Nihat Genç
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Yağlı kazık – Hikaye

Yağlı kazık – Hikaye

featured

1926 yılında kendi sularımızda gemi ticareti yurttaşlarımızın ve devletimizin egemenlik hakkıdır kararıyla yabancı gemilere tanınan ticaret hakları yasaklanmış ve her yılın 1 Temmuz günü bu önemli egemenlik hakkı Kabotaj Bayramı olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Bir sahil şehrinin çocuğu olarak 5-6 yaşlarımdan 18’li yaşlarıma kadar Kabotaj Bayramı’na aralıksız katılmışımdır. O yıllarda Kabotaj Bayramı’nın değil anlamını kabotaj kelimesini dahi bilip cümle içinde söylemişliğimiz yoktur, söylenmeyen adı: Deniz Bayramı, deniz şenlikleri. Biz çocukların arasında ise Deniz Bayramı dahi hiç denilmezdi, Kabotaj Bayramı bizim için yağlı kazıktır. Henüz Sırat Köprüsü’nü dahi bilmezken ‘yağlı kazık’ı tanımış korka ürke çekine yarışma cesareti göstermiş ve neredeyse adet üzere her yarış sonucu mahalle kavgasına karışıp başı gözü kırmış o masal yılların efsane neslin çocuğuyum.

Deniz Bayramı suyu havuz gibi durgun ve tehlikesiz olduğu için limanda yapılırdı. O yıllarda ceviz kabuğunun tıpkısı mavnalar vardı. Renkleri de ceviz kabuğuna benzerdi, kum, kömür, fındık kabuğu, çimento, inşaat demirleri, çuval çuval un vb. taşırlardı. Tahtaları çürümüş bu eski kayık ve mavnalar kıyı kasabalardan bayram yerine sırtları koyu renk yün hırkalı ellerinde çıkın torbaları önleri çizgili peştemalli köylüleri taşırdı.

Eski çağlardan kalma bu tıka basa insan dolu mavnaların hemen yanından Amerikan üssündeki çavuşların sürat motorları denizi yarıp köpürterek şimşek hızıyla geçip gitmesi bakışlarımızı başka bir dünyaya çevirirdi. Yelkenli pek olmazdı ve denizler hep ıssız görünürdü. Deniz şenliklerinde ise onlarca kıyı kasabasından irili ufaklı yüzlerce kayık toplanır mavnalar küçük gemiler birkaç süslü yelkenli dünya bayraklarıyla süslenir ve içinize sığmayan neşe renkli ve kıran kırana bir macerayı beklerdi.

Çoğunlukla demirleri paslanıp dökülmüş çürüğe çıkmaya hazır iki küçük gemi ya da iki mavna arası elli metre mesafe konularak yüzme yarışmaları yapılırdı. Bir yabancı geminin tayfaları da güverteye dizilir yukarıdan kalabalığı, yarışları izlerdi. Yüzlerce küçük çocuk götümüzden düştü düşecek şortlarımızla yarışları izlerdik. Şortlar bildiğiniz şortlar değil, don lastiği ve Sümerbank’tan bez alınıp anneniz tarafından kesilip dikilir yapılırdı. Ki bugünkü tekstil ürünü şort ve mayoları ilk giyişimiz 15-16 yaşından çok sonradır. Renkleri kurşuni ya da siyah olur ve solup yıprandıkça hepsi birbirine benzerdi. Hergün denizde yüzmekten kayalıklarda yatmaktan atlamaktan o donlar solar lastiği esnekliğini kaybedip ipleşir ve kısmen tel tel dökülüp parçalansa da bir şekilde .ötümüzde durmayı becerirdi.

Ve toplanan kalabalığın önünde seyirci halk eşraf şehrin bürokrasinin önde gelenleri torpilliler, yakıcı boğucu sıcakta tentenin altında hazırlanmış resmi platformda binbir fiyakayla otururdu. Asıl kontrolsüz kalabalık yanlara doğru taşardı, heyecan neredeyse oraya doğru hurra koşarlar, hatta boğuşup şakalaşıp sırf eğlence olsun diye elbiseleriyle birbirlerini denize atarlardı, bazen itiş kakışla kalabalık dalganın çocukları ezmemesi için yarışa bir kaç dakika ara verilirdi.

Ki, film burada bu tentenin altında kopardı, anneleri ablalarıyla gelmiş kızların her birinin gözleri üzerimizdeydi, elektrik hattı o gözlerle yarışa katılacak soyunmuş genç delikanlılar arasında kurulurdu. Nicola Kidman mı ararsın, Julia Roberts, Charlize Theron, Michelle Pfeiffer, Kera Knightly, Scarlett Johanson, Kim Basinger, Penelope Cruz, Cate Blanchett, hepsinin gözleri kalabalık içinden ince aralıklardan bizi, biz onları arıyor, bir işaret bir işmar bir el hareketini hayatımızın en büyük mutlu haberi gibi beklerdik. Henüz 15-16 yaşındaki bu kızlar şehrin ve mahallenin en büyük aşk hikayelerinde, entrikalarla dolu yakıcı hüzünlü dramatik hikayelerle rol alıp bizlerin hatıra defterlerine mahalleninin ağzına düşecekler, o kızlardan boylu poslu olanları ise mimari yapılarıyla aramızda yıllarca efsane olup konuşulacaktı.

