Nihat Genç
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Uygarlık yarışında hayvanlar öne geçti

Uygarlık yarışında hayvanlar öne geçti

featured

Nihat Genç yazdı…

GÜVERCİNLER

On yıllardır evimin terasından karşı çatıyı gözlemliyorum, güvercinlerin aşk hayatı, ah bu kadar imrendirici olamaz, bilseniz gözlerden uzak ne filmler çevriliyor?

Harabe bir çatı, galiba on yıllardır hiç insan girmeyişinin güvenliği olmalı, oh sere serpe, ne karışan var ne kıış diyen, ah ne ala, bir kamera yerleştirssem non-stop porno filmi!

Düşünmedim de değil Youtube’dan yayın yapar parayı kırarız, sonra dedim, ulan bu yaştan sonra güvercin pezevenkliği yapıp adına belgesel mi diyeceğiz!

Güvercinler beleşten bedava yaşıyorlar diye sevmezdim. Hazıra konan ayak altında dilenen yemlenen güvercin nefretimi ekranlardan bangır bangır millete de söyledim.

Uçuşlarının seyrine doyum olmayan kırlangıçları havada karada tek geçerim. Kırlangıçlarda insanı mutlu ve güzel yapan bir şey var. Baş kahraman oldukları hızlarından belli.

Ama şu on beş yılda evimin terasından erotik güvercin belgeselleri izlemekten fikirlerim esastan değişti. Hayatları öpüşmekten ibaret, hayatım ne zaman siyasi çıkışsızlık ya da hastalıkla kırılıp dağılsa insanlığı bir güzel toplayıveren öpüşler!

Eskiden güvercinlerin çok ama çok kısa süren cinsel hayatları-öpüşleri olduğunu sanırdım, dramatik bir aşağılanmaya uğrarırım korkusuyla duygusal bir ilişki kurmazdım.

Ama böyle, dakikalarca, ne bu böyle kardeşim, ne dakikası saatlerce durmaksızın, biz de can nefis iştah taşıyoruz. Öyle uzun öpüşler ki bana bütün hayatımı acımasızca sorgulatıyor. Milletin ortasında böyle de yapılmaz ki. Dini diyaneti yok mu, vallahi şikayet ediyorum, olacak şey değil. Namaz vakti dahi, ezan okunurken bile, Tayyip bey ekranda konuşurken bile dıngıllarında değil, paso gagalarını birbirine geçirip çırpına çırpına öle bayıla vuruşa dövüşe öpüşüyorlar. Hayır iki canlının birbirine bu kadar hızlı ısınabilmesi, ne bileyim, fazla hızlı değil mi?

Öyle bir öpüşme ki gagalarına sıkıca kelpeten gibi tutunup dakikalarca birbirlerini silkeliyorlar. Gaga gagaya girmiş delirmiş gibi kanat çırpışları. Bu kadar uzun sürmesini hazmedemiyorum. Yani ama, bu kadar küçük yaratık nerdeyse bir mevsimde benim bütün hayatım kadar öpüşüyor, haksızlık ama bu. Üstelik öpüşen o güvercinleri tanıyorum, şu üste çıkanı mesela, çalı çırpısını toplayan saksılarda eşelenen sabah topluca parklara uçan, akşamları bacada içine çekilip kendine gömülüp geceyi bekleyen, namuslu sakin efendi bir aile babası.

Biz bu kadar kitap okumuş o kadar park bahçe sahil dağ bayır dolaşmış, o kadar şiir ezberlemiş, bak şimdi, elime bir şey alıp hasetimden terlik fırlatmak taş atıp kaçırtmak geliyor içimden.

Yani gaga gagaya saatlerce öpüşmek iyi bir hayat mı, biraz da savaşıp dövüşsenize ulan!

Başka bir sorum var, saatlerce süren bu gaga gagaya cin çarpmış gibi çırpınarak can verir gibi erotik öpüşler yoksa bize bir hayat ve ‘ahlak’ dersi mi?

Baştan söyleyeyim, güvercinlerle aramızda bir adaletsizlik olduğu çok açık, ekmek elden su gölden sanki hep bir gençlik çağı yaşıyorlar gibi.

Böyle delice öpüştüklerine göre hasta değiller, dünyayı seviyorlar, birbirlerini çok alımlı çekici görüyorlar. Ve atalarından genlerinden ne yaptıklarını biliyorlar. Ve her gün her saat öpüşmekten, yok efendim her gün de baklava yenir mi, diye bahane uydurmuyor, hiç bıkmıyorlar.

Allahım ne buluyorlar gagalarında, şarap mı esrar mı likör mü çikolata mı zihin değiştiren beyin uyuşturan göklerde uçuran doyasıya ve delirmiş gibi kanat çırptıran daha zengin ve derin hangi tat olabilir!

Belki de duygularını açıkça göstermekten çok mutlular.

