Nihat Genç yazdı…
Kaç defadır bu sütunlarda Sezgin Baran Korkmaz adında bir Karslının ülkemizde milyonlarca dolar kara para akladığını ve çok meşhur gazeteci dostlarını herkesin bildiği halde kimsenin konuşmadığını ve yine, CIA ajanı Enver Altaylı’nın muhalif iki partinin kuruluşu ve dizaynında büyük bir rol oynadığını, yazdık, çizdik.
İnsan bu tür ağır itham ve iddialarda bulunuyorsa ne tür tepkiler verirsiniz, bir, yok hayır, bu iddialar saçma, gerçek değil, palavra, kolpo, der geçersiniz.
İki, ya da ‘susarsınız’, amaaan bana mı kalmış, başımı sıkıntıya sokmayayım, neme lazım, bu alengirli işlere girmeye ne gerek var, tasası bana mı düşmüş…
Üç, ya da yahu bunun ucu muhalefete dokunuyor, ortalığı boka sarmanın alemi yok, CIA ajanı ya da milyonlarca dolar kara para aklayıcısıyla kafaları karıştırıp muhalefetin önünü kesmenin alemi yok.
Dört, ya da, çok güvenilir gazeteci ağbilerimiz ve patronlar bu mevzuya girmemişse bir bildikleri vardır bizi bağlamaz.
Yani, CIA ajanının belgelenen ve şu an mahkeme edilen aleni ilişkilerini konuşuyoruz, Türk medyası baştan aşağı yukarıdaki şıklardan birini kendine siper edip sütre gerisinde ‘susuyor’.
Yani, Türk medyasında milyonlarca dolar kara para akladığı için şu an soruşturulan/mahkeme edilen bir adamdan konuşuyoruz, Türk medyası baştan aşağı yukarıdaki bahanelerden biriyle kendini örtüyor.
Ya da bize karşı şöyle düşünüyorlar: Kumpas komplo bir doymadınız arkadaş, ne güzel partilerimizi kurmuş iktidara yürüyoruz, önünü kesmek için can atıyorsunuz be mübarekler.
Bence tam da böyle düşünüyorlar.
CIA ajanları ve kara para aklayıcılarının ortalıkta cirit atmasını görmezden gelmek ve bu iddiaları kaleme alanları ihanetle(?) suçlamak…
Bu iddialara ciddiyet-resmiyet vermemek, şüpheli tek cümle yazıp geniş izleyici kitlesini kıllandırmamak…
Ve, ama kurnazca kıvırmalı öyle muhalif yazılar yazmalı ki güya mantık akıl zeka(?) dolu olsun, herkes ‘helal olsun’ desin ve okuyucu arkadaki asıl gerçek karanlık karartıları canavarları bölücüleri katilleri suikastcileri ajanları tertibi tezgahı ve siyasete sürdüğü kuklaları hiç ‘görmesin’…
Şimdi, iktidar-muhalefet açın medyayı, hergün arzı endam eden binlerce köşe yazarı göreceksiniz. Tek biri, bir tanesi olsun bu konuları yazıp-çizmiyor, sizce de çok tuhaf değil mi?
İktidarda yazıp çizen bir iki kalem çıksa da bu isimlerin kendi iktidarlarının derinlerine dokunan yerlerine tek laf etmedikleri için deşifre edilen fotoğraf da çok eksik ve sakat kalıyor.
Hatırlıyorum, 2009’lı yıllarda yemin etmiştim, her hafta ekrana çıktığımızda Necip Habemitoğlu’nun adını mutlaka geçireceğim, diye, çünkü, tek satır yazıp çizen yok, öyle yok ki, sanki bu cinayet hiç işlenmemiş böyle bir adam hiç yaşamamış gibi.
Aynı şekilde, aynı yıllarda sınav soruları paso çalınıyordu ve yemin ettim, her hafta ekranda sınav sorularını çalıyorlar diyeceğim, diye, bir uzun beş yıl, sınav soruları çalınıyor diyen çıkmadı, açın o tarihlere bakın, herkes topluca anlaşmış gibi, bilmiyor görmüyor duymuyor ve böyle bir şey olmamış gibi yazıp çizmiyorlardı.