Yarışlarda para ödülü hatırlamıyorum bir bakır kupa verildiğini iyi biliyorum. Tek dişe dokunur ödül denize ördek-kaz fırlatmak. Denize ördek atmak yarışların sonuncusudur. Onlarca kayık, bot, yelkenli, limanda dağınık şekilde hazır bekler, denize ördek atılınca bir vaveyla kopar herkes çığlık çığlığa küreklere sarılır ördeğin peşine düşerdi. Tam yakalandı denirken ördek ürküp suya bir değip bir kalkıp yönünü değiştirir, hurra onlarca kayığı peşine takar. Kovalamaca bazen yarım saati bulur, bazen, ördek o şanslı kayığın tam yanına düşüverir. Onlarca kayığın birbirine çarpa çarpa ördeği yakalamasını sahilden seyretmek curcunalı eğlencelidir, bazen bando neşeli marşlarla yakalama koşuşturmasına trompetleriyle gaz verirdi.

Tentenin (güneşlik) altında oturmuş sıkıcı gergin durgun resmi zevat ve eşrafa Nuri Bilge Ceylan kamerasıyla yaklaşalım: Ön sıra, hırdavat dükkanı gibidir, sert geniş kemikli kürek suratlı garnizon komutanı. Kaşları karşıdan karşıya burnu çekiç gibi emniyet amiri. Gelen misafirlerini ağırlayan kazma kafalı belediye başkanı. Herkesle selamlaşan tokalaşan sarılan eşraftan güllaç suratlı meşhur toptancı kumaşçı. Ve hemen yanında otuz derece sıcakta denize düşmüş ekmek hamuru gibi terden sırılsıklam kuyruk yağı tüccarı. Bu zevatın isimlerini neden vermedim çünkü bu aileler halen yaşıyor ve neden bu kadar sert ve haince tasvir ettim, çünkü Nicole Kidman’lar hep bu ailelerin kızı olurdu.

Ve yanlarında sıcağa rağmen kalın mantolu eşleri aileleri yengeler halalar teyzeler yarım eşarplı kadınlar. Kupkuru, zayıflıktan tırmığa saman kaldıran tahta dirgene dönmüş yüzleri. Sıkıntıdan günde otuz kırk çay içip is karası çökmüş bu kadınların suratlarını neden hiç sevmezdim. Çünkü Charlize Theron’lar Nicole Kidman’lar göz önünde kalsın, bir yerlerine kaçmasın kaybolmasın diye kızlarının elinden sıkıca tutarlardı. Ve süzme yoğurt torbası gibi memeleri dizlerine düşmüş ninelerinin arasına sıkışıp kalmış 16 altında taş gibi Sharon Stone’lar, işte asıl Deniz Şenliği, gözümüzü alamadığımız bu vahşi cazibe kızlardı. Manolya yüzleri porselen gibi parlak ve pürüzsüz, heykel gibi betondan sağlam biçimli sütun gibi bacaklar ve güneşin altında dahi projeksiyon lambası gibi etrafı ışıldatan pembe parlak ay parçası yüzleri.

Geçen yüzyılın en büyük icadı ‘beton’dur, mendirekten bilirim, granit kayalar dahi dalgalarla rüzgarlarla aşınır ama o dev küp şeklindeki betonlar ne yerinden oynar ne yıpranır. Ama asıl beton gerçek aşılmaz duvar Nicole Kidman’ların yanındaki ablaları teyzeleri nineleri ve asabi nemrut suratlı tüccar babalarıdır. Bir kaç metre dahi yakınlarına ulaşmamızın ihtimali hiç yoktur, o kızlar için de hayat ömür boyu hiç bitmeyen karantina!

Eğlence, deniz, dalgalar boşuna köpürür, çünkü asıl yarış, Kim Basinger’leri uzaktan gördüğümüzde başlar, içimizden kim kimi kapacak, hepimizi ter basar sevinçten deliye dönerdik. Bir anda kalbimiz çok uzaklarda okyanus dalgalarıyla savaşan sessiz ıssız bir kayalığa dönüverirdi. O ulaşılmazlık seni yapayalnız ve çok yoksun sefil perişan ederdi. Yarış boyunca harala gürele hengame içinden bir küçük aralık arardık, o kızları görebilmek o ne büyük mucizevi bir andır: onlarla bir an göz göze gelebilmek rüya hayaller, işte film o zaman başlar, kavgaya hazır gelmiş kıyasıya kıran kırana müsabaka için hem gözlerimiz kararır ayaklarımızın bağı çözülür hem de içimize deli bir kuvvet gelirdi.

Yarışların en sıkıcısı ise uzun mesafe yüzme yarışlarıdır, curcunadan cümbüşten yoksundur. Her mahallede vücut yapmış kaslarıyla kasım kasım kasılan bir ağbi mutlaka olurdu ve saatlerce o elli metreyi tek başına gider yüz defa gelirdi. Yerimizde duramaz bir bitse de kendimizi kahramanlığımızı cesaretimizi göstereceğimiz yağlı kazığa sıra gelsin diye kudururduk. Uzun mesafe yarışlarına katılan da pek çıkmazdı ya bir ya iki kişi ve mesela sen de katılsan çok geride kalsan bile üçüncü olman garanti, beleşten kupa alırsın. Ama, çok arkada kalınca millet dalga geçip küfür edip bağıracak, ‘yüzmeyi bilmiyorsun niye katıldın’ diye, ya da çocuğa bak ne kadar geride kaldı diye mahşeri kalabalık içinde deli oğlanlar seninle eğlenecek.