Belki de utanma olmayışının rahatlığı.

Hayır, bence çok gereksiz işler yapmıyorlar, mesela, arabaya bin, trafiğe çık, asansöre bin, şikayet et, bakkala uğra vs. gibi, bin ayrıntılı kırtasiye yoğunluğuyla hayatlarını doldurup karartmıyorlar. Kısa ve net, tüm günü sadece iki şeye ayırıyorlar, otlanıyorlar sonra öpüşüyorlar!

Kibirinden fiyakasından geçilmeyen sevgili insan uygarlığı, sadeliğin güzelliğine bakıver, biraz ahlak ve insanlık dersi alıver!

Öpüşme çok çok uzun ama erkeğin üste çıktığı o final çok kısa sürüyor, bir saniye bile değil. Bu kadar mucizevi bir maceraya bu kadarcık kısa süre doğrusu hiç yakışmıyor, kronometreyle ilgili bilmediğim şeyler olmalı.

Hatırlıyorum 80’li yılların ortasında feminist dergiler yeni yeni çıkmaya başlamıştı, bir gün orgazm üzerine bilimsel yazılar yayınlamaya başladılar ve o ne büyük hayal kırıklığı!

Ah vah ne büyük üzüntülü yazılar, yok efendim, beş saniyeymiş yok bir dakika süreni hiç yokmuş, ancak bisiklete binince epey sürüyormuş. Orgazm süresinin kısalığını yeni duymuşlar gibi hiç bilmiyorlarmış gibi, tarihte hiç görülmemiş ama sanki yeni icad olmuş bir büyük felaket bela gibi, ağıtlar yakıyorlar. Bir feryat figan sormayın.

Doğrusu bu bilimsel ‘orgazm süresi’ yazılarını okuyuncaya kadar ben de böyle bir sıkıntı dert felaket türü bilmiyordum, hayatta!

Sonra sonra öğrendim, ki, imparatorluğum orgazm davası yüzünden bayağı sıkıntıya düştü, iktidar krallık düştü düşüyor!

Hala anlayabilmiş değilim, uzun orgazm lafları bana haksız kazanç gibi geliyor.

Oysa birbirimizin elinden tutmalı yardımcı olmalıyız, bu mucizevi sonsuzluk anına.

Yani ‘orgazm’ sürelerine isyan eden feministleri okumuş bu işte bir adaletsiz kesin var demiş ama feministlere asla hak vermemiştim.

Hatta orgazm süresine isyan edip Ege köylerine yerleşen kız arkadaşlarım oldu.

Dünya başlarına yıkıldı kılıcın sapı sokaklarda kahraman gladyotörlerin elinde kaldı.

Hayır, endişeye kapılmadım da değil, bu ‘orgazm’ isyanı acaba çok uzun sürer mi diye?

Bir müddet sağa sola bakındım, ben de kendimi kötü hissettim, ne yapsak Allahım, bilmem ki, sarkıtları büyük göstermek için yatakta yarasa gibi başaşağı mı sarkıp uzansak!

Onlar da haklı, ne yapsınlar erkek egemen toplumdan gına getirmişler, hayır çocukluğumda bir arıza mı oldu diye düşünmedim dert etmedim değil, hayır, ne kadar sorunu üstümü alsam, kişilik testim neşeli arkadaş canlısı çıkıyor, orgazmı düşünmeyen aşağılık herif suçlamasına hedef olmayı kendime hiç yakıştıramıyorum, Kur’an ayetleri dahi tartışılır, erkeğin egosu tartışılmaz.

Sonra bir Ege tatilinde eski arkadaşla buluştuk, eee başka ne yapıyorsunuz bu köy yerinde dedim. Lafımı da geçirdim. Mesela bir kümes tavuğa bir horoz, düşüyor. Ağrına gitmiyor mu? Bakın dedim, burada erkek dişi taksimi çok adaletsiz ve aman Allahım, yirmi dişi keçiye bir teke düşüyor hiç rahatsız olmuyor musun? On ineğe bir boğa, bu kadar eşitsiz dünyaya bir kadın olarak nasıl dayanıyorsunuz?

‘Burası köy yeri dedi, kim kime dum duma, kimsenin .ikinde değil’ dedi.

İşte böyle, yani, kısaca, kusurlu olan dünya, ben değilim.

Hayır hayır, deyip lafı deştim, hayır, lafı gargaraya getirme ciddi ciddi soruyorum, İstanbul Taksim’de bir sinemadan çıkarken gözüm bir kıza daldı gitti diye dünyamı kararttın, zehir zıkkım ettin, şimdi burada yirmi keçinin başına bir teke koymuşsun. Sahiden görüşünü merak ediyorum.

Bizi bu kadar meletmek iyi mi oldu sanki?

