Nihat Genç yazdı…
2012 yılı Maya takvimine göre ‘kıyamet’ günüydü ancak kıyamet kopmayınca asırların ve arkeolojinin en büyük efsanesi sona erdi, denildi, hayır, 2012 itibariyle dünya iki büyük kıyamet döngüsüne girdi, birincisi iklim kıyameti, ikincisi Tevrat’ın kıyameti! Ki, elli yıl içerisinde dünyamız iki büyük kıyamet testiyle karşı karşıya, yani Maya hesapları henüz son sözünü söylemedi!
Birkaç gün önce sığırcık sürülerini gördüm, bu mevsimde ne işleri var, erken mi dönmüşler, derken, Güney Kore uçağına kuş sürüsü çarptığı iddiası konuşuluyor!
Kuşlar da Mayalar gibi mevsim dönümlerini-geçişlerini hangi hesaplarla nereden biliyorlar?
Antik mimarinin sırlarını bilim adamları hala çözemiyor, bu gizemli mimari, göklerdeki gezegen ve yıldızların hareketlerine göre inşa edilmiş, ayın, mevsimlerin, yılların dönüşümü hesapları ve güneş ışığının elli yıllık bir döngü sonrası ancak sızabildiği incecik noktaları bile hesaplayabilen!
Gezegenlerin dönüşlerini hesaplayan üstün bir matematik, öyle bir matematik hesaplar ki bugün dahi akıl sır ermiyor!
Anladığımız şu, Mısır, Sümer, Maya vb. antik mimari, göklere bakmış, gökyüzünü hesaplamış, göklerin sırlarını öğrenmeye çalışmış!
Biz nasıl bir göğün altındayız ve biz insanların gökle ilişkileri nedir, diye!
Ve krallarını göklerin hakimi yapmışlar ve gökleri, ölünce ruhların gideceği öte dünya, olarak açıklamışlar!
Ve bir zaman sonra gök hesaplarını yapan bu mimari sona eriyor çünkü artık ikinci döneme giriyoruz, göklerden ilahi bir kitap iniyor!
Tek Tanrılı dinler sonrası artık gökyüzü hesapları yapmıyor göklere bakmıyoruz çünkü artık ilahi kitaplara bakıyoruz!
Yani antik mimariyi ikiye ayırabiliriz, birincisi mimarisini gökyüzü takvimine göre, ikincisi dini takvime göre yapmış!
Ve gezegenlerin hareketlerini mükemmel bir biçimde ölçen matematik gidiyor daha yuvarlak hesaplar yapan kutsal sayılar ortaya çıkıyor, şöyle, yetmiş bin melek gibi, kırkbin gece gibi, yetmiş bin cin, gibi!
Antik dönemde göklere bakan insanlar kutsal takvime girdikten sonra zihninin içine bakmaya başlıyor, nasıl baktığı da önemli, antik dönemde kafa yapıcı halüsiyonik uyuşturucular kullanıyor, kendinden geçme, trans hali, vecd ve coşku hali için yani esrar, marihuana, içerek!
Kutsal takvimde uyuşturucu kullanmıyoruz ve ama zihnimizi uyuşturan başka sayılar hesaplar buluyoruz, vehimler, ilhamlar, tesbihler, dualar, tekrarlar, yani gökleri ve kainatın sırrını beynimizin içinde arıyoruz ama yine ‘vecd’ (trans) hali yaşayarak!
Kutsal takvimdeki merkeze Mars gibi gezegenler yerine artık kainatın sırrına ermiş dediğimiz uluları evliyaları koyuyoruz!
Mesela Tevrat da böyle yapmış ve tıpkı Mayalar gibi kıyamet ne zaman kopacak sorusuna odaklanmış, işte İsa gelecek, deccalla savaşacak ve hristiyanlar hiç zarar görmeden göğe yükselecek ve insanlık büyük bir türbülans-dehşetengiz savaş yaşayacak ve İsa’nın bin yıl sürecek krallığı kurulacak!