O kaslı ağbiyi gözleriniz takibe alsın bir zaman sonra yabancı geminin tayfalarıyla konuşur el altından alış veriş yaparken görürsünüz, deri çeketler tşörtler ve parlak kuşe kağıda basılmış seks dergileri. Bu parlak dergiler şehirde en kıt nadir bulunan ve karaborsası illegal ve çok revaçtaydı, bu dergilerin sahibi ağbiye bu fotoğrafların sahibi olmak yüksek bir hava veriyordu. İnsanı dinden çıkartan şirke düşüren tanrıça güzeller sereserpe çırılçıplak, yanına yaklaşıp o sayfalardan tek birine şöyle bir anlığına bakabilmek, tekmeyi .iktiri yersin, bu parlak kağıtta posterler yaz, güneş, yelkenli, deniz, yarış, her şeyin üstünde hepsinden daha güzel.

Yağlı kazığın arkası hıncahınç vahşi bir kalabalık yarışa hazırlanan zibil gibi bir mahalle çocuk dolar. Sarı saçlı çocuklar güneşle kararmış esmerleşmiş, esmer çocukların saçları yüzleri ise yanarak sararmış, güneş bütün çocukları yanığıyla soldurup birbirine benzetmişti. Meşin gibi bedenler, sert keskin bıçaklar gibi kırbaç gibi yılan gibi çocuklar. Bir grup çocuk Johnny Deep, Brad Pitt, Dicaprio, gibi güneş altında etrafı kısık ve karizmatik çakı ucu gözlerle pozlu şekilli süzüyor. Her biri, birazdan Cesur Yürek filminin çekiminde rol alacak gibi çok havalı pozlar içinde pek heyecanlı. Ama asıl kahramanlar daha yanık kara suratlı Bruce Lee, Al Pacino ya da Robert De Niro’nun baş rol aldığı bizim takımdı.

Aralarında yanlış kas yapmış tuhaf vücutlu çocuklar da olurdu bozuk vücutlarıyla ilgi çekmeyi çok severlerdi pazularını yumurtanın sivri tarafı gibi şişirirler ya da gergin geniş enseleri tava gibi yanık ve yayvan geniş ve kulak meme uçları kaslaşıp ufalıp kaybolmuş. Hayret ederdin kulağı kastan kaybolmuş, güya yarış öncesi kaslı vücutlarıyla gözümüzü korkuturlardı. Oysa göğüslerini şişirip tuhaf bir hayvan türüne benzemekten çok hoşlanan bu çocukların hiç şansları yoktu, çünkü ağır bedenlerin yağlı kazık üstünde kontrolü çok zordur, ağır bedenleri adımlarını sakarlaştırır, yağlı kazık için hiç uygun değildir, burada bıçkın gibi bıçak ucu gibi keskin ve ince olacaksın.

Uzun mesafe yarışlarının sıkıntılı arasını ise başka spontan eğlenceler doldururdu. Delikanlılık gösterisine çok meraklı yaşını başını almış ellisinde altmışında kart zampara amcalar fiyakalı yürüyüşleriyle güverteye çıkar, bir bağırtı gelir, bakın bakın nereye çıkmış, diye, macuncular baloncular mısırcılar turşucular dondurmacılar simitçiler börekçiler herkes hep birlikte hurra o tarafa geminin güvertesindeki adama doğru koşarlardı. Kimsenin cesaret edemeyeceği çok yüksekten çivileme denize atlaması eşsiz ve çok havalı gösteriydi. O amcaların mayoları da ilginç olurdu, değil şehirde memleketi arasan bu mayodan bir bilemedin iki tane bulman görmen mümkün değil, 1900’lü yıllardan Arsenal İngiliz jimnastik takımı fotoğrafından fırlamış çıkmış gibi, haya yeri torbalaşıp pot yapmış, tek parça çubuklu çizgili mayo.

Tabii hemen atlamazlardı, o yüksek mesafede bir müddet bekler şekil yapardı. Göğüslerini şişirir ellerini başının üstüne kaldırır, sonra kollarını kanat gibi yana açar. Yani kalabalığın toplanmasını bekler. Ve, mayosunun potluklarını düzeltip, nefesler heyecanla tutulmuş ip cambazları gibi birden suya atlarlardı, vaaavvvv. Öyle bodoslama balıklama değil ağır bedenleriyle çok biçimli havada önce kollarını kanat gibi uçak gibi yana açar ve kanatlı kollarını havadayken heyecana gelmeden yavaş yavaş öne doğru uzatıp suya yakın elleri baş üstünde, alkış kıyamet, ıslıklar, tezahürat, faaaş diye suya düştüğünde trompetler neşeyle patlardı.

Ve peşinden bu kart zamparanın gösterisine çok bozulmuş Tommiks’in Konyakçısına benzer elinde şarabı alkolik balıkçı bir ağbi üstünü başını çıkartmadan nara atarak ve dalga geçerek götüyle tersin tersin kendini denize atardı. Biraz önceki havalı ağbinin gösterisinin tadını bozmak için, gırgır şamata, alkolik balıkçının gösterisi kalabalıktan daha çok alkış alırdı, neden, bizden ve milli olduğu için halkın içinden geldiği için mi, önceki şekilli ağbinin havasını söndürdüğü için mi?

Kişiliğimizi geliştirip karakterimizi hayatımızı daha o yaşlarda şekilleyen yarış ise herkesin katılması serbest yağlı kazıktı. Yağlı kazık, dört beş metre boyunda denize doğru hafif yukarı 15 derece açılı telgraf direği çekilir. Sert uzun ağaç gövdesi diklemesine denize hafif kalkık uzatılır. Ve insanın cesaretini kıran üstüne gres yağı bol bol sürülür.

