Bence, ibadeti iş haline getirenlerin işi ibadet haline getirenlerle asırlardır bitmeyen asırların en büyük savaşıdır, bu.
1980’lerin hemen başı, Ankara Kızılay-Mithatpaşa’da küçük bir kitapçı dükkanımız vardı, bir gün, erik kurusu yaşlı bir amca geldi, oğlum, dedi, ben misafirim, otobüsüm akşam 8’de, ancak o saate kadar vaktimi geçiremem, bana bir iş ver de yapayım.
Amca dedim, ‘Abdest almak istiyorsan bak burada al, burada namazını kıl, burada da sandalye var akşama kadar otur, tespihini çek’ dedim. ‘Hayır evladım boş duramam’ dedi.
O halde ne yapalım? Kapının önünde yeni basılan bir kamyon kitap dağ gibi yığılmıştı. Amca kitap dağına baktı, ‘Şu kitapları dedi, bu tarafa taşıyayım, olmasa, oradan alıp bu tarafa yığayım’ dedi. Benim için boş iş ama bana bir zararı da yok. ‘Tamam amca, kitapları bu tarafa yığ’ dedim.
Yaşlı amca üç dört saat bu boş işi yaptı, akşam karardı, yoruldu, alnının terini sildi. Abdestini aldı, kitap yığınların yanında namazını kıldı, ‘Allah senden razı olsun evladım’ dedi hayır dua, eyvallah deyip gitti.
Ardından, bu adam ne yaptı dedim? Bilmiyorum, namaz için önce bir yorgunluk mu lazımdı bilemem. Ama bu yaşlı amcanın kitapları tekrar aynı yerine yığdıktan sonra kıldığı namaz beni öyle etkileyip içime öyle bir derin neşe saldı ki.. Şu cümleler çıktı ağzımdan, Allah’ım sen hepimize iş yorgunluğu ver.
Hangi ahlak hangi dinden olursa olsun yorulmamış insanlarla hiç konuşulmuyor, dostluk kardeşlik hiç kurulmuyor, terlememiş insanların dinine imanına ahlakına hiç güvenilmiyor.
Bir de şu Cübbeli Hoca’ya bakın, peygamberimizin göğsündeki kıllar sağa mı yatıyor sola mı yatıyor, seyrek miydi, kıllar kalın mı, tüy gibi ince mi, siyah açık kahve mi, vb diye diye bir saat tafsilatlı ayrıntılı Arapça kelimeleri sözlükten baka baka anlatıyor, sorarsan ilim yapıyor! Bana kalsa bunların kitap ve videolarının üstüne şu sigara kutularına koyulan kanserli ciğer ve solunum cihazlı resim ve uyarıları koyarım, ey Diyanet, ey millet, koymak zorundasınız..
Ellerine ve beynine sağlık, konuları o kadar güzel anlatmışsın ki, hislerime tercüman olmuşsunuz, inançlı bir insan olmama rağmen, ben bile inançlarımı bunların yüzünden sorgulamaya başlamıştım. bunlar din bezirganları, saf ve temiz duygulu Anadolu insanlarının bu duygularını kullanarak, ülkemize kötülük yapıyorlar. Osmanlının yıkılışının en büyük nedeni, bu tekke ve zaviyelerdir. Bu günlere bu güzelim ülkemizin , gelme sebebi bu tip asalaklardandır diye düşünüyorum, içim kan ağlıyor, yolunuz açık olsun, selam ve saygılar.
Kalemine, düşüncene , çalışmana sağlık arkadaşım. Daha güzel izah edilemezdi
İsmail ağa cemaati gibi ehl-i sünnet çizgisindeki cemaatler, ülkede büyüyerek artan selefi vahhabi zihniyyete karşı kalkan olarak kullanılmaktalar. Tepkileri; Şia, bazı silahlı radikal islamcı gruplara karşı muhafazakar kesimi uyarmaktalar. Bu devletin hoşuna gider. Şuan bu cemaatlerin tarikatların iyi kötü denmeden kaldırılması ancak vahhabi zihniyetin ülkede yayılmasına yol açar. Devlet kaldırmak yerine her tarikat ve cemaatte adamını bulundurmalı ve kontrol altında tutmalıdır. Bu o kadar zor birşey değildir. Devlet herşeyden haberdar olsun. Devlet Tarikatlere Cemaatlere bedava para vermesin. Hacı hocalarda iş yapsın parasını kazansın. Hem islami ilimler yoluna fen ilimlerini katsın. Astonomi, fizik, kimya ile uğraşsın ve Rabbin bu tür ilimlerin kaynağı olduğunu bilsin.
