Nihat Genç yazdı…
Doktor da sıkıca tembih etti günde en az beş-altı bin adım yürümem lazım. İyi de pandemi yasakları da var. Şöyle sabahın köründe kimse görmeden Bahçeli’yi Anıtkabir önünden bir tur atıp çaktırmadan idare ediyoruz. Dün sabah saat yedi falan. On üç yaşında kız ‘amca amca’ diye ağlayarak bana koştu, köpekler-köpekler diye bağırıyor. Kızcağız korkudan titriyor ağlıyor, arkama sığındı. Dur dur bir şey yapmazlar, dedim. Köpekler de hay maşallah Moğol sürüsü gibi. Ben de korkarım ama şimdi sorumluluğumda bir kız evladı var cesur görünmeliyim. Karşımızda köpekler arkamda kızcağız öylece birşey yapmadan geçmelerini bekliyoruz. Aynı yolda iki sefer köpeklerin saldırısına uğradım. Bir ay kadar önce köpek saldırısından geri geri kaçarken yere düştüm, köpeğin dişleri tam suratımın ortasında. Köpeğin vahşi dişlerini dişçim kadar yakın görmek. Ne oluyor lan, hayat buraya kadar mı? Derken bir esnaf elinde taşla hücuma geçti.(Avrupa’nın çok ülkesinde sokak köpeği varlığı ve kavramı kaldırıldı, ev köpeği başka şey, kontrol altında)
Bir de geçtiğim kış, kaldırımda ağaçların altı köpeklerin yemek sofrası, nereden bileyim, ben köpek geliyor kenara çekileyim derken ağaca doğru hamle yaptım, köpek, sofrasına sulandığımı sanıp bir diş attı, iyi ki palto vardı, fermuar yerimde hayalarımda dişini hissettim, bir baktım paltoyu parçalamış ve palto namusu kurtarmış. Hayalarıma saldırdılar diş izi var diye kime yakınarak söylesem millet gülüyor. Yahu bunun gülecek tarafı mı var? Kızcağız hem ağlar gibi hem de ‘bir şey yapmazlar di mi amca-bir şey yapmazlar dimi amca’ diye otomatiğe bağlanmış zırlıyor. Birşeyler yapmazlar, dedim. Öyle bir müddet bekleştik. Köpekler tek tek ağaç altlarını çöplükleri bir bir yokladılar sonra uzaklaşır gibi oldular. Kızcağız birden koşmaya başladı. Dur koşma panik yapma normal olağan hızınla yürü diye bağırdım, nafile. Ulan dedim kapımızın önünde iki köpeğe gücümüz yetmiyor kalkmışız memleketin azılı köpekleriyle boğuşmak için meydan okuyoruz, ulan on yaşında kızcağıza sahip çıkamıyoruz, kalkmışız…
Simit fırını önünde durdum, bir simit bir de üçgen peynir, cüzdanıma davrandım, tam orada fırının başında bir polis bekliyor. ‘Hayırdır sabah sabah?’. Anlayamadım birden. Haaa. Yasak var, sokağa niye çıktın demek istiyor. Polis kaçağı yakalamanın keyfiyle olacak alayla: ‘Nereye böyle?’ dedi. Doğrusunu söyledim. Valla doktor raporu var her sabah beş bin adım atmam lazım. Zınk diye kaldı. Doktor moktor yırttık. Ulan dedim sokaklar ne güzel boştu hiç bir yerde polis bekçi görünmüyordu. Ne uyanıklar, simit fırınının önüne karakol kurmuş. Nasılsa millet simitçiye gelecek enseleriz diye mi düşünüyorlar!
Sonra şöyle düşündüm şu Sedat Peker ifşaları var ya, yoksa mit istihbarat bu ifşaların kapısına mı karakol kuruyor, kim o ifşalardan haber yaparsa anında enseleriz diye bekleşiyorlar. İddiaları sorgulayan hakim savcı yok ama ifşaları haberleştiren olursa işte polis o zaman devreye girer, ki, dün grup konuşmasında Tayyip Bey aynen böyle söyledi ‘sosyal medya yasaklarını gündeme’ getirmeliyiz.