Gres yağı sürülmesi de kavgalara yol açardı, bekçi kılıklı görevli ağacın üstünü ince bir tabaka yağla sıvaması gerekirken, avucunu doldurup bol bol löp löp kazığın üstüne adeta yığa yığa yağı sürmesi hepimizin gözünü korkuturdu: Herife bak lan, hiç acıması yok, kansız merhametsiz… Ağbi ne yapıyorsun yeter, gibi, kızgınca laf atmalara sebep olur, hatta yağın bolluğunu görüp yarışmaktan tırsıp korkup kenara çekilenler olurdu.

Çünkü yağı çıplak ayaklarınızla kazımak silmek temizlemek kütük üstünde yürüyüp bayrağa atlayacak her yarışmacının ilk hedefiydi. Ve direğin ucuna iki karış büyüklüğünde Türk Bayrağı bağlanırdı. Yağlı kazık yarışı dediğimiz işte yağlı kazığın üstünden yürüyüp en uçtaki Türk Bayrağını ellerinizle almayı başarmak.

Artık kızlara doğru incecik aralıklardan bakışlar poz vermeler bitmiş yağlı kazıkta yağın üstünde yürüyüp bayrağı kapmanın zamanı gelmişti. Öyle delice bir heyecan başlar ki biraz sonra bu şehirde bildiğin her şey aklından uçup gider, kızları şehri yarışı .ötündeki donun düşmesini, her şeyi unutur o yağlı kazık üstünde başka tür yağ kovasına düşmüş kurt köpek türü ya da grese bulanmış fareye başka bir adam olursun.

Yağlı kazık yarışında bakır bir kupa dışında ödül yoktu ama hıncahınç kalabalık önünde bayrağı kapmak kahramanlık ötesi zafer gibi bir şey, acayip havan olurdu, vatan kurtarmak gibi bir şey.

Kaç mahallenin değme dövüşçü karateci sert suratlı kamçı gibi çocukları helal olsun oğlana deyip sana gıptayla bakar, içine güç dolar, kızlar yerinden hoplar, anneleri çığlıklarla seni alkışlar. Tarihin o zafer anı o an orada kutsanmış ve halkın gözünde adın karakterin kişiliğin bir yerlere yükselmiş olurdu, ya da böyle olduğunu sanırdık, ödül bu.

Ancak bayrağı kapmaya sıra gelinceye kadar herkesin kilitlendiği çok zor ve çok uzun ve inanılmaz heyecanlı oyunun doğası gereği trajik kazaların yaşandığı dramatik sahneler eğlenceye sıkı bir gerilim filmi gibi büyütürdü.

Çünkü .öt üstü kafa üstü düşme direğin üstüne düşme, çatır çatır kemik sesleri, gerilimin dozunu artırırdı. Kemiğin acısı başını döndürür sinirin hırsın acısı saatlerce geçmez. Kat küt çat başını kütüğe vurma çok tehlikelidir gittikçe yarış vahşi bir boğuşma hali alır.

Kaygan zemin üstünde ağacın üstüne düşme, rodeo atından beterdir. Suratında yırtınır bir acıyla hayalarının üstüne düşmek, bu adamı acıdan öldürür, bıçaklanmadan beterdir, çok vahşidir ama sanki bu acının içinde sadist bir haz mı saklı, acıyan yerin kor ateş gibi yanarken iştahın açılır kızların heyecanlı bakışları gözüne daha da çekici gelir.

Kayganlık havada sana jimnastik kurdelası gibi dalgalı parandeler atlatır, gözlerin kararır, bayılma anı gibi kafanın içinde cıvıldaşan kuşlar ve yıldızlar görürsün. Kayganlığın bu yarışta öyle büyük acımasız oyunları vardır ki herkes bayram ederken sen hastanelik olur neye uğradığını şaşırırsın.

Çünkü kayganlık hesaplanamaz. Çünkü kayganlık planlanamaz. Kaygan zemin karanlık belirsiz, çatlayıp kırılacak incecik buz tabakası, üstünde yürümek imkansız, bu yüzden çoğu yarışmacı milim milim temkinli adımlar atar. Ayağının altının hareketli olması bu duyguyu insan deprem anında yaşar ve bu yarışta hava yapıp övgü beklerken, kızların önünde rezil olursun. Düşün, Nicole Kidman’ın önünde hayaların üstüne bacakların makas gibi ağacın üstüne düşüyorsun. Hırsımı dindirmek için bir kenara uzayıp biraz ağlayıp rahatlayıp kendime gelip yeniden mi başlasam. Bu biçimsiz düşüşler eğlenceye sebep olur ama gururun için büyük risktir, utancına dayanamazsın, üflemeyle ohlamayla duayla kemik acısı hiç geçmez, kemik içinden kemik çıkar.

Oysa bütün çocuklar düşerken eğleniyorlar alaya alınmaktan hiç gocunmuyorlar, psikopat bir ruh hastası olduğumuz o günlerden belliydi, Allahım onlar gibi olabilsem, insanların dalga geçmesi şamatası bana eğlence gibi hiç gelmiyor, aksine şeytani bir kötülük gibi görünüyor, sanki bu anımı bekliyorlar, çok gerginim, herkes gibi kayıtsız şarlatan olamıyorum, bu gerginliğe ne .ötümdeki donun lastiği ne ayaklarımın kasları dayanıyor, oysa, yağlı kazığın doğası kuralı bu, sen düşeceksin millet eğlenecek! Ah kayganlık, sarhoş adımlarından beter, titretir dengesizleştirir, hiç beklemediğin anda kafa üstü düşürür. Ah kayganlık senin Allah belanı versin, ah kayganlık, beş metreden büyük dalgaların üstünde boğuşmak hafif kalır yanında, kafa üstü ağaca çakılma korkusu seni acımasız merhametsiz gözü kara ipini kopartmış çakallardan yapıverir.