Şu sozlerinizi de yanlış buluyorum. Kul olmak bir meslektir. Askerlik mesleği nasıl bir meslek ise içerisinde nasıl bir düzen ve intizam barındırıyorsa, Allaha kul olmak ona asker olmak, emrettiklerini yapmak ve yasakladıklarından kaçınmakta böyledir. Çalışmayı ibadet haline getiren şey sadece bir bismillah değil, 5 vakit kılınması gerekli olan namazdır. Namaz; şükür ve afiyet istemektir. Yani işimizi bitirelim hep beraber namaz kılıp dua edelim demek saçmadır. Çalışmanın nasıl vakti varsa ibadetinde vakti vardır. Kaza edilemez. Zaten bizler müslümanlar olarak çalışma saatlerimizi bu vakitlere endeksleyebilirsek gerçekten ilerleme katedebiliriz. Yok bizde de iş yok yani. Bizde herkes bildiğini okur.
Sen hangi tarikata mensupsun da böyle bir çıkış yapıyorsun kardeş? Tam olarak yazıda bahsi geçen konuya misal oldu işte, senin tarikatın kötü benim tarikatım iyi mevzusu şu yaptığın. Biktim artık bu tarikat-cemaat zır cahil ortamından, azalarak bitin inşallah!
Tek suçlu Mustafa Kemal’dir. Kilise gibi diyaneti de devletten ayırmalıydı. Diyanet, kilise gibi devletten ayrilsaydı Vatikan gibi bir özgür kurum-devlet olurdu. M.Kemal, diyaneti özgürlestirmeliydi. Fakat bunu yapmadi, devlet tekeline bagladi, yanlış yaptı
Şu ülkede ana muhalefeti Nihat Genç kadar eleştiren 2. bir insanı bulamazsınız. Açın yazılarını okuyun, girin veryansıntv izleyin. Kesinlikle boş ithamlarda bulunuyorsunuz kendisine. Laf olsun torba dolsun misali, gölge etmeyin kardeşim sizden başka bir ihsan isteyen de yok, işinize bakın…
baydenler, macronlar ve cümle cihan bir araya gelmiş her yerde ülkemizi yok etmeye çalışıyor, hatta ben benzemez olan muhalefetimizi kuruyor kurguluyor maestroluk yapıyor. Anamuhalefet liderimiz PKK’ya özerklik/özyönetim vereceğini her fırsatta dilie getiriyor, hatta bunu M. K. Atatürk’ün bu cumhuriyeti kurduğu meclis eliyle yapacağını söylüyor. peki bize neyi tartıştırıyor N. genç? Tarikatları…. Osmanlı döneminde ülke elden gidiyorken sözde islam alimleri neyi tartışıyorlardı; sinek kanadında namaz kılınır mı, kılınmaz mı?
Şuan yaptığımız şeyin bundan farkı ne?
Oturdugumuz eve disaridan molotof kokteylleri atilirken, bir taraf molotofcularla is tutup daha cok molotof atin diye disaridakilere sesleniyor pencereden, diger taraf evin icinde yangini sondurmeye ugrasiyor..Bir baska tarafta yanginin ortasinda “aga bu corbanin tuzu niye az” diye sikayet edip molotofculardan medet umuyor.Tuzunu onlarin daha iyi ayarlayacagini iddia ediyor..Bilimde ilimde priority diye birsey vardir..Millet burada corbanin tuzuna takmis gidiyor hala.
Metin bey de dokunulmaz nedense..Kac defa cevap yazildi, yayinlanmadi..Adminin kankalari herhalde..