Sabah yazımı yazdıktan sonra dinlenmek için otuz uzun yıldır Seymenler Parkı’na giderim. Dört beş tane eğimleri çok güzel seyirlik çayırları vardır. Bu beton şehirde gençlerin kaçıp sığınacağı yer. Millet bir buçuk sene evde hapis kalınca bu çayırların kıymeti daha da büyüdü. Bir genç kafeye otursa en az elli lira masraf. Ama eline meşrubatını alıp buraya geliyor. Seyyar bir tuvaleti dahi var. Portatif bez sandalyecileri dahi var, gün boyu oturmak on liraya kiralıyorlar. Geçen bir polis yoğunluğu gördüm, hayrola dedim. Pandemi sonrası daha ilk günler portatif sandalyeci bekçiyi mi bıçaklamış. Neyse portatif sandalye işini de kaldırdılar, rahat ettiler!
Otuz yıldır bu pek güzel parkın inciğini cinciğini bilirim, gençlerin buraya akın etmesiyle, son yıllarda burada bir şey moda oldu, bekçiler geliyor ve ‘parkı kapatıyoruz’ diyorlar. Niye ‘kapatıyorsun?’ ‘Olay çıkacak ihbarı varmış?’. Olay ihbarı otuz yıldır hiç bitmez olay molay da külahıma anlatsınlar canlı tanığıyım hikaye!
Ankara Emniyet Müdürü ya da Ankara valisi hangi okullarda okumuş bayağı merak ediyorum. Koskoca şehirde nefes alacak bir parkı iki de bir boşaltmaktan ne keyif alıyorlar. Parka adım atmakla polisin ihtarıyla parktan çıkarılmam bir oldu. Dün dahi şöyle oldu, parkta ağacın altında oturuyorum, yine bekçi geldi, burada oturmak yasak, dedi. Niyeymiş? İhbar var, kaldırıma yakın oturulmasına kızıyorlar! Allah Allah. Dünyada böyle bir yasak türü mü var, parkın kaldırıma yakın tarafı yasak. Nereye oturayım, dedim, aşağıları işaret etti. Aman bir maraza çıkmasın, sessizce aşağıya yürüdüm. İşin aslı gençlerin sereserpe oturmasından oynaşmasından müziğinden dansından rahatlığından rahatsız oluyorlar. Bu asırlardır altından kalkamadığımız din ve devlet işidir! Bu ulemanın ve kör yobaz yasaklarla asırlardır verilen bitmeyen yoran kahreden hepimizi mutsuz eden deliliğin adıdır.
Yukarıları belediyeye tanıdığın amirlere telefon etsen ya da sorsan, ağbi, içiyorlar, diyecek.
Evet içenler de var, ama öyle bir iki bira.
Bazen de ağbi çok uygunsuz öpüşüyorlar, diyorlar.
Yahu iki genç park kalabalığı içinde ne kadar nereye kadar öpüşebilir. Yani kalkıp yatak odası gibi sereserpe yayılamazlar, sarılmışlardır bir iki öpücük hepsi bu. Yani dert bir değil bin yıldır elvan elvan.
Hele hele kafelerde oturacak parası olmayan gençlerin burayı bir nefes alma yeri olarak koşarak gelip sonra bekçi yasağıyla karşılaşıp hayal kırıklığı içinde gerisin geri dönmeleri çok ağrıma gidiyor.
Öyle böyle değil çok üzülüyor kahroluyorum. Aksine el ele tutuşmuş iki genç gördüğüm zaman kendimi dünyanın en mutlu insanı görüyorum. Gençler çayırda yayıldıkça oynadıkça bazen dans edip bazen müzik dinleyip ve birbirleriyle şakalaştıkça ya da sandalyelerine oturup ufuklara bakıp bazen kitap bazen aralarında konuştukça çok mutlu oluyorum. Hayatın güzelliği işte. Cıvıl cıvıl kaynıyor senin de kanını kaynatıyorlar. Gençlerdeki bu bitmeyen tatlı güzel renkli hareketli enerji sizi de içine çekiyor. Ankara. Cumhuriyet’in başkenti. Seni kimler ele geçirdi! Ey cumhuriyet bir göründün hemen yok oldun, seni kimler gırtlaklıyor!