Bu devasa suskunluk karşısında ağzınızdan dehşetle tek cümle çıkıyordu: Ülke işgal edilmiş ve işgal edildiğini söylemeye kimse cesaret edemiyor! Başka tür bir Truman Şov gibi. İşgal yaşayıp milletçe itiraf etmemenin de başka bir filmini çekmeli, kasabanın sırrı.
Bir olay karşısında ‘topluca’ yani muhalefet-iktidar ortaklaşa sessizlik-suskunluk tavrı koyuyorsa buna ‘karanlık dönem’ deriz.
Karanlık dönemler engizisyon ya da mutlak krallık ya da diktatörlüktür.
Cep telefonlarının ekranların ve internet sitelerinin ışıl ışıl olduğunu sanırsınız, ama, değil, karanlık her yerdedir, orada bile size itaat ettiren sizi falan reklama falan habere bağlayan, yönlendiren beyninizi duygularınızı tepkilerinizi ölçüp yontup sizi robotlaştırıp maymunlaştıran diktatör bir güç var.
Liberal siteler, FETÖ’cü siteler, Türk milliyetçisi siteler, solcu siteler, öteden beri kendine Atatürkçü diyen siteler, HDP’li siteler, vs. hepsi ortaklaşa susuyorsa diktatörlük dediğiniz sadece iktidarın gaddar zalim gölgesi değildir.
Anlaşılmış bölüşülmüş diktatörlük!
Biri ağzını kim açarsa soruşturma tehdidiyle acımasızca sorgusuz sualsiz diktatörlüğünü kuruyor diğeri asli unsurlarını kökünden kazıyıp dışlayan yok eden partisini kimsenin eleştirmesine izin vermeyerek kıyıma gidip aynı şeyi kendi içinden yapıyor!
Gerçekten üç-beş değil yüzlerce muhalif ve iktidar yazarının tekmili birden susması bir tesadüf hiç değil, sıradan bir olay hiç değil, bunların arasında bir kankilik bir hemşehrilik, tarikatvari bir ilişki var.
Türkeş’in 1980’li yıllarda mahkemede söylediği çok ünlü sözü: Biz içerdeyiz ama fikrimiz iktidarda.
Enver Altaylı ve FETÖ’nün unsurları ve artıkları, nakış nakış öyle işlemişler ki bir gizlilik bir suskunluk değil, muhteşem-muazzam bir sanat eseriyle karşı karşıyayız.
Enver Altaylı’nın da kendisi içerde, ama fikri: el ele vermiş liberallerle Türk milliyetçileriyle kolkola muhalefette ve iktidarda.
Hani 12 Eylül için çok söylenen bir laf vardı, “emperyalistler aynı silahın birini sağcıya diğerini solcuya verdiler” diye.
Suskunluğu oluşturan bu ‘dizayn’a da iyi bakın, aynı adamı yeni CHP’ye ikiz kardeşini İyi Parti’ye.
Ve bu muhteşem suskunluğu görünce, tamam dersin, helal olsun, en Atatürkçüsünden en liberaline kadar ilmik ilmik nakış nakış işlemişler. Tıpkısı, mesela 2009’lı yıllarda FETÖ’nün Türkiye’nin bütün kurumlarını işgaline karşı kimsenin elini ayağını oynatamayacak şekilde teslim olduğunu gördüğümde de aynı şeyi düşündüm, helal olsun, dedim. Elli sene uğraştılar irili ufaklı bütün partileri, medyayı, sivil kurumları, üniversiteleri, şirketleri, hukuk kurumlarını ülkenin .ötüne kazığı milim milim çakar gibi elli yılda çaktılar, öyle gün geldi ki kimse kımıldayamadı.