Ne oldu, o kadar lafı soktun bize buralara kaçtın, sonuç, hepimiz aynı toprağa gömüleceğiz!

Biliyor musun, dedim, on beş yıldır izliyorum, güvercinlerin bir saniye sürüyor, evet evet bir saniye, ama, orgazm sonrası? Dişi hemen bir uçuşa geçiyor, uçuşa geçmeyenini görmedim.

Orgazm süresine indirdiğim bu darbeden sarsıldı mı bilmem, ‘yani’ dedi?

‘Vallahi uçuşu da orgazmdan saymalıyız’ dedim.

Yıllardır dayatılan erkekliğimi sorgulayan orgazm süresi baskısına en ağır darbeyi vurdum, kardeşim, sen uçuşa geçemiyorsan sorun bende hiç değil.

‘Sence orgazm sonrası uçuş kaç saniye sürüyordur’ dedi.

Şöyle gözlerimi kısıp kuş uçumu bir hesap yaptım.

Otuz saniye falan, değil değil, üç dakika, üç gün, üç yıl, değil değil, şöyle bir kafamı göklere kaldırdım, zihnimden bir hesap yaptım: Üç bin yıl sürüyor, olmalı, dedim.

Dalga mı geçiyorsun, fazla abartmadın mı dedi, hayır, ‘kuş bakışı söyledim’.

Evet, neden süreyi bu kadar abarttın, ayakların yerden bir saniye kesilsin yeter, sonsuzluktan bir saniyelik parça sonsuza kadar varoluşuna en büyük armağan.

Üstelik orgazm anı başka tür bir sıcaklık başka bir enerji çıkıyor, o ışığın zamanda evrende bedende hayalde beyinde hızı ve yaşamı ve sevinci ve mutluluğu bence de saatle zamanla asla hesaplanamaz.

Mesela lisede bir kız vardı bir bahar günü merdiven altında o kısa öpüşümüz, kırk yılı geçti hala sürüyor, sanırım sıcaklığını saadetinden torunlarım da bir şekilde hissediverecek.

KARGALAR, SAKSAĞANLAR

Aynı terası bölüşen saksağanlarda dikkatimi çeken bir keşfim oldu, mesela yeni acemi yavruların uçma zamanları gak gak gak diye toplanıyorlar, ölümde doğumda hep bir toplantı ve toplandıklarında eşelendiklerini bir yeri tırtıkladıklarını yeri toprağı kabloları vs. gagaladıklarını yani bir terbiyesizliklerini hiç görmedim.

Yani toplantı anında ciddiyet içindeler. Öylece derin bir huşuyla bekleşiyorlar.

Bir araya geldikleri bu toplantının milli heyecan milli bir görev olduğunu sanki biliyorlar.

Parlak bir saygıyla göğüsleri dışarda gagalarını dik tutarak toplandıkları o an sanki ‘birlik’ olmanın şart olduğunu da biliyorlar.

Toplantı anında dolap dümen çeviren ya da öfkelenen ya da savaşan ya da oynaşan tırtıklayan bir tarafları kalmıyor.

Onları bir arada saygı ve görev duygusu içinde tutan şey neyse sessiz saygın duruşlarına asalet katıyor, lacivert tüyleri onur ve gururla daha bir parlıyor.

KÖPEKLER

Ne diyordu Freud, bedenin acısı ve endişesi olmadan yaşayamayız, bence eksik, en doğrusu, bedenimiz, zihin bir oyun’a katılmadan yaşayamaz.

Parklarda çokça şahit oluyoruz, daha önce hiç tanışmayan köpekler birden patileriyle birbirlerine tatlı sıcak sevimli darbelerle vurmaya ‘oynaşmaya’ başlıyorlar.

Sanki daha önceden oyunun kurallarını biliyorlarmış gibi.

Mesela patiler sertleşip pençeleşmiyor, dişler tatlı ısırıklardan vahşi kanlı et kopartmaya hiç dönüşmüyor.

Yazılı bir anayasaları yok, bir siyasi düzenleri yok, kitap da okumamışlar, topluca okullara gidip eğitim öğretim de görmemişler. Ama ‘oyun’u ve kurallarını hepimizden iyi biliyorlar, silah gibi pençeler ve dişler taşıdıkları halde oyun başlayınca bu silahları hiç kullanmıyorlar!

Saatlerce oynaşıyorlar ve hırlaşmadan dalaşmadan oyunun kuralları içinde kalmayı beceriyor ve başarıyorlar.

Sevgili uygarlık, sence de kimlere bilge demeliyiz, kurallar yazılı ve zorunlu olmadığı halde birlikte oynaşmayı bilen bu hayvanlara mı? Yoksa bu kadar eğitim-öğretim görgüye rağmen kural anayasa hiç tanımayan insanlara mı?