Neyse?
Dün yine her zamanki gibi büyük çınarların altında her daim oturduğum banka oturuyor kitabımı açıyorum. Yanımda bazen beyaz kağıt ve kalem de getiriyorum birkaç not almak için.
Bu sefer elimde ünlü tarihçi Ahmet Yaşar Ocak’ın kitabı. Ahmet Yaşar Ocak çoktandır emekli oldu. İşte burası güzel. Çünkü bizim en sıkı tarih kitaplarımız tarihçilerimizin emekliliğinde yazılıyor. Örnek: Halil İnalcık, en kral eserlerini yetmişinden sonra yazdı. İllber Ortaylı hoca da şu ekranlardan biraz yorulsa da emeklilik günlerinde ismine yakışır kitaplar yazıverse!
Kitabın adı: Osmanlı İmparatorluğu ve İslam. Yayıncısı da Mustafa Küpüşoğlu, çok eskiden tanırım, bir ara Kabala’yı yönetti enfes ansiklopedik kitaplar çıkarttı, alayını devirdim. Hep içimden geçer bir arayıp yahu Küpüşoğlu ne yapıyorsun hiç görüşemedik demek. Ahmet Yaşar Ocak’ı ilk gençliğimden beri takip ederim bir zamanlar çok yakından da görüşür konuşurduk. Konusuna hakimdir uluslararası bir şöhreti de vardır. ‘Bir imparatorluk Bir Din’ alt başlığı taşıyan kitabı okudum ve inşallah dedim, Ahmet Yaşar hoca bunun gibi bir kaç eser daha yazar. Çünkü başka tarih kitaplarında bölük pörçük okuduğunuz çok şey başlıklarını ana yolunu bu kitaplarla buluyor, okuduklarınız yerli yerine oturuyor.
Ahmet Yaşar hoca Osmanlı imparatorluğu ve din bahsinin çok irdelenmediğini, bu konuda doyurucu eserler yazılmadığını ve ancak din-devlet bahsine yapılacak bir giriş’e katkı olsun diye bu kitabını yazdığını söylüyor. Ve malum evvelki bilgilerimizi şematik olarak inceliyor, eleştiriye tabi tutuyor ve devlet islamı, tekke islamı, medrese islamı ve halk islamı başlıklarıyla hepsinin birbiriyle iç içeliğini anlatıyor. Dört yüz sayfa kitap, tabii ki çok kısa mı kısa özet geçeyim.
Ulemanın asırlarca aynı müfredatı hiç değiştirmeden okuduğu-okuttuğunu belgeleriyle anlattıktan sonra asıl konuya geçiyor, nasıl oluyor da ulema sınıfı devletle iç içe hale geliyor?
Sebebi bugünkü siyasi iktidarla tıpkısı.
Medrese talebesi uzun kariyer eğitimini terk edip hemen maaşa geçmek için eğitim süresini kısaltıyor, çeşitli müfredat örnekleri veriyor, yani kariyer uğruna dersi kitabı ilimi bir kenara atıyor.
Ve tıpkı bugünkü gibi yakın tanıdık dost hami vasıtasıyla devlet kademelerinin cazibesinden nüfuzundan kurtulamıyor. Mesela öyle kadılar var ki konakları ve kırk hizmetçilerinin masrafları için rüşvet çarkına ister istemez balıklama dalıyorlar.
En şanlı yüzyıllarda dahi müfredata yeni bir kitap girmiyor giremiyor.
En şanlı yüzyıllarda dahi geçmişteki kitapları hatim etmekten öte gidilmiyor.
En şanlı yüzyıllarda dahi ulema para maaş makam nüfuz ve rüşvetten kendini alıkoyamıyor.