Vatan haini, CIA ajanı, çok dedik, sonra doymaz daha da deriz, ama şimdi ben, bu muazzam suskunluk içinde değme ahlakçı yazarları birbirine bağlayıp inşa eden bu ajanlara ve tertipçilere hayranlığımı bu kazığı milim milim çakıp herkesi kaskatı susturunlara hayranlığımı ifade etmek zorundayım. Bunca çeşitli görüşte cinste ağırlıkta boyda renkte ideolojide insanı aynı ajan yapılanmasında yan yana getirebilmek büyük mesele.
Bir Adnan Hoca tarikatı gibi kült bir disiplin ister. Adanmışlık inanmışlık ister.
Bunca siteyi gazeteyi ve yazarı hizaya getirip susturabilmek kolay mı? Başka zaman söveriz ama şimdi bu deha karşısıda şapkamızı çıkartalım.
İlaçlar, tedavi, vitaminler, kürler, diyetler, kan testleri kan düzeyleri, insan bir hastalıktan çıktığını ve sonunda tedavi olduğunu nihayet nasıl anlar?
Belki bir yıl sonra nihayet her hafta gittiğim aynı parka gidiyorum, uzun uzun seyrettiğim ladinleri ve kestane ağaçları ve ateş dikeni-prekantaları nihayet bu sefer yine eski günlerde olduğu gibi ‘hayran hayran’ büyülenmiş gibi seyrediyorum.
Nedir beni büyüleyen? Elli metre boyunda dikine bir ladin ağacı? Değiştiği yok geliştiği yok farklılaşma yok bildiğin milyarlarca benzerinin aynısı. Nesi etkiliyor seni?
Ağacın tam karşısındasın ve içmediğin halde yine kafan dumanlı uçuyor gibisin. Cevizlerin çınarların kestanelerin ateş dikenlerinin ladinlerin güzelliği bir asker gibi susturuyor seni.
Beni susturan hayallerimi uçuşturan renklerindeki inat, renklerindeki coşku, renklerindeki dirilik mi?
Hayır! Bu dallar bu yapraklar kendime çok iyiyiiiiiimn çoooook, yaşasın kuşlar insanlar yaşasın öpüşen sevişen dağlar dalgalar bulutlar, dedirtiyor. Ne zaman iyileşirim dediğimde, doktorlar, sen anlarsın, dedikleri o anı yaşıyorum.
Başka bir şey, bu ağaçları sana güzel gösteren nedir?
İnsanın içinde ağaçları sana güzel gösteren şeye seni özendiren bir duygu var, müzisyensen keman çalarsın şarkı söyler ya da kendinden geçmiş esrik sözler ararsın, yani, içinden güzel bir şey patlayıp müzikmiş kelimeymiş sarılmakmış dansmış çıkıp uçmak ister.
O ağaçların seni dut yemiş bülbüle döndürmesinin bir sebebi var. O ağacın güzelliğinin senin içinde bir karşılığı var. Sen de bir şey olmazsa o ağacın öyle mutlu, aşkın, derin, renkler ve iştah ve lezzetler ve rüya ve hayaller içinde göremezsin.
Bu ağaçları bana güzel ve diri gösteren şey içimdeki ateş fırtınası.
Bir sanatçıyı ahlakçı bir politikacıyı coşturup hasta eden de bu ateş fırtınası.
İçindeki ateş fırtınası nedir nasıl olur kimdir?
Benim varlığım, burada oluşumdur, ateş fırtınası onları şöyle karşıdan seyredişimdir.
Ve yanıbaşımdan milyonlarca insan geçiyor ve hiç biri benim gibi büyülenmiyor, hiç biri benim gibi yanmıyor, hiç biri durup durup şöyle çiçeğini yaprağını dalını nefes nefese izlemiyor.
O ağaçların karşısında tabiatın ortasında orada ‘o an’ olmakla beni insan yapan derin bir duygu var.
Bakıyorum muhaliflere çoktan tedavi olmuş iyileşmişler, benim ladinlerden ve ateş dikenlerinden duyduğum heyecanı onlar şeyhlerinden liderlerinden kucağında dizleri dibinde görüyor ve yaşıyorlar. Tapınma yerleri aynı tarikatlar. İnsansız mesleksiz heyecansız kült adanmış yapıların suskunluğu sürüyor. Bir çiçeğe kuşa dokunamamış milyonlarca insan hala şeyhlerinin ve liderlerinin donunu koklayarak evrenin sırlarına ulaştıklarını düşünüyorlar. Bir ladin ağacı onlar için sadece kereste. Bir kestane ağacı onlar için ancak tapusu ve arsasıyla değerli.