Her iki takvim de bir krala çok üstün bir güç veriyor, mucizevi bir güç, ol derse olan, her şeyin sebebi-sonucu bir kral, her şeye gücü yeten bir krallık!
İnsanlık en sonunda Maya ve Kutsal kitaplar dışında sayılar da öğreniyor, mesela, Cumhuriyet’in ilanıyla tüm tarihlerde ilk defa insanlar tek tek sayılıyor çünkü oy verecekler!
Kim çok oy alıyorsa artık ‘kral’, Mars’ın gezegenlerin kralı ve ilahi kitabın kutsadığı ya da kehanetlerin kralı değil, sayı olarak çok ‘oy’ alan!
Yani ‘insan’ merkezli!
Göklerden ve kutsal kitaplardan aşağı inip insana odaklanıyor göklerin ve yerin merkezine ‘insanı’ yerleştiriyoruz!
Artık o ilahi güçleri olan ya da Mars’tan gelmiş değil, sıradan hepimiz gibi sınırları olan bir insan, diyoruz!
İnsan, deyip küçümsemeyin, insan, bir beden taşıyor, ve taşıdığı bedenin gizemlerini henüz bilemiyor, mesela insan bedeni, bahara yaza kışa ve doğaya ve iklime karşı tepkiler veriyor!
İsa gibi göğe yükselmiyor ama içinde ne varsa göklere yükseliyor!
Ve doğanın ve mevsimlerin hareketi ve döngüsünü insan bedeni, aklımızdan bağımsız, görüyor duyumsuyor dokunuyor ve hissediyor!
Yani bedenimiz doğanın ta kendisi ve bedenimizin takvimiyle doğanın takvimi bizler unutsak da bazen denk geliyor! Kuşlar ne zaman göç edeceklerini bildiği gibi, sanki biz de mevsim dönümlerinde içimizin kabaracağını biliyoruz, çok sıkı bir ilişki var!
Çok sıcaklarda yaylalara sahillere kaçıyoruz, mesela!
Mesela sonbaharda günler kısalmaya başladıkça 21 Aralık’a kadar içimiz darlanır ve depresif bir ruh hali yaşarız!
Ve günler uzamaya başlarken ruh halimiz değişir!
Mesela toprağa havaya cemre düşer ve erikler çiçek açınca içimiz açılır, baharla coşkun bir neşenin içine gireriz!
Bedenimizi oluşturan doğanın da bir matematiği var, kuluçka ve doğum süresi ve tohumun iklimle yeşerme zamanı, yani!
Yani kaslarımızın gücü, beklemenin ve sabrın ve azmin ve çalışmanın ve katlanmanın imkan ve bir sınırı vardır!
Gücümüz bedenimizle sınırlıdır ama göğüs kafesimiz içinden şimşekler gibi bir şey kaçar gider!
Kardeşlerim bizi neşelendirmek için ne Mars gelecek ne de kutsanmış efendiler krallar!
Ancak mevsimlerin dönüşümü, günlerin uzaması, baharın gelişi, her insan bedenine mucizevi bir kuvvet verir, öyle ki, çalışmaktan gezmekten hiç yorulmazsınız!
Çünkü her insanın bedeni doğanın takvimine göre uyanır büyür gelişir ve coşar ve doğa gibi yeşerir!
Doğanın bedenimiz içindeki takvimi bizi yatıştırır, öyle ki, genç iken ölümden korkarız ama çoluk çocuk torun sahibi, yani tohumladıkça içinize bir genişlik gelir ve sonsuzluk denen ölüm artık bedeninizdeki korkuları yatıştırır, dökülen yaprakların dilini anlamaya başlarsınız!
Her şeyden acı çeken sıkışmış ruhunuzu yufka gibi açan düşünceler içinde pırıl pırıl düşünceler gelir!