Ve bugün bizler dini diyaneti tarikatı nasıl niye hangi sebeplerle eleştiriyorsak o yüzyılların yazarları dahi bu durumu asırlar önce görmüş ve bizden daha öngörülü şekilde dile getirmiş.
Çürümenin sebebi, makam mansıp nüfuz rüşvet ve dogmatik hep aynı müfredat, ve hep kısa yoldan devlete geçebilmek.
Tabii enine boyuna koskoca kitap bu kadar kısacık karikatürize asla edilemez.
İşret meclislerinde rakısını içen ve dahi namazını kılan padişahlarımızın ‘dindarlığından’ girilip, din-devlet teorik bahsinin kökenleri Türki, Farsi, Sünni, Rumi, Arabi unsurlar kitap boyu tartışılıyor ve sonra tasavvufi hareketlerinin derinliği halk ve devlet içre nüfuzu inceleniyor!
Kitabı okurken her kitap okumasında olduğu gibi pek tabii eski bilgileriniz de depreşiyor, devletin dini-imanı bozacağına inanmış birçok büyük alimin sert ve onurlu ahlaki tavrıyla karşılaşıyorsunuz.
Devlet adına konuşmanın zorluğu belası yani devlet adına konuşmanın imanın saflığını bozması ve halk nezdinde hocaların itibar ve güven kaybına uğraması.
Makam kariyer maaş ya da devlet korkusu yaşayarak konuşmak imanımızı bozar diye devlette görev almayı reddeden mezhep imamlarını yeniden hatırlıyor oh be asırlar evvelden bizim gibi düşünen soylu insanlar var deyip bir nebze kendinize geliyorsunuz.
Kitabı bıraktıktan sonra çok daha başka kitabın bahsetmediği şeyler de düşündüm, Sasani, Roma, Osmanlı vb. büyük imparatorluklardan hiçbiri bugünkü Türkiyemiz gibi ulemayı askeri sınıfına dahil etmedi. Yani tarihte bir ilk yaşıyoruz.
Sarıklı general haberi basit bir olay değildir, sadece askerlik değil hakimi savcısı, tarikat ve cemaatlerin ellerinde. Burada başka bir ‘hiyerarşi’ söz konusu. Devlet kadrosunda çalışmak başka devleti ele geçirmek başka. Din adamlarının devlete saraya etkisi başka şey, hakim savcı ve askerlik gibi kurumların içinde olması bambaşka şey.
Yani bugünkü İslamcı iktidar Osmanlı hiç değil, Osmanlı’nın dahi aklının ucundan geçiremeyeceği şekilde bürokrasi askerlik hakimlik ‘tarikatların’ eline bırakılmış durumda
Tarikat ve cemaatlerin devlet içinde örgütlenmeleri İslam ve Türk tarihi boyunca görülen yepyeni bir durumdur!
Doğuda ve batıda eşi benzeri yoktur!
Tekrar edelim, padişahların dahi tasavvufa meyli ve bir şeyhe intisapları hikaye edilip anlatılır, ya da devletlünün tasavvufa meyli hep olagelmiştir, bu başka şey, tarikatın-cemaatin devletin ta kendisi olması, hakimi generali olması, tamamen bambaşka şeydir.
Yani önce ulema sınıfı dokunulmazlık ele geçirip ruhban sınıfı haline gelmiş.
Sonra devlet ‘ruhban sınıfı’nın eline çoktan geçmiş.
Ve pek tabii tarikat ve cemaatler devleti ele geçirmek adına ‘saray’a büyük bir rüşvet veriyor!
Hangi rüşveti veriyor!
Bu rüşvet: Susmak.
Hırsızlık yolsuzluk tecavüz kokain baronları vs. konularında devleti ele geçirmek adına sarayı rahatsız edecek tek laf etmiyorlar!
Olacak şey mi mini etek boyuna her Allah’ın günü karışan ulemanın narkotik baronlarla aynı yatakta yakalanan siyasilere tek laf etmemeleri!