Ükeye doğaya olaylara tarihe denizlere arkadaşlığa madenlere gökyüzüne gazetelere vs. bakınca aynı şeyleri hiç görmüyoruz, bu insanlar ajanları ve kara para aklayıcılarını göstermiyorlar.
CIA’nın inşa ettiği bu ‘suskunluğu’ içi pamuk doldurulmuş kuklalar gibi ya da çok alt düzeyde canlı türlerinin görmemesini anlayabiliyorum, peki içlerindeki o muhalif iştahın kökeni ne, bir insanlık bir cumhuriyet davası mı yoksa eşe dosta yakına cemaate peşkeş çekmenin meşgalesi mi?
Ajanları görebilmek için insana cesaretten meydan okumaktan korkusuzluktan taşı mermeri trabzanı tahtası basamağı olmayan başka bir merdiven lazım, o doğa karşısında ayaklarınızı yerden kesip sizi uçuran sizi şarkıya dansa hülyaya savuran bütün insanlarla ve evrenle aynı ortak duygular lazım.
Bu hiyerarşik derin suskunluğu düşününce tekrar izleyeyeyim dedim.
Bu sefer önce yorumlara baktım, onlarca genç adam üç saatlik bu filmi çok sıkıcı bulmuş, izlemeyip yarım bırakmışlar, bir de filme küfretmişler, oysa film bir sanat şahaseri.
60’lı yılların başında çekilen The Leopard, Visconti’nin üç saatlik muhteşem filmi.
Sanat tarihi, dekor, kostüm, vs. tarihi mekanlara hastalık düzeyinde hayranlığı olmayanlara hiç tat vermez, boşuna vaktinizi harcamayın.
Ancak, İtalya’nın o eski kasabaları, o eski sokaklar, harabe kiliseler tablolarla dolu saraylar ve o eski demir balkonlu evler, bir büyük galeri gibi, koltuklar perdeler ve geniş salonlar, ve kullanılmayan depo odalarına kadar, eski giysilere ve binalara hayranlığı olanlar için muhteşem!
Viskonti üç saatlik film değil üç saat süren bir tablo çizmiş.
Gündüz dış mekanlardaki sarı ışığa dikkat, filmin her karesi çok düşünülmüş eşsiz bir fotoğraf.
Evet, doğrudur hikayeyi tam oturtamamış olabilir.
İtalya şehir devletlerinden İtalyan birliğine giden devrimci mücadeleyi Garibaldili günleri anlatıyor.
Hayat değişiyor ve bir prens, iktidarını artık krallığa devrediyor, aşkları, gençliği ve eski hükümdarlığı yoktur artık.
Filmi izlediğinizde kendinize şunu soruyorsunuz şimdi beni uçurup üç saat dünyadan uzaklaştıran şey neydi?
Tablolar salonlar ve eski sokaklar, yakışıklı adamlar güzel kızlar ve ama, ne?
Bu muhteşem tablo karşısında sadece hayranlıkla susup kalıyor muyuz?
Mesela ben de böyle bir film çekebilir miyim dersiniz!
Ya da insanlara güzel vakit geçirecek onları besleyecek büyütecek akıllarını başından alıp rüyalara hayallere maceralara sürükleyip deneyimler kazandıracak bir sanat eseri?
Bu üç saatlik tabloyu sabırla çeken Visconti adında bir yönetmen!
O günün şartlarına göre milyonlarca dolar harcamış!
Ne yetenekli ne iyi kalpli bir insanmış, insanlığa bir değer katmış, işte, seksen sene geçmiş film hala değerinden bir şey kaybetmemiş.
Müzik, dans, güzel kadınlar, renkli üniformalar, Burt Lancester, Alain Delon, sanki sen de o büyük salonda labirent odalarında süslü saray kızlarıyla dans ediyorsun!