Nihat bey, eyvallah genel tavrınız, çizginiz iyi de..
bu kadar genellemeci bir tasavvuf tarikat düşmanlığı doğru bir şey değil. Bilakis çok yanlış.
Keşke tek gündemimiz İsmailağa cemaatinin yanlışları olsa… Türkiye güllük gülistanlık olurdu eminim.
Ama siz de biliyorsunuz, odatv’nin imamoğlu’nun hataları, İsmailağa’nın hataları yanında istanbul’dan kars’a yol olur. Evet İsmailağa’nın hataları yok değildir. ama diğer tarafta namazın tabii ki binlerce fıkhî detayı vardır. Bir asker arkadaşım, İslam’daki finans fıkhı ile dalga geçmişti, faizin haram olmasını diline dolayarak. İslam’a inanmıyorum dersin olur biter kardeşim demiştim kendisine.
Sonuç olarak İsmailağa’nın hataları yok değildir, lisan-ı münasip ile onları da konuşalım ama… aması bu insanların neredeyse tamamı vatanını milletini ülkesini tarihini seven insanlardır. Dolayısıyla ülkemize cumhuriyetimize bu kadar iç ve dış mihrak saldırıya geçmişken benim sorunum ismailağa olamaz. Ayrıca tabii ki fatih nurullahlarla fetölerle de ismailağa yanyana getirilemez.
Çare Doğu Perinçek önderliğinde yükseliş. İmamoğlu’nu altedecek lider odur.
lale hanımın dokunulmazlıgı mı var. burya eleştırıselbir yorum yzdık. hakaret yok sovme yok. sadece bıraz bazı seylerı okuyun agızdan dolma konusmayın dedık. bazı belgelerı verdık oku dedık
Cok sanslisiniz. Admin sizle ayni fikirde oldugu icin size yazilan reddiyeleri epeydir yayinlamiyor..
Ağzınıza sağlık bunlar hasatı horonu küçük çocuklara, oğlanlara. Yaparlar bunlar sahtekar boş insanlar
Yine ayni kurgu ayni oyun..Bir tarafta 2016 da “Turkiye de 2020 yilinda ic savas cikacak, Turkiye bolunecek, hangi tarafta ingilizce konusulacaksa ben o tarafta yerimi aliyorum, Bu saatten sonra ikinci bir yabanci dil ogrenemem” diyen Erol mutercimler…………..Diger tarafta 2016 da odatv lerde 2016 larda muhalif seyh olarak verdigi muhalif demeclerle goklere cikarilan, nisan 2020 de daha birkac ay evvel muritlerine “feto ile sarilip koklasalim, helalleselim, tekrar beraber olalim “ diyerek tipki muhalefetin “asil darbe 20 temmuz khk laridir” sozleriyle paralel konusmalar yapan bir sapik ne idugu belirsiz duruyor….
Yerseniz…Ben yemem, kusura bakmayin. Yiyen herkese afiyet seker olsun. Muslumle fadime hala orada dururken.
“Mesela İmamoğlu’nun bu tarikatlara karşı tek bir itirazına şahit oldunuz mu?” Bu cümle ile ne demek istediniz… Nihat bey birde yazılarınız çok uzun, biraz daha özetleyemezmisiniz…
Çok toptancı yaklaşıyorsunuz meseleye. Bugün Türkiye’de milyonlarca tarikat mensubunun iş güç konusunda diğerlerinden bir farkı yoktur. İşinde gücünde helal rızık peşinde.koşan çoģunluk yanında siyasi bağlantı ile geçimini temin etme peşinde.koşanlar da vardır. AKP gitse ihanet ederler demeniz de çarpık bir yaklaşım
AKP yokken de.bu tarikatlar vardı. Süleymancılar hariç hiç biri hiç bir zaman bu toprakları Darülharp kabul etmedi. Tarikatlar her zaman var olacak ve birkaç değişik adam dışında Atatürk devrimleriyle uzlaşmayacaklar. Sanırım siz de bu gerçekten hareketle sureti haktan görünüp İslami bir seferberlikle tarikatların kökünün kazanmasının yolunu yapmaya çalışıyorsunuz.