Evde zaman çok ağır, çayırların kokusu neşesi bizi de oyalıyor, işte köpekler şakacıktan yine birbirlerini kovalıyor. Biz ise anayasal haklarımız olmasına rağmen korkumuzdan iki satır yazamıyoruz. İnsanlığın biraradalığın iktidarın muhalefetin ‘oyun’un kurallarını ipleyen yok.

İnsan soruyor, pençe ile pati arasındaki bu ince çizgiyi kimler neden aşıyor!

Biz de ortaokul lisede arkadaşlarımızda şakalaşır güreşir yuvarlanırdık, insan nasıl özlüyor, ama sonra sağcı-solcu olup elimize silahlar alıverdik!

Ve hayvanlar ‘işbirliği’ içinde birlikte yiyebiliyorlar biz üniversitede topluca birlikte yemek yiyemez kavga ederdik!

Hayvanlar kendilerini bir grup olup birlikte savunabiliyor hatta yemek aramaya birlikte çıkabiliyor, bölüşüyorlar, ya biz?

Sevgili uygarlık, insanlığın ipi burada kopuyor, artık birbirimize duyguları olmayan eşyalar cansız nesneler gibi davranmaya çoktan başladık bile.

Bir buzdolabına masaya klozete arabaya kötü maumaleyi dahi dert edip insani bir kusur görüp konuşuyoruz ama insana kötü muameleyi artık gözümüz görmüyor unutur olduk.

YENİ KÖLELİK

Cep telefonu tasmamıza dönüştü.

Haz, acı, keder, yas, mutluluk, sevinç, hepsi başka bir ticari mal türüne dönüşüyor ve hepsi yeniden güçlenen kapitalist zenginlerin hazineleri yemleri haline geliyor.

Düzenli şekilde ülkemin senaryolarını köşe yazarlarını önemli dizilerini akademik çalışmalarını izlyorum, 2008’de ülke işgal edilirken de söylemiştim ‘Millet uyuyor, işgalin farkında değil’ diye.

Bugün de kumpas entrika işgal sansür baskıyla başedebilecek zekilikte hikaye köşe yazarı gazetecilik görmüyorum.

Çok kolay güdülebilen bu medya düzeniyle ülkenin toprak bütünlüğünü ve anayasal haklarını koruyabilmek mümkün değildir.

Yazarı, senaristi, sanatçısı, gazeteci, alayı, sahte orgazm taklidi yapıyor.

Uçuşu olmayan insanlar, hepsini cep telefonları yönetiyor, gestapoları polisleri örgütleri partileri her şeyleri cep telefonu.

Estetik düzeyi kalitesi düşük sahiciliği hiç olmayan yüzlerce vasat insan, köle ve siyaset tüccarlarının işini çok kolaylaştırıyor.

Cumhuriyet’i tarihte yaşanmış bir saniyelik bir zaman aralığı görüp Cumhuriyet’in hala ne olduğunu bilmeyen milyonlar var!

Hazzın maceranın gizemin cesaretin meydan okumanın derinine inmeye en yüksek tepesine çıkmaya kimsenin cesareti yok.

Düşman ülkeye girdiği aynı delikten yine aydın gafletinden sızıyor.

Ülkesi ve dünyayla siyasi sosyal kültürel bütün ilişkileri cep telefonu üzerinden yürüten insanların FETÖ ve HDP gibi büyük organize yapılara karşı direnmesi oyuna gelmemesi mümkün değildir.

Ve yazarların kendi hikayelerini yazabilecekleri bağımsız alanları yok derecesinde.

Yani bağımsız yazarın iradi hükmü varlığı söz konusu değildir.

Karakter yansıtacak yazarımız yoktur, başkasının evi ve sofrasında evden ve sofradan kazanç sağlayanları ne kadar ve hangi dille eleştirebilirsiniz?

Duygularımızı açığa çıkartacak özgür müdahale edilmemiş bir terasları hiç yoktur.

Düşmanın peri masalları için köşe verilmiş gazeteciler.

Kusurlu eksik ya da yeteneksiz değil bizatihi ihanetlerinin farkındalar, yalnızlıklarını kasıtla satışa sunan aşırı bencil ve bezirgan gazeteciler. Yazarlar, sanatçılar, düşmanın ülkenin üzerine attığı ağ, şebeke!

Keşke edepsizlik ve karaktersizlik rezilliklerine yetebilseydi, kasıt ve bilinçle düpedüz ‘büyük tezgahın’ içindeler!

Öfkesini kaybeden kendini ve umutlarını kaybeder!

Kan basıncı, şeker ölçümü, kalori ve vitamin hesapları, bedenimize ve insanlığa bakışımızı değiştirdi. Artık bedenimiz bir kurbağa bacağından farksız, bir tık üstte bir varlığı konuşuyoruz. Bu kurbağa bacağı hayatın sağlığını hayat diye telaşlanıp varlığımız diye panikle konuşuyoruz, olsun, zihnin ve hiçbir şey artık kontrol altında değil, ebediyyen rahat, çünkü artık insani hiçbir şeyden sorumlu hiç değilsin.