Bu kadar mı, o sarayları o tabloları turist gibi gidip görürdük, ey Visconti, bu filmi neden çektin! Ülkenin mimari tarihine düşkün isen kalkıp belgeselini çekseydin?
Bu filmi niye çektin?
Baş aktör Burt Lancaster, bir küçük şehrin prensi, kendine yeten arazileri halkı ve mutlu ve çok gösterişli bir sarayı var, ağzınız açık kalır.
Visconti, İtalya tarihinin büyük dönüşümünü anlatıyor, şehirden-devlete geçişi anlatıyor.
Küçük prensliklerden büyük krallığı, soydan gelen asaletten artık seçime, büyük cumhuriyet’e giden yolu anlatıyor.
İç savaş başlayıp küçük devletler kalkışıp yerine bütün İtalya’yı kuşatan ‘krallık’ kurulunca, Burt Lancester, işte bu büyük dönüşümü aklı almıyor.
Yeni dünyaya ayak uyduramıyor, bunalıma giriyor, ve şu soruyu soruyor bize ve hayata ve yeni İtalya’ya…
‘Dokunamadığım insanları neden savunayım, işte bunu anlamıyorum’.
Çünkü küçük kasabasında herkesi tanıyor herkese dokunabiliyordu herkesi görüyor herkesle konuşabiliyor herkesle ilgilenebiliyordu.
Şimdi bütün servetini hayatını İtalya’nın en uzak köşesindeki hiç görmediği insanlar için seferber edip savaşacak!
Yani, küçük kasaba prensliği, bir cemaat gibi, birbirini tanıyan sülale, aşiret gibiydi, birbirini tanıyordu, asalet babadan dededen kiliseden geliyordu, ama şimdi hem seçim hem hiç tanımadığın insanlar uğruna savaşmak?
Eski küçük dünyasında insanlar birbirlerini tanıyor görüyor ve birbirlerine karşı kendilerini çok sorumlu hissedip kendilerini feda ediyorlardı.
Ve ama şimdi cumhuriyetle hiç tanımadığı hiç görmediği insanların sorumluluğu da üstüne biniyor.
Bir büyük sanatçı Visconti bir gün İtalya’nın dağılıp parçalanabileceğini düşünüyor olmalı, bu yüzden, İtalyanları gururlandıran bu büyük tarihi filmde, geleceğe böyle sesleniyor, artık tanımadığımız insanları da savunacağımız yeni bir çağda yeni bir dünyada yeni bir cumhuriyette yaşıyoruz.
FETÖ’cüler, liberaller, Türk milliyetçileri, FETÖ, HDP, İyi Parti, yeni CHP, şöyle irili ufaklı siteler gazeteler siyasiler hepsinin suskunluğuna bir daha bakın.
Hepsi kendini korumak kendini savunmak istiyor, kendi küçük partilerini kendi küçük gazetelerini kendi arkadaşlarını kendi siyasilerini kendi taraftarlarını…
Oysa cumhuriyet diye bir derdi olanlar susmaz konuşur!
Arkadaşlarım adamlarım tarikatım benim partim diye derdi olanlar tabii susarlar! Bu eski aşiret şeyhlik padişahlık çağlarının suskunluğudur!
Evet, susmak sizin de hakkınız, susarsanız bir partiniz tarikatınız hemşehrileriniz kanki arkadaşlarınız olabilir ve aranızda çok da eğlenir çok da mutlu günleriniz olur, ama bir ülkeniz olamaz!