Yani ulema saraya verdiği peşin rüşvet yüzünden hukuksuzlukları konuşamıyor!
Yeni ulema saraya verdiği peşin rüşvet yüzünden ‘dini de’ ‘ahlakı da’ İslam’ın Müslümanlığın özünü de konuşamıyor!
Peki ortada konuşulacak ya da din adına ahlak adına yapılacak geriye hangi kırtasiye işler kalıyor, mini etek boyları, camii açılışları, içki ve sigara yasakları, modern toplumun eğlencelerine ve gece hayatına karşı çıkmak vb. gibi konular!
Yani mafyayla İslamcı vekillerin yani narkotik baronlarla siyasilerin, hırsızlıklarla siyasilerin içi içe girdiği ortak olduğunu hiç görmemek konuşmamak ahlaken dinen karşı çıkmamak ne anlama geliyor!
İslam’ın ahlakın özünü devlet içindeki meşruiyetlerinin hatırına müslüman ahlak’ını hiç hatırlamamak hiç konuşmamak demek!
Geriye ya içki mini etek, gece eğlencesi yasakları ya da Ayasofya açılışı gibi hamasi ve görsel şovlar kalıyor.
Yani ulema sınıfı gösteri toplumuna ayak uydurmuş!
Osmanlı ‘merasim uleması’ dermiş.
Cülus’da bayramda cumada süslü dini giysileriyle sarayın yanında boy gösterenler!
Bu kadar sadece sarayın yanında ‘boy’ gösteriyorlar!
Boşaltılmaya başlayan parkta çınarın altında elimde kitap yaklaşmakta olan iki bekçiyi gördüm.
Aralarındaki konuşmaları da bir parça ucundan duydum.
‘Ona karışmayalım, başını hiç kaldırmıyor zaten, kitaba gömülmüş.’ dedi.
Diğer konuşmayı da duydum, yasak anlamında değil merak anlamında: ‘Elindeki kitaba göz ucuyla bir bak neyi okuyormuş amca?’
Yaklaştıkları görünce onlar söze girmeden ben girdim, ‘hayırdır park niye boş?’.
-Beyfendi ihbar var parkı boşaltıyoruz!
-Ne ihbarı?
-Bir gösteri varmış…
Yarım saat önce bu parkta bine yakın genç, sevgilileriyle çimenlerle çiçeklerle birbirleriyle köpekleriyle ne güzel eğleniyorlardı, ihbar var, deyip boşalttık.
Park bahçe çayırlar içinde gençler kelebekler kuşlar gibiydi inanın birbirleriyle neşeli oyunları göklerdeki melekler gibiydi.
Ve ama, bin yılların kavgası, bin yıldır okutulan aynı müfredat!
Bin yıldır ‘aynı’ kolayından dışlayan kovan dağıtan yok eden mutsuz huzursuz eden yasak!
Yasak koymak boşaltmak girişleri tutmak başına bekçi koymak, ne kadar kolay!
Ankara valiliği ya da emniyet müdürünü arama şansım olsa inanın onlar da bekçiler gibi ’emir kuluyum’ diyecekler, neyin kulu?
Emir kulu!
Hangi emirin kulu!
Bin yılın bitmeyen kabusu vahşi yobazların kulu!
Bir kere de bir imam bir hoca bir tarikat ehli şu parka gelip gençlere doğru:
‘İyi ki varsınız gençler! dedi mi, diyebilir mi?
Gençliğin güzelliğin neşenin çayırın oyunun eğlencenin şakalaşmanın varlığından rahatsız olup din iman devlet elden gitti diyen bin yıldır bitmeyen karanlık!
Cumhuriyet, bir meşaleydi, iki gün ancak tutabildik, üçüncü gün, yobazları küreselcileri liberalleri CIA’sı İslamcıları meşalemizi kapıp söndürüverdiler!
21 Yorum
- Yorumların Sıralanışı
- Yeniden Eskiye
- Eskiden Yeniye
Nihat Genç sizi incitmiş belli,kuyruk acınız var.Bu da geçer diye bir şarkı vardı geçmişte onu tavsiye ediyorum size..