Gerçek bir sevinç gerçek bir hüzün görmeden tatmadan yaşayabilen milyonlarca insan. Gerçek sevinç gerçek acıları olmayanların siyaseti olamaz.

Elinizde telefon, sevinçler ve acıların modellerini-kalıplarını oluşturmuş. Her insan her yaş her ülke her zevke uygun sevinç ve kederler.

Ne güzel kendi başına karar alabilmen artık imkansız ve ne güzel artık sana yük değil.

Neşe ve kederle aramızdaki ‘sınır’ derinleşip başkalaşıyor. Çok yorgun günün gecesi teslim olur gibi elindeki aletin kollarındasın, artık uyku-uyanıklık gece-gündüz hiç önemli değil çünkü hep yarı baygınsın, birileri gece gündüz senin üstünde tecavüz orgazm farkında hiç değilsin.

OTOMATİK CEVAPLAR KUSARAK RAHATLAYANLAR

İnsan dediğin hayata laf yetiştiren yaratık.

Beynin hep bir savunması vardır, ego zırhı egonun kalkanı gibi.

Her şeyde kendini haklı gören bir cevap vardır içinde, kırmızı ışıkta niye geçtin? Vallahi görmedim, vallahi acelem vardı! Sınavdan niye geçemedin, vallahi uykusuzdum, vallahi çalışacak zaman bulamadım.

Aklınıza gelen her şeye bir cevap! Hatta Amerikalı şarkıcı çocuğunun velayetini babasına bırakmış haberini okuduğunuzda dahi kendinizi o şarkıcı yerine koyup hızla niyeyse kendinizi savunur gibi cevap yetiştirirsiniz, çocuk babasına daha düşkün, babasının parası var iyi okullarda okutur, diye, hep cevap hep cevap hep cevap.

Ve emin olabilirsiniz artık bir fikriniz hiç olmayacak.

Ve fikrin hiç değişmeyecek.

Arada değişirse emin olun sizi rahatsız etmeden acıtmadan kırmadan üzmeden hissettirmeden değiştirecekler.

Egonun hayata cevapları üstelik çok seri hızlı ve hareketlidir.

Bir ego savunması, vicdani ahlaki sorumlulukları kendine yakıştırmaz, aklınıza gelebilecek her işte ‘vicdani’ çıkışlar yapıp kendini masum suçsuz ve haklı gösterir.

Ve gün boyu isteksizlik tembellik suç değil her soruya cevap verdiğimize göre bir ömür paso sorunsuz maç seyredebiliriz. Çünkü gün boyu cep telefonu bildirimleriyle size o kadar çok soru sorar ve siz o kadar cevap verirsiniz ki beş vakitten namazdan ve dualarından daha fazla gün boyu hep kendinizi savunmuş kendinizi korumuş kendini haklı çıkartmış kendinizi yenilemiş kendinizi her gün baştan yaratmış kendinizi yine en doğru en masum en suçsuz göstermiş olursunuz. Artık bu masum insan kıyamete değin vicdan azabı hiç çekmeden sorunsuzca maç seyredebilir? Çünkü cep telefonu tepki ölçen bildirileriyle sizi dakika başı sağaltır ve tedavi eder ve sinir ve kan değerlerinizi ölçüp sizi tazeleyip masumlaştırır. Binlerce olay ve durumla kendinizi kişiliğinizi ister istemez kıyaslarsınız, bu bu sahte boy ölçüşmeler gün boyu sürer.

Otomatik cevaplar vererek aklandığımız böyle bir dünyaya düştük, her konuda haklıyız her halükarda üste çıkmayı biliriz ve bunları her gün her an peş peşe cevaplarla tekrarlayarak kendimizi ‘koruma’ altına alırız. Şöyle cevaplar, Allahım iyi ki benim başıma gelmedi. Allahım iyi ki bana bir şey olmadı. Vallahi bu kadar yalancı hiç olmadım. Öyle cahiller öyle enayiler var ki, ben bu aptallardan hiç değilim, gibi.

Kendinizi ve insanlığınızı hiç sorgulatmayan ahlaki ve vicdani sorumluluklarınızı size hiç hatırlatmayan milyonlarca boş tekrar cevaplar!

Cevaplar egomuzu beynimizle savaş alanına döndürür ve gün boyu gördüğü duyduğu hissettiği tahmin ettiği her şeye olaya duruma mermi çeker gibi cevap yapıştırır.

Elinizde düşünülmemiş milyonlarca refleks hazır cevap var ama merak etmeyin bugün de kafa yormayı gerektirecek bir şey olmayacak.