susanların ihaneti evet akpli,satan partili, sözde milliyetçi partili ,dspli susanların ihaneti yalancı medyada yargıda heryerde
sevgili nihat abi, gerçekten eline sağlık. ne de güzel yazmışsın. sözde muhalefet hdpkk,feto, cia ile işbirliği yapıyor. cumhuriyetimiz öksüz ama ne zaman sahip çıkıldı ki. 1938’den sonra öksüz kaldı cumhuriyetimiz. şimdi ise boğulmak ve parçalanmak isteniyor. hepsinin suskunluğu bundan. “ben mi kurtaracağım ülkeyi” demekten susuyorlar. biri de çıkıp chp’ye demiyor “senin hdpkk,feto,cia,biden ile işin ne” , yok herkes sanıyor ki iktidar olursa bu sözde muhalefet, her şey düzelecek. oysa çatırdama o zaman başlayacak ama gel de anlat. nihat abi, seni art’den bilirim ve bir çok defada izlemişimdir. tüm samimiyetimle söylüyorum ki benim hâlâ umudum var. ülkemizi gerektiğinde kanla nasıl kurduysak, yine öyle korumasını da biliriz. doğu akdeniz’den, adalar denizinden, suriye ve ırak’tan ve içerideki mandacılar ile bizi çevreledigini sananlar büyük tokat yiyecekler. onların hesabı varsa allahın da bir hesabı var. gün ola harman ola.. göreceğiz.
selâmlar.
ooo oda bişeymi pkk cı mlkp ci soroscu kanas cananın atatürkün kurdugu partide ne işi var desen çok iyi olacak
Kardeş sen bu yazıyı okuyunca gerçekten bu yazdıklarını mı anladın ya :) şaşırmamak elde değil…
Sayın Nihat Genç Sen muhalefet derken kimden bahsettiğini anlamış değilim Sen CHP iyi Parti’ye HDP’ye Ahmet Davutoğlu’na Ali babacan’a muhalefet mi Diyorsun onlar Amerikan emperyalizminin pentagon’un soros’un beslediği Vatan düşmanı kiralık lardır Sen hala bunlardan Umut bekliyorsan pes yani anlamış değilim Sayın Nihat Genç Sen CHP’nin çoktan Kemal Kılıçdaroğlu eliyle bölücülere satıldığını 10 yıldır Amerikan emperyalizmine soros finansörleri ne kurban ettiğini bilmiyor musun HDP deninen PKK’nın siyasi ve silahlı kanadının taşeronluğunu yapan bu bölücü Parti’nin neresi muhalefet işi gücü Asker polis ve halkı katletmek Şehit etmek sen bunlardan mı Medet umuyorsun Erdoğan’ı deveisinler diye Senin kullandığın bu değil aynı Amerika’nın başına geçen jon bidenin sözü ne diyordu Amerika’nın yeni başkanı Biz Erdoğan’ı devirmek için muhalefetle ortak hareket ediyoruz muhalefete Çok ihtiyacımız var demişti işte sen böyle demeye çalışıyorsun bence yani Erdoğan’ı bir şekilde ne olursa olsun devirelim derdindesiniz ama çok yanlış yoldasınız Amerikan emperyalizminin güdümüne girenlerle Erdoğan’ı devirmeye çalışıyorsunuz Türkiye artık yönünü seçti Türkiye’nin yönü Rusya Çin ve Asya blogu emperyalizmden yavaş yavaş kopan Türkiye Cumhuriyeti Devleti yönünü Asya’ya ve oradaki Mazlumlara çevirdi ama maalesef Türkiye’de kendisine Kemalist ulusalcı solcu diyen bir takım mandacılar hala Amerikan emperyalizminin ağzı ile konuşup iktidarı devirmenin planlarını yapıyorlar yazıklar olsun Nerede kaldı sizin tam bağımsız Türkiye sloganınız
Adında Cumhuriyet olan pek çok ülke var. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin emperyalizmle dişe diş bir mücadele ile kurulmuş olması, ve o dönemdeki uluslar arası konjönktür, Cumhuriyetin kurucu felsefesinin, ilke ve değerlerinin şekillenmesine, büyük etkide bulunmuştur. Vatan ve Türk Ulusu kavramlarının içeriği dahi bu mücadele içinde diğer Ulusların bunlara yüklediği anlamlardan farklılık kazanmıştır. Cumhuriyet’ devrimini gerçekleştiren kadrolar 6 Ok’ta yer alan ilkelere sosyalist olmayan hiç bir devrimde olmadığı kadar samimiyetle inandılar ve hayata geçirmeye çalıştılar. Fransız devriminde olduğu üzere burjuvazinin sonradan bir hamlede kenara koyduğu sloganlara sarılmadılar. Kanımca Türk devriminin farklı olan yanı, devrimi yapanların samimiyetle gerçekleştirmeye çalıştıkları idealleridir. “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir ” sözü de bu yüzden devrimin özünü simgeler. O nedenle bizler o dönemleri okudukça hem devrime, hem “yurttaş” idealine, hem de “Bursa Nutku” na daha fazla bağlandık ve inandık. Elinize sağlık Sn. Genç, çok değerli bir yazı.