Çünkü güçsüzlük çaresizlik içinde donup kalmayı hiçbir beden kabul edemez, her insan sıkışıklıktan darlıktan bunalımdan çıkmak için çırpınır ve içinizdeki coşku, içinizdeki tutkular zamanla ölümü dahi pırıl pırıl özgürleştirir!
Bedenimiz en yüksek bilgiye sahiptir, korkularla telaşlarla baş etmenin bir yolunu buldukça, mesela bir işim var karnımı doyurabiliyorum dedikçe, kendine güveni merak ve şaşkınlık ve hayreti yerine gelir!
İçimizde korkuya ve huzursuzluğa ve belirsizliğe karşı bitmeyen bir savaş vardır, hayatın rüzgarı fırtınaları türbülansıdır, ancak hiçbir insan korkuya teslim olmak istemez, bir gün incecik çok hassas çok dokunaklı düşünceleriniz büyür ve iradeniz yerine gelir!
İstediği kadar ondan bundan ya da piyangodan ya da tesadüflerden feryat yardım dilensin en sonunda kapısını çalacağı kendi bileklerinin kendi bedenin imkanlarıdır çünkü içindeki ateşle tanışmıştır!
Yıl dönümleri mevsim geçişleri insan bedenine her yıl her bahar mucizevi kapılar açar!
Sağlıklı canlı kanlı ve ayaklanmış duygular sığmaz olur!
Bu cihana sığmaz olur!
En büyük sırrın güzel bir hava olduğunu güzel bir havanın bedenine hayallerine kanat olacağını bilir!
Neden haz duyduğunu neye üzüldüğünü bilmek hayatın ve doğanın sırrıdır!
Özgür ve hafif oldukça en uzakları geçmişleri ve gelecekleri düşünen muhakeme eden rüyalar ve hayaller kuran ve acımasız tehlikeleri hesaplayabilen ön alabilen bir insan oluverir!
Ve gün gelir, kendi varlığı ve doğanın varlığı, aynı dili konuşur çünkü aynı takvimi vatan edinmiştir!
Yıldızlar gezegenler evrende gezmiş gezmiş dönmüş dönmüş ve sonunda bizim de bedenimize uğramışlardır ve can yerimize evrendeki yalnızlığımıza dokunmuşlardır!
Göklerin ritmi ve müziğini mevsimlerin neşesini içimize ruhumuza taşımışlardır! Birden içimizdeki o sert kayalar nasıl yumuşamış deriz, nasıl mı, duygularımızın ateşiyle!
Ve bu yıl dönümü karşılaşmaları bizi kendi daracık çevremizden çıkartır ve evrenin sonsuz döngüsü-kucağına alır ve bunaltıcı kişisel hikayemiz sonsuz dünyanın melek uçuşu sonsuzluğunu, içimize sokuverirler, acılarımızı azaltarak!
Sanki içimizde bir şey kaynar, sanki içimizde harika bir şey oluyormuş gibi kıpır kıpır oluruz, sanki içimizde Tarırı’nın ve doğanın elini kokusunu ve iradesini ve şimşeklerin ve yıldızların parlaklığını görürüz, yüzümüz gözümüz açılır!
İlk insanların gördüğü gibi!
Bize izin verilmiş yaşamın dili yoktur ama coşkusu ve heyecanı ve rüyası ve kendinden geçip coşması vardır, ilk insan gibi!
Bizim de duamız dileklerimizdir ve göklerin altında bütün insanlığadır!
Tadı ve lezzeti ve dansı ve mutluluğu ve kardeşliği getiren yıl dönümlerine inancımız, imanımızdır, tıpkı ilk insanlar gibi!
Tıpkı çimenler gibi, erik ağaçları gibi, tıpkı yalçın tepelerde eriyen karlar gibi, tıpkı sular dereler gibi, tıpkı nedensiz gülen bebekler gibi!