Çok iyi bir tespit.Aşağıdaki aynen rumuzlu arkadaşta güzel bir yorum yazmış.İkinizide tebrik ederim.
Yakacağız o meşaleyi yeniden. Odun taşıyoruz karınca kararınca, bir gün bir yıldırım düşer de tutuşur gökyüzü.
Nihat, yorumlarımı yayınlamıyorsun. Hitap ettiğin kesime ters geliyor, sansür ediyorsun ya. Zaten sadece sana yazıyorum. Başkası okumasada olur.
Son söz çok sarsıcı. Eyvah! deyip susturuyor. Nihat Genç bile böyle görüyorsa durumu diye türlü türlü düşüncelere kapılıyor zihnim. Olmaz! Vaziyet bu olamaz!
Bektaşilik bir tarikat değil mi? Yeniçeriler Bektaşi değil miydi?
Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan söylemlerinizi kınıyorum. Bilginize.
Sokak köpekleri rahatsızlık verirse ayağını pat diye sertçe yere vurup o alanda sahiplik ve dominantlık sergilersen korkar ve saygı duyarlar.
Daha agresif davranırlarsa yerden taş alıyor gibi yap, kaçarlar.
Nihat Genc gardasim, sende bilirsinki , devrim , gunese akin edenlerin ulkusudur. Sen bu akincilarin en ondekilerin birisin, o sondu dedigin mesalenin atesisin. Sen sonersen , o zaman mesalemizde soner. Payidar kalmak hayal olur. Senin olmeye hakkin var , ama sonmeye hakkin yok. Titre ve kendine gel. Sen yanmasan, ben yanmasam , biz yansamasak iste mesale o zaman soner . Payidar kalmanin tek yolu yanmaktir . Tarih bir surectir. Birileri yanarak kurar , birileri ihanetle ,yagma, talanla yikmaya bakar , birileri daha fazla yanarak yeniden kurtarir . Bizim payimiza dusende daha fazla yanmak.
Şer ulemalara Allah Kuran’da kitap yükü taşıyan eşeğe benzetiyor. İyide benzetiyor. Kur’an’ın Türkçesini okuyorsun, namaz ahlak ve zekâta çok vurgu yapıyor. Namaz, Allah’a ibadet ve şükürdur. Ahlak yani diğerlerin hakkına ve hukukuna taciz etmemek , ama zekat, yani fakir fukara ve ezilmiş halkın vatanın yeraltı kaynaklarından ve günlük ticaretinden ve sermayecileri elde ettiği menfaatlerinden hakkı var. Bu ulemalar (siz kitap yükü taşıyan eşekler okuyun) bunlardan hiç bahsetmiyor. Dinde bir hüküm var diyor ki yetimler ve fakirler ve dul bayanların maaşını onurlu şekilde alimler zekattan ve beytulmaldan temin etmelidir.alimler bunlardan hiç bahsetmiyor. Mesela eşi olmuş maaşsız bir kadın ne yapacak? Hiç demiyor. Şeriatta hırsızın hükmü , kolunu bilekten kesmektir, acaba eğer bu hükmü ülkede icra etseydik bu şeriatı merakeden sarıklı ve yetkililerin kaçında sağlam kol kalırdı? Şeriatta cinsel tacizin hükmü idamdir buda eğer icra olsaydı, kaç imam hatip asılırdı? Bunlar sadece dini halkı esir etmek için kullanıyor, çünkü zulümlerin meşru olmak için dinden Allah’tan hükmümüz var demek istiyorlar. Mesela İran Ahmedinejad’ı protesto edenlerin hükmü Allah’ın hükümetine karşı çıkmak ( İran hükümeti İslamcı olduğu için imamlar, Allah hükümetdir , diyorlar)ve Allah’a savaş ilan etmek suçu ile idam ettiler. Eğer din mafyasının Mi6 ajanlarının ipini şimdi çekmeseniz? Ali Erbaş Türkiye’nin humeynisi olur.