Sözcü’sü, Dündar’ı, Özdil’i Zeyrek’i saymaz’ı vs. …… sabahtan akşama HDPKK’yı sabahtan akşama aklayıp paklıyorlar. Sorunca da ”en en en en Atatürkçü” oluyorlar. Kimsa de ”bu nasıl oluyor, bir insan hem Atatürkçü hem de HDPKK’lı olamaz” diyemiyor…
Lütfen anlayana kadar okuyun. Vatana ihanet edenleri anlatıyor kısaca.
Yazınızı okuduktan sonra izledim The Leopard’ı. Yenide yeniden izlenecek bir film.
Ne yazık ki hız ve haz denilen iki olgu, gençleri günümüzün gerçeklerinden uzaklaştırıp sanal bir dünyaya savurdu.
Beni en çok şaşırtan M. Balbay. Hapisten çıktı, meclise milletvekili olarak girdi. Şimdi hep lay lay lom. Liboşların dönekliğinden beter.
Nihat abi, imam hatip mezunu Veyis Ateş Erdoğan ın Saadet Partisi ile görüşmesinden pek rahatsız olmuş..Şu anda canlı yayında , valla çok acıdım adama…
Bir tahminim var ama …Söylemesem daha iyi..
Hangi partiye oy verirse versin halkımızda bir farkındalık yaratabilmek istiyorsak, sevr haritasının her gün hatırlatılması gerektiğini düşünüyorum.Geçim gelecek ve canının derdindeki halkımızın , FETÖ PKK IŞID DHKPC TARİKATLAR gibi batı tandanslı yapıların sağcılık solculuk din iman hak hukuk adalet özgürlük insan hakları kadın hakları vs derdinde değil asıl olarak sevri hayata geçirmek , ülkemizi ve halkımızı bölmek için faaliyet gösterdiklerini anlamasının iyiden iyiye zorlaştığını görüyorum.İktidar ve muhalefetin hem siyaset kurumunu hem de bu terör yapılanmalarını memnun edecek şekilde şimdilik orta yol olarak ABD de olduğu gibi bir eyalet sistemini amaçladığını farkediyorum.(Sevr daha sonra gerçekleşmek üzere) Özgürlükler ülkesi ha ha ha…Bu nedenler ile Veryansın TV nin logosunun uygun bir bölümüne sevr haritasının üzerine çarpı konularak eklenmesini öneriyorum..Saygılarımla
Rahatsızlığınızın ne olduğunu anlayamadım ama içtenlikle gelmiş geçmiş olsun, diyorum.
Ey büyük muhalif Perinçek !!!
Nevval Sevindi’nin Ulusal Kanal’da ne işi var?? Hablemitoğlu’na hakaret eden Fetullah destekçisi kadın Perinçek’in kanalında ….. 32.gün ‘de Hablemitoğlu’na hakaret etmişti, Youtube’da videoları var. Ulusal Kanal’da değerli konuk diye ağırlanıyor. Youtube’da dolu videosu var. Rezalet !!!!!!!!!