EyvaALLAH
Yirmi yilda AKPnin tarikatlari besleyip buyutmekten ve yandaslara ihale verip, kendi vakiflarini, kodamanlarini beslemekten gayri yaptigi baska sey var mi?
yani bağıra bağıra laiklik savunuculuğu yapan bir site sapık bir sözde din hocası üzerinden islam dersleri veriyor.yersen.zaten bu gazeteci kesiminin anlamadığı halt yok.
bu ülkede dinin sahibi diyanet işleri başkanlığı.o da gerekli açıklamayı yaptı.adli makamlar da gerekli soruşturmayı yapıyorlar.sizin gibiler de hala boş boş konuşuyor.erol mütercimlerle aynı kafadasınız siz.
Nihat bey yazını okudum,bir İlahiyatcı olarak tamamen katılıyorum,veren el alan elden üstündür Hadisi şerifi bir müslüman için pusuladır,boş beleş,asalak insandan müslüman bile olmaz,Bundan sonraki yazımı bir arkadaşıma göndermiştim,sizde okuma isteğinde bulunursanız sevinirim,yorumunuzu ve değerlendirmeni beklerim./: 28 Şubat döneminde Ali kalkancı ,Aczimendiler ,fadimeleri çıkarıp pazarlayanlar, aynı durumda son günlerde oda TV eliyle Fatih Nurullah Şağban adlı bir şarlatan sahtekarı ortaya sürdüler, hepimiz İlahiyat fakültesinde Tasavvuf tarihi ve diğer dini ilimleri okuduk,böyle şarlatanlar her dönemde çıkabilir. İmam Hatip lisesinde çalışırken öğrenciler tasavvuf ve tarikat hakkında SORULAR sordular ben de onlara birkaç soru sordum peygamberimizin tarikatı var mıydı ?tarikatsız olan dinsiz olur mu ?dinde tarikat zorunlu mu ?tasavvuf insana ne kazandırır ?gibi, sonrada Tasavvuf tarihinden okuduklarımızı açıklama sadedinde :Tasavvufun ve Tarikatin hicri ikinci yüzyıldan sonra insanların aşırı derecede ehli dünya olması Kur’an‘ın emirlerini ve peygamberin sünnetlerini gözardı etmelerinden dolayı ihtiyaca binaen, Kur’an yolu ve peygamberimizin yolunu daha iyi takip edebilmek için ,peygamberimizin sahih sünnetleri ve yaşayışını model alarak,gönül işi yani yemeğin üstüne tatlı misali şeriatın emirlerine üzerine nafile ibadetlerle Allah’a yaklaşmak olduğunu açıklamıştım.(Tabi o zaman öğrencilerden tarikat ehli olanlar, bana Tarikat düşmanı dediler,Tarikat karşıtı olan öğrenciler de cemaati ne bu hocanın demişler)Zaman içinde Dinimizin uygulamasındaki bidatlerin ortaya çıktığı gibi,Tasavvuf ve Tarikat adına bir sürü bidatler,şeyhlerin günahsızlığı,söylediğini vahy gibi algılamak,cenaat taasubuyla efendisinin yorumunu Dinin ve peygamberinin önüne geçirmek,sosyal,ekonomik,siyasi çıkarlar ve argümanlar ,işi rayından çıkardı.Kimse bir Tarikata girmek zorunda değil,Tatikatsız insan dinsiz değil,Tasavvuf gönül işi,sekülerleleleşen insanlık aleminde dünyaya tapmamak için Allahın Emirleri(Kuranın )ve Peygamberimizin bize öğütlediği dini onlar gibi yaşayabilme yoludur tasavvuf . Bugün ülkemizde ve başka ülkelerde tasavvuf adına çıkarcıların yapmış olduğu hataları bahane edip toptan tasavvuf geleneğini reddetmeyi doğru bulmuyorum.tasavvuf ve tarikatlar ilgili gerçekten çok güzel bir değerlendirme yazısını bilginize sunuyorum
Tüm bu rezilliklerin sorumlusu Yeni CHP, İmamoğlu, Kaftancıoğlu ve Kılıçdaroğlu’dur.