Yahya cavus gardasim, dogruyu dersin hatta az bile dersin. Ilber ortayli kerameti kendinden menkul vitrin tarihcisidir. Turkiyede ilk ozel tv olan star tv yurt disindan yayina basladiginda tarih ve cumhuriyetle ilgili programramlarda olurdu. Ilber ortayliyi ilk o zamanlar tv de gorup varligindan haberdar oldumdu. Lakin konusmalarinda hicbir zaman net olmuyordu. Dolayli olarak surekli Ataturku elestiren alehinde yorumlar yapan biriydi. Ta o zamandan bu adamin nasil olupta tarihci denildigini anlayamamistim. Zamanla bu zatin bati tarih anlayisi ile yetisen kendini Turk tarihi konusunda gelistirememis vitrin tarihcisi oldugunu gorduk. Mesala bir zamanlar tarihin arka odasi programi vardi. Programin daimi konuklarinin 3 ude vitrin tarihciydi. Birgun tv de gezinirken bu programa denk geldim. Baktim ilber ortayli Turk tarihi hakkinda konusuyor. Ne diyor diye merak edip biraz seyrettim. Baktim Turk dili uzerine zirva derecesinde inciler diziyor. Mesela diyor kazaklarin dili Turkce degildir. Onlarda kurut diye bir kelime var bizde bu kelime kullanilmaz. Sasirdim kaldim. Bunu zir cahil bile demez bu adam nasil diyor. Programa baglanma imkanim olsaydi diyecektimki ilber bey gel ben seni anadoluda diledigin koye gotureyim istedigin kadarda sana kurut asi yedireyim. Ben dahi kurut ile buyudum. Kurut orta asyadada ayni, bizim koydede ayni. Nasil olurda kurut Turkce olmaz. Ilber ortayli Turk tarihini egip buken hatta yok saymaya kalkan bati merkezli tarih anlayisinin temsilcisi oldugundan ona gore Turkler anadoluya 1071 de gelirler tabi, enaz 14 bin yillik Turk tarihini yok sayip 1071 yilina indirerek koksuz, basit millet durumuna dusurerek asagilamaya calisanlarin temsilcisidir. Kurut kelimesininde Turkce olmadigini soyleyerek orta asya Turk devletleri ile kulturel baglarimizin koparilmasinada canak tutuyor. Bu ilber ortayli balyoz ergenekon davalarinin baslangic zamanlarinda zaman gazetesinin londrada duzenledigi bir seminere katilmis. Seminer sonrasi zaman gazetesi muhabiri soruyor , efendim Ataturk ingiliz ajanimiydi. Ortaylinin verdigi cevap ise, Ataturk koylu idi. Cevaba bak hizaya gel. Bu adam tarihci olsa, o soruya sen ne sacmaliyorsun , yada dogrudan hayir degildi derdi. Ataturk koyluydu diyerek star tv deki konusmalari gibi dolayli olarak Ataturkun ingiliz ajani oldugunu ima ediyor. Yine topkapi mudurlugu gorevinden alinip kizak goreve cekilildiginde , ki onurlu biri bu durumda zaten istifa ederdi, istifa etmedi devam etti. Yeni mudur ilber ortaylinin gorevinide ” tesrifatci ” olarak ilan etti. Buna ragmen yine istifa etmedi. Sonunda kapi onune konulma vakti geldiginde guya istifa etti. Bu sefer keskin Ataturkcu oldu. Yemezler ilber bey, yemezler senin Ataturkculugunu. Ama yinede tum gardropcu Ataturkculer seni el ustunde tutarlar merak etme. Bizde deniz, keriz ve gardropcu boldur. Bitmezler.
‘-Teşbih ile söyledik, – bana demiyor ki, dediniz!
-hiciv ile söyledik, bu ne, o kim, dediniz!
-Buyurun düz yazı, düz metin, tane tane… daha da anlamadıysanız… aynaya bakın, kaç saniye bakabileceksiniz.