Şüphesiz egomuz beynimizi bedenimizi kişiliğimizi konumumuzu vicdanımızı ahlakımızı korumak sorumlulukları hatırlatıp uyarmak ister.

Ancak, hep cevap hep haklı çıkış, insan derisini kalınlaştırır, kabalaştırır, bedenimizi ağırlaştırır.

Ve dakika başı ego ve kişilik ve güven kontrolü, yani sahte bir güven, eksik hiç bir şey olmadığından emin olabilirsin, testi.

Cep telefonundan dakika başı akan haber ve olaylara karşı bir düşünün zihnimiz ne çok ‘savunma’ yapıyor ne çok kendini haklı çıkartıyor ne çok mermi ok top gülle zırh kalkan kullanıyor!

O kadar çok savunmadayız ki hayvanlar gibi artık acılarımızı ifade edemez hale geldik ve hayvanlar gibi duygularımızın farkında değiliz.

Ne isteyip-istemediğimizi bilmiyoruz, kendimizi inkar eden kendimizi unutturan bir haberler-meşguliyetler ani refleksler ve cevaplar anaforunda uygarlık kayboluyor.

Ve cep telefonu tuşlarıyla oynayan parmağımız sevimli köpek kuyruğuna dönüşüyor.

O videoları gönderen zeka, kime neye kuyruk salladığımızı görüyor.

Her gün hissini duygusunu yaşamamız imkansız binlerce video haber alıyoruz. Elinizde cep telefonu varken dünyanın bütün şehirleri aynı yerdir, bütün sevgilileri aynı, olaylar tepkiler aynı.

Akıllı telefonun zekası yükseldikçe çektiğimiz ıstırap azalıyor sorumluluklarımız büyüyor mu?

Artık bir insan değil bir gayrimenkul hatta belki de bitcoin denilen şeysin, ne önemi var, cep telefonun sana bir tapınak dolusu pişmanlık dua cevap yakarış ürettirdi, artık içini dökeceğin kadar kustun, huzurlusun.

Hayır, duyguların farkında olmayan bu yapay zeka bizi ve uygarlığımızı yutarak büyüyor.

Verdiğimiz düz düşüncesiz refleks cevaplar kişilik oluşturmaz. İnsana değer katmaz sorumluluk ve vicdani değerlerini büyütmez. Gün boyu verdiğiniz cevaplar düşünülmemiş refleksler, koruma kalkanı, büyümeyen bölüşülmeyen insana uzak boş şeyler.

Çünkü anlattığı bizim kendi hikayemiz değil, cevap istediği ‘insan’ değil bir otomat.

Kendini insan merkezine koyan bir hikaye yazamazsak okutamazsak bu otomatik cevap ve boşalmalarla geçen günümüz-hayatımız uygarlığımızın sonudur.

Oysa bir ölümü bir ayrılığı bir insan rüyasını bir hayali bir bölüşümü bir direnişi bir isyanı bir öpüşü saatlerce günlerce mucize ve maceralarıyla anlatabilmeliyiz.

Ne tekerlek ne ateşin icadı, uygarlık mağarada hikaye anlatmakla başlar, bugün şunu avladım, şu canavar az daha beni öldürecekti, kaçtım, gizlendim, taş attım, vs. gibi başından geçenleri, varoluş mücadelesini maceralarını başkalarına -aile üyelerine-komşularına- anlatarak başladı uygarlık.

Ve kimsenin karışmadığı kendi mağarası kendi egemenlik alanında başladı hikaye.

Bir hikaye anlatabilmek için önce bir egemenlik alanınız olacak, bakın facebook, twitter, Trump’a bile konuşma izni vermediler, sanal alemi kendi hükümdarlık alanı ilan ettiler, o halde, kendince konuşup yazabilmek için sansürsüz bir toprağınız varlığınız kurumlarınız olmalı, ki şüpheniz olmasın en ihtiyacınız olduğu iç karışıklık-saldırı anlarında bütün telefonlarınız-bilgisayarlarınız erişime kapalı hale getirilecek.

İnsanlık değerleri hazineleri ve uygarlık dediğimiz şey, bir gol sevinci gibi bir resimde, bir macerada bir romanda, bir filmde müthiş bir hikayede, bilimsel merakta, bir ‘parlama’ anı vardır, o parlama anlarının toplamı ve sonucu ve bize hediyesidir.

Uygarlık insanın kendinden geçiş parlama patlama anlarının ürünüdür.

On saniyelik videolarla neyi anlatabilirsin, uçuşu yok hayali yok rüyası yok demi yok efkarı yok sabrı yok bekleyişi hiç yok kıvamı yok. On saniyede hangi acı ve sevinç ve yaralarını özetleyeceksin? Şu sonuca gelirsin, artık bir şey hatırlaman da gerekmez bir şeye sıfırdan yeniden başlamak da, ikisi de seni zora sokar, depresyona falan, Allah korusun.