Tek bir yorum geldi içimden,dünya üzerinde acaba istihbarat örgütleri tarafından yönetilmeyen tek bir cemaat veya tarikat varmı,hristiyan,yahudi,müslüman,inaçsız larda dahil,
Milli teknolojide heyecanlandıran gelişme: Hisar A+ geliyor!
Gayretli gençlerle Türkiye’nin gelişmeye ve kalkınmaya devam edeceğini vurgulayan İsmail Demir, şunları kaydetti:
“Milli teknoloji hamlesinin itici gücü, bu tür çabalar. Bu çabalar yarın bizlere çok büyük neticeler olarak geri dönecek. Bugün bunlar, atılan tohumlar, dikilen fidanlar bir ormana dönüşmüş olacak……
Demem o ki boş konuşuyorsun Nihat Genç!!
Hem de bomboş…
Yani sizin tayfa meyhanede uyuklarken adamlar çalışıyor be abi!!!
Kendi içinizdeki aşağılık kompleksini, toptancı bir zihniyetle karşı mahalleye boca etsen de, güneş balçıkla sıvanmıyor.
Tabi ki bu yazdiklarinizi anlayana, anlamak isteyene !..
Allah (C.c) ve O’nun secilmis kullari tarafindan bizlere armagan ve emanet edilen bu kutsal vatan topraklarinin uzerine coreklenmis olan bu kokusmus sahtekarlik ve vampir tembellik, ancak bu kadar yalin ve guzel anlatilabilir.
Ne guzel olurdu ! Baskalarina da zarar veren kemiklesmis gunah ve hatalarimizdan kurtulmak, bize verilen bu yasam surecinde verimli calisarak sadece uretmek ve fazlasi ile de baskalarini sevindirmek, daha sonra da bunun keyfini/nesesini cikarmak. Cok gec kalmis da degiliz.
Bol keseden ve haksız yere iş para mevki dağıtamadıklarında marjinal gruplar olarak bir kenarda kalıp yok olacaklardır. Yok olmak istemeyenler de bir şekilde üretime, iyiliğe dönmek zorunda kalacaklardır.
Bunlara akan devlet imkanlarını kesip, sıkı bir para kontrolü yapılırsa ve asıl önemlisi insanlarımıza sosyal güvence, iş, adalet ve çağa uygun ortalama güzel bir hayat sağlanırsa bu sorunlu yapılar tamamen çözülmüş olur…
Nihat bey, Türkiye devleti, Atatürk’ün ölümünden sonraki yönetenlerin korkaklığı, öngörüsüzlüğü, güçlüden yana olmaları ve ısbatlanamayan anlamsız bir Stalin korkusuyla, egemenlik-bağımsızlımızı düşmanlarımıza iade ederek Batı/ABD sömürgesi olmayı tercih etmişlerdir. maalesef bunun geri dönüşü yok. Atamızla kazandığımız utku bağımsızlık fırsatı kaçmıştır. ve yine maalesef onurunu yitirmiş, dışardan atanan kimselerin yönettiği bir Afrika ülkesi düzeyinde bir ülkeyiz artık.
Heterodoks İslam veya tasavvuf meşrepliler başlı başına sorun. Milletçe çok övdüğümüz Mesnevi’yi açıp okusalar, Şems Tebrizî’nin tuhaf din anlayışı (mesela karısı evden ayrılınca Allah tarafından kendisine kadın gönderilmesi hikayesi :D), Irak tarafındaki bir tasavvuf ehlinin güzel yüzlü oğlan çocuklarına neredeyse tapması(Allah’ın güzelliği bu oğlanların gül yüzünde tecelli ediyormuş ve gece uykusunda bu çocukları uyandırıp elini ayağını öpüyormuş) gibi işler… Ahmet Yaşar Ocak’ın tasavvuf ve sufiler üzerine kitaplarında bunlar geçer ve yine bu tarikatların kaynaklarından yararlanır.