.öt üstü düştükçe seyirciler bu komik düşüşlerle dalga geçip ‘şu oğlana bak, şu oğlana, deyip, alay ederek seni gösterdikçe’ içini bedenini deli bir ‘hırs’ basar, işte orada gözü dünyayı görmeyen hiç kimseyi tanımayan boyundan büyük dev vahşi bir kurt çıkar, gerçek bu, o Nicole Kidman oradan gözlerini dikip bakmasaydı, bu iş bu kadar ciddiye binip çığırından çıkmazdı.

Yarış şakadan eğlenceden çıkar cesaretin kudurmuşluğun artık harbi ciddi bir sakatlığa doğru seni sürükler. Henüz on beş yaşında saygınlık nedir, işte neyse, o halkın mahallenin önünde onun onurunu korumak. Bir ömür işte bu canhıraş vahşi saldırılar hayatına hatıralarına bakışını travmatikleşir, psikolojin keskin virajlarında tam bu anlarda dağılır pes edersin ya da içinde bir adam beton gibi kaynaşır, kuyruğu kesilmiş köpekler gibi sahip büyük Allahını tanımayan bir kişiliğin oluverir.

Heyecan ter boşalırken vıcık vıcık köpürmüş gres yağıyla kaygan ağaç üstünde adımlarını dikkatli dengeli sakin yavaş atmak boyundan büyük bir çabadır, çok büyük bir soğukkanlılık ister, o sakinlikte o yaşta hiç birimizde yoktur. Her defasında kolların bacakların beyin felci geçirmiş gibi çapraz üçgen şekiller içinde erimiş gibi çok yorulup ikrah ettirir gözün yemez iştahını kursağında bırakır.

Öyle bir yorgunluk bezginlik anı gelir ki bazen bayrağı almaktan umudun kesilir bittim ben oğlum deyip arazi olup kalabalıkta kaybolmak istersin, asla mümkün değil, ama hiç değilse kafa üstü düşüp rezil olmayayım ve arkadaşlar da yarıştan tırsıp kaçtığımı görmesin diye içine bir kat daha inat basar, yoksa maçı bırakmak, insan içine bir daha mahalleye çıkamazsın.

Komik düşüşler millete eğlence olur, hızla sudan çıkar bir daha kütükte sakin adımlarla yürümek istersin, boş-boş onlarca atlayış yine boş, yılarsın, güvenini kaybedersin ve boş atlayışların yorgunluğu bıkkınlık verir ve içinden ince hesaplar yapmaya başlarsın. Gururumda kişiliğinde iz bırakmasın diye mi, her aşamada kaslarına yeni bir forma gibi yeni bir kudret gelmesi için kendini gözlerini ateş gibi açar bedenini sarsarsın. Denizden hızla çıkıp bu sefer kesin deyip yağlı direk üstünde bu delilikle feci şekilde düşeceğini bile bile, sırf millet seni yarışta görsün mücadeleni görsün, senden umudunu kesmesin diye, yorgun argın ama umutsuzca bayrağa doğru artık numaradan uçarsın.

Kendini kaybeder o yorgunlukla artık bayrağa değil başka alakasız yerlere doğru film icabı uçarsın, ki bir zaman sonra sudan çıkarken .ötünden düşen donu çekmek dahi aklına gelmez. Asıl o zaman düşen donuna yapılan sulu şakalardan erkekliğin risk altında tehlikede olduğunu anlar utanır, gayretle, asıl mesele, bayrağı donumuzu düşürmeden alabilmek.

Bayrağı donumu düşürmeden kafamı kırmadan alabilir miyim, alabilir miyiz? Allahım ne olur ellerim parmak uçlarım yanan alevlerin yalımları gibi uzayıp ulaşsa o bayrağa.

Tutsam kapsam onu, meşale gibi ellerimle bayrakla birlikte yanıversek, o meşaleyi havaya kaldırsam, göğsüm kabarsa, gövdeme benzin dökülmüş gibi bu ateşle arkadaşlarım bana sarılsa, kollarım yüksekte bayrakla birlikte çığlıklar alkışlar o zafer hep birlikte yansak.

Bayrağı kapmaya odaklanmış ateşten duygularımı zaptedemiyorum. Bir mahalle dolusu çocuk yarım saattir hücum ediyoruz ama henüz hiç birimiz iki ayakkabı boyu ilerleyemedik.

Yaşları ondört onbeşten yirmili otuzlu yaşlara kadar kazığın arkasında en az otuz-kırk çocuk varız, sırayla atlamak diye bir şey yok. Gözünü kestiren hemen atlar. Küçük çocuklara yasak ve pek çok genç eğlencesine atlar. Çoğu genç de pek kaprisli kasıntıdır onlar biçimli düşebilmek alay konusu olmamak için bir adım atıp kontrolü hiç kaybetmeden nizami havuza atlar gibi suya pek nazik atlarlar, işte siyaset biliminin sosyolojinin psikolojinin ilk felsefi dersleri, hayat film gong sesi burada başlar.

Yüzlerce seri atlayış bazen iki saat sürer, ki herkes uzamasını ister, bazen, ilk yarım saatte bir mucize eseri bir delikanlı bayrağı kapar ve yarış biter, gıptayla herkes o delikanlıya ve elindeki bayrağa bakar, ha .iktir lan, kaptı bayrağı der, iç geçirir, hayıflanırız, yarışın erken bitmesi kadar işin tadını tuzunu bozan bir şey yoktur, gres yağının gücü burada önemlidir.