-Teşekkürler Büyük Usta, Bu toprakların anaları böyle büyük ustalar da doğuruyor.
Vicdanı körelmişlere Allah büyük ustaların ağzıyla ne olduklarını haykırıyor.
alp giray işine gelen cümleye göre yorum yapma dostum.yıllardır nihat ağbiyi okuruz.takipcisiyiz. agresif.sinirli, atarlı halinden bugün eser yok.o yüzden emeklilik yazısı gibi dedim.fazla alıngan olma.biz kendimizide biliriz haddimizide.hem sonra çok alınsaydı moderatör yayınlamazdı yorumu.aynı saftayız.skıklaştıracağımız yerde ayrıştırma. işimize gelmesede hoşgörü şart
Ya mumla arıyorum böyle güzel yazıları ben, bulunca seviniyorum, tipe bak emekli yazısı gibi olmuş diyor. Okuması kolay da sen güveniyorsan kendine böyle bir yazı yaz baştan sona bakalım. Tablo çizer gibi film çeker gibi yazmış işte. Cumhuriyet’e özlem yazısıdır bu, bir parkın planında manzara-ı umumiye bu, satır aralarında iç sızlatan bir özlem var işte. Sinir oldum ya, emekli diyo… te allam…
hayırdır ağbi ! bu gün etliye sütlüye fazla karışmamışsın.yaşlılık emaresi mi yok sa aba altından sopa göstern mi var inceden.firavun-karun-belam üçlemesi hep bu işin teorideki benzetmesi olmuştur.güç iktidar firavunla, ekonomik desteği karun la, gerçekleri söylememk yada gizlemek yada sipariş üzere konuşma belam ile özdeşleşmiştir.emir kulu oluncaya kadar Allaha kul olsak zaten sıkıntı yok.zaten sıkıntı kula kullukta.hararetli yazılara alıştık bugün kü yazınız biraz emekli yazısı gibi olmuş.
Özellikle sonlara doğru yazdığın cümle; Bir kere de bir imam bir hoca gençlere “İyi ki varsınız gençler” dedi mi, diyebilir mi… Bu söz üzerine sayfalarca yazı yazılır, günlerce tartışılır ama tek cümleyle ülkeyi özetledin… Tüm samimiyetimle.. İYİ Kİ VARSIN ABİ! Ve yazılarının her daim en büyük okuyucusu olmak için ya da çok okunması için elimden geleni yapacağım.
İşini alın teriyle yapan, akşam evine helal parayla kazandığı ekmeğini götüren namuslu işini kurallarına ve mesleğinin ahlakına uygun olarak yapanları tenzih ederim ama bu ülkenin bekçisinden polisinden imamından çocukluğumuzdan beri çektiğimizi bir Allah bir Nihat abimiz bilir. Saygılarla
mustafa kemal biz kılavuzuğumuzu gökten indiği sanılan dogmalarla değil bilakis hayatın içinden alacağız demekle ne söylemek istemiştir acaba????
Sayın Nihat Genç teşekkürler, güzel bir yazı olmuş. Yalnız İlber Ortaylı dan fazla bir şey beklemeyin. O zaten kitabını yazmış ve safını belli etmiş. Anadolu’daki binlerce yıllık Türk tarihini görmezden gelip Anadolu’da Türk varlığını 1071’e indirenlerden biridir, hainlik demeye dilim varmıyor ama yılların bilgi ve birikimine sahip böyle bir tarihçinin Anadolu’daki binlerce yıllık Türk varlığını görmemesi ilginç değil mi?
allah akrabaya yardım etmeyi sever, allah herşeyi sizin emrinize verdi, allah inanlarla beraberdir diyen kitaptan ve inananlarından nepotizmin, doğa hayvan düşmanlığının, benim inancımda olmayana hertürlü baskı tehdit şiddet ceza hakkımdır düşüncesi çıkması şaşırtıcımıdır hele 1500 sene sonra!!!!
Adam simdiye kadar ne dediyse onu yapiyor!
icimizde cok aptal ve hain oldugu icin gemisini yürütüyor….