Aynı şekilde dergahta belden aşağısı çıplak vaziyette birbirine fiili livata eyleyip halka yapan bir ehli tarik grubunun fotoğrafı da çok meşhurdur; internette baya bir dalgası geçilir halen. Aynı şekilde , bu Rum abdalları denilen tuhaf fikirli ve davranışlı gruplar vardır; bunlar da suratındaki kaşlar da dahil tüm tüy ve kılları tıraş eder, vücudunda dövme olur, yarı çıplak dolaşır, ot çeker, serseri gibi grup halinde diyar diyar dolaşırlar. Gittikleri yerde de dilencilikle geçinirler. Aslında sorun, bu Hint-İran kırması felsefenin ta kendisindedir. Allah’tan Selçuklu ve Osmanlı’yı yönetenler bu yapılara kendilerini fazla kaptırmamışlar; gayette dünyevi işlerle fetih ve para kazanmayla meşgul olmuşlardır. Fakat halkın bir kısmını etkilemişlerdir. Bu yapıların belki tek faydası bir kısım Hristiyan toplulukların İslam’a geçişini kolaylaştırmak olmuştur. Zira, bir anda klasik sünni İslam’a geçiş onlara zor gelecekti.
Esenlikler.. tarih boyunca kim bilgi ile gelmişse iftira ile cehalete katlettirilmiştir.. ne yazık ki aşikar olan bu olguya bilginler kitlesel bir fikir ve kurgu ile karşılık verememiş, hem özleri ve bilgiyi hem de bilgiye aç toplumları cehalet baronlarının insafına bırakmışlardır.
Bu bam teline uygun beste ne zaman bulacağız kıymetli Nihat ağabey?
Saygılar..
Cok cok derin bir konu olmasina ragmen bu sorunun ana kaynaklari sunlar olabilir
1. Acimasiz kapitalist duzende altta kalanin cani ciksin zihniyeti..Alt kesimde maslow ihtiyaclar hiyerarsisine uygun hayatta kalma icgudusu ile belese karnini doyuranlara minnet duygusu ve sonucunda onlarin aparati haline gelme. Yani din bahane..Asil konu anayasadaki sosyal devletin odevlerini ihmal etmesi.
2. Asiri baskici kemalizm uygulamalari ile dine asiri yuklenme sonucu dini hassasiyetlerin had safhaya cikartilarak zengin fakir demeden milyonlarca insanin tarikatlarin kucagina bilerek ve zorla itilmesi.
3. Tarikatlarin feto orneginde oldugu gibi saadet zinciri haline gelerek, uyelerine bedava is, bedava es, bedava makam, bedava zenginlik, bedava sayginlik uzerine de bedava cennet vermeleri..Buradaki asil konu kendini her konuda yetersiz hisseden hisseden bir baltaya sap olamayacagini bilen fakat hirslarindan cildirmis olan ve bir baltaya sap olmus komsularini kiskananlarin kisa yoldan sahtekarlikla ust basamaklara cikma hirsi..Konu tamamen icimizdeki seytanlarin tek bir yerde toplanma durumu..Bunu asla duzeltemezsiniz.
Ilk 2 madde duzeltilebilir bence ve tarikatlara olan insan akimi buyuk olcude azalarak, yillar icinde marjinal hale gelebilir..Cunku tamami sadece insan ihtiyaclari ile dogru orantili konular..Feto gibi cemaatler ile mucadele ise kiyamete kadar seytanla insanin mucadelesi kapsaminda ele alinmalidir ve asla tereddut gosterilmemelidir..Siyasi konu haline getirenlere ise tiksinerek bakilmalidir.
Mükemmel özetlemişsiniz, kaleminize, yüreğinize ve dilinize sağlık.
Bu beleşci güruh Almanya dada aynı hep mmesleksiz ve akıl edip düşünmeyenleri yanına çekmiş. Biraz düşünen akıl sahipleri zaten bunlara itibar etmez.
Üretim Üretim dertleri yok, sırf dertleri ahiret :)
Agop uretecekmis yukup yiyecekmis…
Söylenecek söz çok lakin sizide sıkıp bunaltmayim.
Iyiki sizin gibi aydınlar var ülkemde.
Esenkalin
C. Güney /Almanya