Ama asıl bana mısın demeyen kıyasıya yarışlar olur, biraz da dedektif kameramızı yarışçılara uzatalım, yağlı kazık arkasında hemen orada yeni tanışmış gruplaşmalar olur, daha önce birbirini hiç tanımayan çocuklar anında oracıkta hızla örgütlenir ve işbirliğine giderler. Heyecandan kudurmuş yerinde duramayan bu çocuklar önce yağlı kazığın ilk bir metresine odaklanır ve bir ekip gibi çalışır, bak oğlum önce bayrağa atlama yok, önce yağı temizleyelim. Bayrağı iki adım atıp atlayıp almanız mümkün değil en az üç dört normal adım kazık üstünde ilerleyip sonra atlarsanız ancak o zaman uzanma şansınız olabilir, yağın temizlenmesine hiç katkıda bulunmayıp artist gibi hesapsız atlayanları kızar bozar, bazen itekler aradan çıkartmaya çalışırız.

Bu öncü ekip yağlı kazık üzerinde tek bir adım atar ve o tek adımda kazık üstündeki yağı sıyırır, sonra denize düşerler. Hızla denizden çıkar tekrar bir adım daha sıyırır, işin işçilik kısmı burasıdır, birlikte ilk adımlardaki yağı sıyırmak.

Onlarca seri atlayış sonucu ilk bir metrelik yerin yağı kısmen kazınıp sıvanmış olur. İlk metreden sonra ikinci adım hedeflenir, bu sefer, ilk adımlarını daha rahat basıp ikinci metreyi yine seri karınca gibi işçilikle temizlemeye başlarız, yani atlar çıkar atlar çıkarız.

Kazığın yarısına kadar bu çıplak ayakla kazıkları temizleme işi en az bir yarım saat sürer. Yarıya kadar temizlikten sonra yarışmacıların önü eh işte ağacın çıplak sarı iç kabuğu dokusu görünür olur, kısmen kelleşir. Arkadan hızla koşarak direğin üstüne bir adım peşinden ikinci adım üçüncü adım ve dördüncü adım, hadi be bu sefer olacak bayrağa doğru bir umutla şansını dener uçarsın.

Bir başka ekip ip cambazları gibi daha temkinlidir, minik adımlarla dengesini kontrol ede ede ilerler, tek tek milim milim adımlarla nihayet ortaya geldikten sonra nefesler tutulmuş kaleci gibi uçup yakalamaya çalışırlar.

Bir de gruplar dışında kendine aşırı güvenenler vardır, yağa mağa aldırmaz, ok gibi hızla yerinden fırlar ve kaygan maygan düşerim bir yerimi kırarım hiç düşünmezler. Çok sefer bayrağı bu gözünü karartmış gençler alır. Ancak trajik kazalar da bu ok gibi fırlayan denge düşünmeyen bu cesur gözünü karartmış delikanlıların başına gelir.

Düştüklerinde kemik yerlerinden çatırtılı ses siren gibi dalgalı ve cıyıltılı bayram yerini sessizleştirir, bir şey oldu mu diye çıt çıkmaz. Bir yeri kırılır ezilir seyircilerin içi bir fena olur, seyirciler içinden bir amca, ya oğlum yarışı batsın gebereceksin çık dışarı diye bağırır, bu merhametli seslenişi halktan alkış alır. Ve kazazede bu gençler bir daha atlayacak gücü bulamazlar, yağları temizlemeden bu korkusuz atlayışları anlamsızdır henüz 17 yaşında banka soyup adam vurmak gibi voleyi bir defada vurmak mı istiyorlar.

Bir de hayatında hiç yağlı kazık denememiş ama bu ok gibi cesur çocukların gazına gelip fırlayarak atlayan acemiler vardır, herkes atlayınca bir deneyeyim diye ona da merak sarar, bir çat sesi gelir -çocuk bayıldı, öldü, diye hemen denize atlanır, yarı baygın çıkartılır. Bu çocukların hiç şansı yoktur artık bisiklet araba dahi süremeyecek travmatik bir korku peşlerini bırakmaz, denizden gözleri kaymış çıkartılır, anne babaları çığlıklarla çocuklarının başına sana ne oğlum sana ne diye baygın çocuğu koşup haşlarlar.

Ama baş rollerde, atlayıp atlayıp denize düşüp hızla çıkıp hızla hiç beklemeden bir daha hiç beklemeden otomatiğe bağlanmış gibi neşeyle sevinçle yağları temizleyen ip gibi kuyruk sıra olmuş mahalleden gruplaşıp gelenler vardır.

Asıl heyecan yaratan seyircinin gözü bu çocuklarda. Çünkü kafalarını kırsalar kemiklerini vursalar hiç oralı olmaz acı duyduklarını hiç hissettirmezler. O an orada kaynaştığımız arkadaşlarımızdır onlar.

Acılarını yorgunluklarını o yaşta nasıl profesyonelce saklarlar, .öt üstü kafa üstü düşüşlerine milletin gülmesi eğlenmesi dalga geçmesiyle moralleri mi bozulmuş hiç çaktırmazlar. Beyin bulandıran kemik acısını içlerinde tutup, aksine, hadi bir daha hadi atla, hadi fırla diye her defasında coşkuyla birbirleriyle gaz verirler. Yorgun argın aldırmazlar yarışın seriliğine coşkusuna tempo ve heyecan katarlardı.

Kameramızla bu grup içinde tek bir çocuğu takibe alalım, bayrağı oradan ben alacağım diyen kızgın bir surat, hırs basmış, bana mısın demeden, yarım saat içinde seriye bağlayıp -on-on beş defa sudan başını yosunlardan görülmeyen fare gibi çıkarır, incecik buz üstünde kovalanan köpek gibi yağların üstüne koşar. Öyle bir serilik ki süratları baş döndürür. Üstünden yüzünden saçlarından süzülen denizin suyu heyecan tempo arttıkça kan rengine dönüşür, bu çocuklar, aradan elli yıl geçti, bugüne kadar hâlâ arkadaşlarım.