Şayet bir hikaye anlatamıyorsak ve bir hikaye dinleyemiyorsak sorumluluklarımız ve insanlığımızla dolu ahlaki yaşamamız sona eriyor demektir.

Hikayeyi çıkarttığınızda geriye, şunu dedi burda şu oldu, kaza kader haberleri kalır.

Yani bir deney faresi gibi labirentin içinde bir bu yana bakıp ürken bir o sese bakıp bu tarafa tepki veren insanaltı uygarlık öncesi yaratıklara dönüşürüz.

Kafanız hiç karışmayacak ve ama sorunlarınız hep çözülecek.

Artık yepyeni bir ırksınız. Hangi orduya katıldığını bilmeyen askerler!

Cep telefonu haberleri, dikkat edin, yüz kaslarımıza minik elektrik şokları vererek gerçek ifadelerin sahtelerini üretiyor, şaşkınlık, nefret, öfke, güler yüz, beğeni, vs, gerçek öfke ve gerçek sarılma değil, suretleri, merak giderici duygular kişiliğimiz oluverdi, şaşırdık, kızdık, üzüldük, ne olmuş öğrendik, bu kadar.

Yenilik denilen şey bugün tık’ladığın yeri on gün sonra inovasyon sana yalatacaklar bir ay sonra da inovasyon aynı yeri emdirecekler!

Oysa birbirimizden gerçekten haberdar olmak ve sosyal bağlarımızı güçlendirmek ve birbirimizi gerçekten anlamak istiyorsak anlama ve algılamamızı dikkat sürelerine kurban etmemeliyiz, hiç değilse hayvanlar kadar oyunumuzu aşkımızı anlatabilecek zaman bulabilmeliyiz.

Hayır(?!) hiç korkmayın artık kavgadan dövüşten kötülük ve günah ve suçluluktan çok uzakta sağ salim huzur içinde yaşayabileceksiniz.

Aslında hem suda hem karada yaşayan amfibi yaratıklara dönüştük, hem cep telefonu bilgisayarın sanal aleminde bir hayatımız ve karada evimizde sokakta başka bir surette ikinci bir kişilik ve hayat.

Dikkat edin, küsmek, darılmak, bozuşma, sevinmek, eğlenmek, vs. gibi davranışlarımız daha şimdiden ‘tık’laştı. ‘Tık’ davranışlarımız kalıplaştı. Romenin dümbeleği vurup oyun havasına girmesi gibi bir tık’la sevinç ve meraklara ve üzüntülere birer saniyelik girip hızla çıkıyoruz, aslında, girdiğimiz her şeyden hayattan sorumluluktan vicdandan hızla kaçıyoruz.

Hatta ‘tık’lardan duygu kostümlerimiz emojiler var.

Kapitalizmin insanlığa büyük bir oyun oynadı. Konforuyla bizi ehlileştirip hepimize üstün bir adaptasyon becerisi öğretiverdi.

Bakın akıllı telefonlara adaptasyonumuz ne kadar hızlı olup bitti maşallah! Başkalarına, başka kültürlere, komşulara, başka tür renk coğrafyalara değil, sadece akıllı telefon ve bilgisayarlar emir-komutasında bir dünya inşa ediliyor, seçimler siyasi ve sosyal beğeniler meşguliyetler hazlar eğlenceler vs. her şeyiniz ‘tık’ testleriyle idare ediliyor.

Ve hala uyanabilmiş değiliz, vatan ve memleket sevgisini ve birlikte yaşamayı ve gerçek öfkenizi, sinir, gözyaşı, ses, lezzet, koku, inat, sabır gibi asli insan duygularını on saniyede anlatamaz açıklayamaz tarif edemez özetleyemez işaret ve kodlarla karşı tarafa geçiremeyiz, hala anlamış değiliz.

Sovyetler çöktüğünde ‘Tarihin Sonu’ denilmişti, insan hikayemizi anlatamıyorsak tarihin değil uygarlığın sonu yaklaşıyor, artık insan özne değil yaşadığı evrenin ve dünyanın kahramanı hiç değil.

Ve bizi tık’ların emir komutasıyla yönetmeye başlayan güce bakın, kadiri mutlak, takdiri ilahi, ebedi, değişmez, ölmez, kokmaz paslanmaz büyük bir teknolojik imparatorluğu çoktan ilan edilmiş bile.

Köpekler dahi koklamadan bu kadar hızlı oyun’a giremez, biz ‘gönüllü’ köleyiz. Başımızda bir patron var, yasaklıyor sansürlüyor, hangi mecra olursa olsun istediğin hikayeni dürüstçe ve içten-içinden geldiğince anlatamıyorsun, kontrol denetim her yerde.

Oysa insan soluk alıp vermek kadar rahat hikayesini acı ve sevinç ve aşklarını rüyalarını endişelerini anlatabilmeli.