Sayın Nihat bey
Sizin yokuşların adamı olduğunuzu ,mert dik duruşunuzu namertlerin bozamayacağını biliyorum,takipçinizim ,
sizden yazılarınızın daha özet ve biraz daha kısa olmasını istiyorumki sosyal medyada okunsun ,takdir edersinizki uzun yazılar pek okunmuyor ,bilginize , sağlıkla kalın …
Bende şunu merak ediyorum TR705 kodlu amerikan ajanı olduğu söylenen biri var.Ne kimse yalanlıyor.Ne bir soruşturma yoksa diğerleride 704 ün içinde de ondanmı ses çıkmıyor.Birde 5 10 sene önce haberlerde haftada onbeşgünde bir savaş uçağı eğitim sırasında düştü diye duyuyordum.Ben kendimce ne oluyor bu uçaklara düşüp duruyorlar diyordum.Aynı şekilde hiç görmedim duymadım medyada birinin ne oluyor bu uçaklara dediğini.Bir yanda sorosçu majestelerinin medyası öte yanda ümmetçi harami majestelerinin medyası.Güvendiğimiz dağlara bile kar yağdı sarayın bekçisine kuyruk sallıyorlar.Veryansından başka gazete okumayı midem kaldırmıyor.Sadece necati doğru ve murat muratoğlunu okuyorum sözcüde.Gençliğe hitabeyi okudukça nostradamus da kimmiş diyorum.ALAYINA VERYANSIN
Yazınızda ki anlatım puta tapanlarin o esiri olduklari statukolarini korumak için alçaltıcı bir yaşam surmelerini,
Hesap gününe inanmanin ise insanı aslinda ne kadar da ozgurlestiren en gercekci bir değer olduğunu hatırlattı.
Sn Genç Yazının son parağrafında çok güzel vurguladığınız gibi toplumun tamamı üç maymunları oynuyor.Teşekkürler bilge ve nevinemünhasır insan.
Ağaçlara bakmayı,doğayı izlemeyi ben de çok severim.Hep aklıma şöyle bir düşünce gelir.Ne güzel görevlerini yapıyorlar,çiçekler açıyor,her taraf yeşilin binlerce tonuyla doluyor.Dünyada olup biten savaşlar,yıkımlar onları ilgilendirmiyor.Sınırları da yok.Senin tarlan,öbürünün tarlası fark etmiyor.Peki ya biz! Biz bu neşeyi,coşkuyu ne kadar görüyoruz,ne kadar hayatımızda ki yerinin farkındayız.Cumhuriyette böyle işte.Hayatımızın içinde ama ne kadar farkındayız .Pandemi sayesinde doğayı biraz fark etmeye başladık.Cumhuriyeti fark etmemiz için ne lazım? Susanlar konuşmaya başlarsa samimi bulacak mıyız?Yoksa konuşması gereken,hep başkalarından bir şey yapmasını bekleyen bizler miyiz?
Benim gibi sıradan insanlar en azından senin gibi cesur kalemleri takdir ederek duygu ve düşüncelerinde yalnız olmadığını göstermeli.
Yüreğine sağlık
Bir ara sevindik,heyecanlandık evet hormonsuz yurtseverler nihayet bir çatı altında buluşuyor diye..bu haberi yine bu platformda almıştık,ama; hale ne gelen var ne giden…! Bizim adalar birer birer işgal ediliyor, bir allahın kulu ses çıkarmıyor.yanıbaşımızda Pkkistan inşa edildi çıt yok..hakikaten insanlar şaşkın ve çaresizler geçim derdi,işsizlik,pahalılık dayanılmaz boyutta..evet sadece iktidarı eleştirmeyelim, peki ne yapalım..? İlk yapılması gereken yepyeni bir siyasi oluşumdur..biraz geç kalınmakla birlikte, şartlar müsaittir.siyasi alternatif program (Türkiye’yi ayağa ve şaha kaldırma ) , ve Cumhuriyetin yetişmiş ve idealist kadroları …artık seyretme zamanı değil, ülkeyi Cumhuriyet ve kuruluş felsefesi ile saygın ve kalkınmış bir ülke yapmanın meşalesini yakma zamanı…!
Nihat beyin bu ve diger yazılarını okuyanlar gönül ister ki içlerine sindirsin ve muhasebesi yapsın heyhat……
Yazı eksik olmuş. Bence tüm bu olumsuzlukların sebebi olan uğur dündar ve yılmaz özdil dır.