Ve bu delirmiş hırs içinde biri birini iter biri birine çekil önümden der ve birden benzin alevi gibi onlarca çocuk yumruk yumruğa birbirine girer, bir mahalle dolusu çocuk birbiriyle dalaşmaya dövüşmeye boğuşmaya birbirine tekme yumruk girişmeye birbirini denize atmaya başlar. Bazen seyirciler de bu dövüşe katılır, yabancı bandıralı geminin tayfaları güverteden, yarış yeni başlamış gibi alkış çığlık kavgaya gaz verirler. Kavga nasıl çıktı kim çıkardı kimse bilmez, o yorgunluk içinde bir kaç yumruk yemiş kendimi yere kapaklanmış bulurum, hırsımdan kendimi zırıl zırıl ağlarken bulurum, kupayı biri mi almış, bizim çocuklar hazmedememiş mi, bayrağı kapan çocuğa mı girişmişler, ama buraya gelmeden.

Yere kapaklanmış hırsımdan ağlıyorum, gelelim yarışı dümenle planla kazanan .iktiğimin çocuğuna.

Siyasetimizin örgütlerimizin kurumlarımızın yarıştığımız seçime gittiğimiz oyladığımız derneklerimizin bugüne kadar değişmez tek kazananı, tek büyük proje kahramanı, ülkemizin baştan aşağı bütün kurumlarını ele geçirmiş, sahtekar iki yüzlü sinsi, …punun çocuğu, nerden çıktı bu dallama lan, ne ara kaptı bayrağı?

Bu gerilimli deniz şenliğinde her şey vardır ama bok ve çamur yoktur, işte bu boşluğu da yağlı kazığa mesafeli duran bu bir-kaç dallama doldurur.

Bu yüreksiz ruhsuzları kırk uzun yıldır tanırım, şu tipsize bak şuna bak bir de parlak mayo giymiş palas pandıras mal ortada, .mına koduğumun çocuğu. Bir de elbiselerini bizim gibi kayalıklarda çıkartıp üstüne de bir taş koyup Allaha emanet bırakıp gelmemiş. Elbiselerini tutması için yanında adam tutmuş birine taşıtıyor. Lan lavuk, kim çalacak lan senin elbiseni, yanında taşıttırıyorsun, piç. Tepeden dik açılı yukardan o kasıntı bakışına tekme tokat girişeceksin, mına koduğumun piçi, demek sabahtan beri yarışa katılmak için bir kenarda bizim yorulmamızı beklemiş.

Henüz suya ayağını sokmamış bile. Biz yırtınırken o usul usul sinsice arkada beklemiş.

Yağlı kazığın yağlarının silinmesini bir kenarda pusuya yatmış bekliyor.

Hiç zahmet etmeden yol açılsın diye göz ucuyla fırsat kolluyor. Hırsızdan kapkaçcıdan dahi adi heriflerdir bunlar. Bunlar he, lan ben bunları affeder miyim, lan şu kalabalık bir dağılsın dalacağım lan bu piçe.

Akıllarınca hesaplı bir bekleyiş. Köpeğin vardı biz temizleyeceğiz sen düz asfalt gibi oh ne temiz atlayacaksın, bir kez riske girmeden bayrağı kapacakmış, .orospunun çocuğu, piç. Bu piçi yağları temizlerken göreniniz var mı lan, bakın lan hiç yorulmamış ibne.

Şu mayosuna bak lan, bundan adam olur mu, sapık suratlı. Allah da bizi görmüyor mu, bu yavşak kendini Tanrı’dan da mı akıllı sanıyor, bu kadar emek verdik lan, uzaktan yoklayarak yorulmayarak bizi enayi yerine mi koyuyor. Şu dallamaya bak, sen yağlı kazık üstünde saatlerce düşecek kafan yarılacak götün kırılacak, dramlar rezillikler yaşayacaksın, o güneşin altında tek bir atlayış anı için sizin yağlı kazığı temizlemenizi bekleyip hop tek seferde atla bayrağı kap.

.rospunun evladı .mına koduğumun çocuğu, ben yağlı kazığı temizleyeceğim sen manken gibi yürüyüp bayrağı alacaksın, öyle mi? O bayrağı bir yerlerine sokmayan şerefsizdir, .iktiğimin mankeni.

Piçin şu mayosuna bak lan, nonoşlar gibi göbeğine kadar çekmiş, lan şurada aile var, hayaları löp bayat yumurta gibi ortada, orospunun evladı, saçlara bak saçlara, limon zeytinyağ damlasıyla artistler gibi arkaya taramış, o tarak izini o havanı bir dur .keceğim şimdi senin.

Bu puştu tanıyan var mı kim tanıyor lan bunu, kimle gelmiş buraya, bu şekil nereden peydah oldu, lan daha önce hiç gördün mü bu yavşağı.

Kimse tanımıyor, yarış başlayınca en arkada kollarını bağdaş yapıp öyle beklerler .mına koduklarım.

Ulan sen kimsin yarış kim, seni buraya kim yolladı pezevengin çocuğu. Piçe bak sabahtan beri uzaktan gözleriyle bizi takip ediyor temizlememizi bekliyormuş, .öt oğlanı. <

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

22 Yorum

  1. Sarhoş ediyorsun be Abim.
    Ölümsüz eserini bekliyorum.
    Sevgiler Saygılar.

  2. 9 Mayıs 2020, 10:55

    Burada bahsedilen Kılıçdaroğlumu ?