Sizi bizi hayata ve maceraya çağıran hiç bir ses kalmıyor.

Hikayemizi kim anlatacak ve bugün hikayemizi kimlerin anlatmasına izin veriliyor, işte kullanışlı mallarınız zibil gibi.

Zihnimizin özgürleşmesi uçması için bizim de nefes alıp verdiğimiz bir dünyanın hikayelerinin anlatılması şarttır. Çünkü kahramanların karakterleri ve hareketli bir yaşamları olur, yangın yeri gibi zihinleri ve dürüst namuslu hayatları ve esarete ve saraya diktatörlüğe karşı direnişleri olur. Oyunu vefayı şükürü işbirliği bölüşümü olur, toplum olarak yaşamayı öğretirler bize. Ve ölen parçalanan hep biz oluyoruz ama hikayesini hep başkaları yazıyor başkaları oynuyor oynatıyor oynatacak satılmış ucuz adamlar mecralar hep bulabiliyorlar.

Ağaçlara denizlere dağlara bakan insan aslında kendi hikayesini seyreder, seyrettiği bir manzarayı dahi yazıp çizemeyen dramatize edip kurgulayamayan sahneleyemeyen senaryolaştıramayan ama her gün ödüller alıp manşetlerden düşmeyen güya yazarlar sanatçılar sürüsü! Ne Cumhuriyet değerlerinin farkındalar ne Anadolu’nun büyüsü bereketi ve kültürünün! Tanrı’ın yakasına yapışan Yunus Emre halkın evliyasıdır, sarayın huzurunda dönüp eğilen Mevlana burjuva ve devletlidir ve sarayın değerleri halkın acılarına uzaklığı on asırdır aynıdır.

İşte yine cep telefonuma yeni bildirimler geldi, ülkenizi bayrağınızı bağımsızlığınızı cumhuriyeti toprak bütünlüğünüzü onurunuzu Atatürk’ün hatırasını düşmanlara karşı Kaftancıoğlu, Sezgin Tanrıkulu, Selahattin Demirtaş koruyacakmış… Heyecan yapmayın gerilim yaratmayın siyasi maceralara girişmeyin, rahat olun. Endişe etmeyin, Yılmaz Özdillerin Uğur Dündarların Soner Yalçınların ahlaki vicdani sorumluluk taşıyan bir cevapları sizin de mutlaka vardır, tıkla tıkla bitmez, tıklaya tıklaya bitmez bol bol gece gündüz.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

10 Yorum

  1. İyi ki varsın…

  2. 29 Ocak 2021, 09:07

    “Hamdım, piştim, yandım”

  3. Yanık kokusu var? Yanıyoruz, daha çok yanacağız, daha bu ne ki. .. Olsun, bu kokuyu seviyoruz, devam Nihat bey, ateşi harcayalım…

  4. 29 Ocak 2021, 11:02

    Gercek ,insani yazinizi, nasil bir kac kisinin daha okumasini saglarim diye dusunuyorum, varolunuz!

  5. Bırakın bu kuş, çiçek , böcek edebiyatını da , asıl Chp zihniyetine, Sözcü , OdaTv gibi cumhuriyerçilere vede azgın Kemalist kafadaki Yılmaz Özdil vede Soner Yalçın gibi yazarlara laf edin asıl. Bunlardan kurtulmamız lazım asıl. Gerisi hikaye.

  6. 29 Ocak 2021, 14:52

    Veryansın TV’nin sayın köşe yazarları; tespitlerinizi değerlendirmelerinizi, gözlemlerinizi okuyoruz. Eksik olmayın. Ülkemizin durumu gerçekten umut verici gözükmüyor. Özellikle Cumhuriyetçiler çok karamsar. Sn. Genç, Sn.Alogan, Sn.Atay durum böyleyken çizdiğiniz tabloların bu derece karamsar, bu kadar umutsuz olması doğru mu? Bu karanlığın ortasında böyle bir sitenin oluşması ve destek görmesi dahi bir ışık değil mi? Gerçekleri anlatın ancak insanlara umut verecek şeyleri de ihmal etmeyin lütfen.

  7. 29 Ocak 2021, 18:56

    Yine duygularımıza harika bir anlatımla tercüman oldun abi, var ol!

  8. Önce Kemalist kime denir, nedir öğren hele sen sonra millete laf yetiştir!

  9. 30 Ocak 2021, 08:54

    eyvallah sağolasın.duygularimiza tercüman oldun abi.

  10. Nihat bey aynı yaştayiz bizim gibileri 40 50 seneden beri memleket sevgisi uğruna bir kismimiz maddi büyük çoğunluk manevî ızdırap çekmiş kişileri umutsuzluğa düşüren yine uzun bir yazı…bizim birazda geleceğe umutla bakacak yazılara ihtiyacımız var….

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!