  3. Atlayalım bir kez daha, sonra asarlarsa assınlar bizi düşlerimizden!

  4. 7 Mayıs 2020, 10:25

    TEŞEKKÜRLER, NİHAT ABİ, ZONGULDAK’IN KİLİMLİ BELDESİNDE DE ÇOK GÜZEL, KABOTAJ BAYRAMI, KUTLANIYOR…

  5. Servet Koşucu
    07.05.2020
    Sizi, Veryansın programından tanıyorum. Öyküdeki üslup da bu konuşma üslubuna benziyor. Topu topu iki sayfalık öyküyü uzatmışsın da uzatmışsın. Açıkçası okurken bitse de kurtulsam dedim. Bu öykü temayı da kurtarmıyor daha da batırıyor.

  6. 6 Mayıs 2020, 10:53

    Alayına cuk oturmuş.

  7. 6 Mayıs 2020, 07:42

    Nihat Bey yine çok güzel bir yazı olmuş…Bence siz siyasi yazı yazmayın

  8. 5 Mayıs 2020, 22:34

    nıhat agbi hayat bazen cok boktan. Ama olsun su akar yolunu bulur. Bunun da var bır hıkmetı. Kuran ı kerımde bız hıc mumınlerle mucrımlerı (sucluları) bır tutar mıyız mealınde ayet var. Elbette kı oyle. Aynı olmaz hıc bır zaman ve sartta.

  9. 5 Mayıs 2020, 19:27

    Harika bir anlatım.Tasvir,hiciv.hatıra.ders herşey var.Bir solukta okudum.ağzına saglık.

  10. 5 Mayıs 2020, 17:46

    İşte bu be abim hem yazı güzel duygulu hem de küfürü bol çok hoşuma gitti hem de böyle güzel bir hikaye ile dönüşün sağol sağlıkla kal abim

  11. O yağlı kazıkta çatırdayan kemiklerinizi ..keyim. Şimdi bu keşede, burada o parlak mayosunu göbeğine kadar çeken geride bekleyen .pne, ve .uştların hepsini bekliyoruz. Bir dengine getirip alayının ..

  12. Çok güzel..

  13. Nihat abim iyiki varsın yine bizi başka diyarlara götürdünüz bir teşekkürü borç bilirim

  14. 4 Mayıs 2020, 22:41

    Yüzbinlerce benim gibi insanında, seninle beraber o bayrağa uçarak atlayacagını asla unutma abi.
    İnsan olmaktan daha güzel ne olabilir!?
    Varsın yesinler, içsinler. Bakır madalyalarını, g.lerine soksunlar.
    Saygılar

  15. 4 Mayıs 2020, 21:15

    Var olun Nihat Bey! Yine bambaşka düşünceler, duygular yaşattınız. Konuşurken bu kadar sövmem ama bunu okurken içten, ağzımı doldura doldura sövdüm. İnsan başka da nasıl anlatır bilmiyorum. Yazılarınız bana büyük bir gönülgücü veriyor, zihnimi aydınlatıyor. Esen kalın.

  16. Hiciv li

  17. Kalemine beynine sağlık Nihat Genç, iyi ki varsın.

  18. Yağlı kazıkta sonu bekleyen o …spunun çocuğunun keyfi yerinde şimdi Nihat abi. O iyi oldu, sen kötü oldun. Onlar akıllı oldu, Nihat deli şizofren oldu. Onlar muhalif oldu, Nihat iktidar destekçisi oldu. Ama bil ki Nihat abim, kıymetli malın müşterisi azdır. Mal dediysek kusrumuza da bakma, teşbihte hata olmazmış. Sen anladın niyetimi

  19. Koca yürekli yazar, kalemine, aklına ve o sihirli anlatımına sağlık. Evet biz yağlı kazıktaki gress yağını temizlemek için hiçbir şey düşünmeden mücadele eden öncüleriz. Ama bu kez belki de tarih boyunca ilk kez bizim yolu temizlememizi kenarda bekleyen, elbisesini taşıması için adam bile tutmuş olan şahsiyetsizlerin, korkakların boşuna beklediklerini göreceğiz. Biz görmesek bile bizim yetiştirdiğimiz, emek verdiğimiz yeni nesil görecek. Dünyanın bilinen tarihini özetleyen bu müthiş hikayeden herkes alacağı dersi almalı. Bu hikaye omurgasızların DEŞİFRE edildiği bir muazzam eserdir. Helal olsun arkadaşım.

  20. Vay be ne döktürmüşsün gene Nihat Genç. Küfür etmeyi pek sevmiyorum ama yazıyı tekrar okurken ben de bol bol küfür ettim.

  21. Ramazan ramazan ne saydirdin be abi..hay agzina saglik..Az bile soylediklerin bu sirtlan tiplere..Mutfakta patates sogan dogramadan bulasik yikamadan sef asci olunmaz gibi bir anlamda cikardim buradan..o kadar cok ki piyasada bunlardan, hem de her meslek grubunda..

  22. 4 Mayıs 2020, 09:58

    Nihat Abi.
    Samimiyetle teşekkür ederim.
    Çok güzel bir yazı.
    Bir ara aklıma İsmail Saymaz da gelmedi değil;)
    Çıkıntılık yapmak istemem ama yazıdaki “…psikopat bir ruh hastası olduğumuz o günlerden belliydi.”
    sözcüğü yerine, sanki “psikopat birer ruh hastası olduğumuz o günlerden belliydi.” daha uygun olurdu gibi geldi bana.
    Yanılıyorsam özür dilerim.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!