Doğanın tohumu bir beden içinde doğduğumuzu bize unutturmayan, yıl dönümleri!
Bizim kralımız bizim efendimiz bizim sarayımız bedenimizdir bizi herkesle aynı eşit yan yana iç içe koyuveren doğanın mucizesi bedenimizdir!
Ve mevsim dönüşleri, neden, yeniden doğum gibi, sanki özgürlüğün kapıları ebediyyen açılıyormuş gibi bir his doğurur içimizde?
Çünkü bedenimizle doğanın haritası takvimi işte bugün, üst üste çakışınca, bize, dünyayı ve ortasında yalnız kalmış hayatımızı hatırlatır ve sanki bir ağır yük bir karanlık basınç kalkar üzerimizden!
Kardeşlerim, doğanın takvimine denk gelin!
Ki, görsün, holding ve siyaset cellatları, karşımızda yenilmez aşılmaz coşkusunu ve sevincini ve umudunu hiç kaybetmemiş dünyanın ilk gününden beri hiç değişmemiş genetiğini bozmaya gücümüzün yetmediği insanlar var!
Heyecanlarımız şarkılarımız hüzünlerimiz, içimizde ekilmeyi ve çapalanmayı bekleyen toprağımızdır ve onların toprağını ancak bahar ve rüzgarlar ve güneş ışığı ve hayaller havalandırır!
İşte ne güzel, yıldızlar gezegenler döndü ve bir yılı daha devirdik, işte ne güzel insanı ve doğayı kimse yıkamaz çünkü rüzgarsız yayla, aşksız-alevsiz insan olamaz!
Kimse uydurma kehanet ve korkularla doğayı ve insanı egemenliğine alamaz!
Doğanın ve insanın içindeki bu büyüyü bu tarifsiz sevinci, doğadan ve insandan kimse alamaz!
Kalbimizi yumuşak tutalım ki mevsimler sığabilsin!
Kalbinizi ferah tutun ki dünyalar sığabilsin!
Kalbinize ket vurmayın ki neşesi ve coşkusu insandan insanlara dünyalara taşabilsin!
Mevsim gelir hazan yaprakları salınarak yere düşer, mevsim gelir, rüzgar döner, içimizde duygu patlamalarıyla yine bıkmadan yeniden bir daha mevsim gelir!
Olmadı, beğenmediniz, bir daha denk gelir!
Yine olmadı, bu sefer de olmadı, dert etmeyin, ateşinizi düşürmeyin!
Kalbinize bedeninize denk gelen bir mevsim, yıldızlar gezegenler döner döner elbet bir gün gelir!
Gezegenler bir gün kalbinize döngüsünü hızlandıran çırasına ateş almaya gelir!
Acılığınızı hamlığınızı ezilmişliğinizi çaresizliğinizi alacak o mevsim bakarsın ansızın gelir!
Kardeşlerim, şizofren kıyametçilerin ve siyasetin ve savaş makinesinin hastalıklarına takılıp kalmayın, hiçbir nükleer bombanın gücü, insanın içindeki duygu patlamalarından güçlü ve büyük ve büyülü ve mucizevi değildir!
İnsanlık haritası duygu ve sevinçleriyle içimizde ve inanalım insana, kıyamet korkularıyla şizofren dincilerin ele geçirmeye gücü hiç yetmez!
Coğrafyaların ve gezegenlerin ve insanlığın kaderi, savaş makinesinin gökleri patlatan bombalarında değil, ritmiyle temposuyla müziğiyle ve coşkusuyla içimizde, ilk insanlar gibi!
Hayat derslerden ibaret.Dersimizi alacağımız yeni bir yıl daha hepimize iyi dersler.
İigiyle takip ediyoruz
..ancak hiçbir insan korkuya teslim olmak istemez, bir gün incecik çok hassas çok dokunaklı düşünceleriniz büyür ve iradeniz yerine gelir!
..en sonunda kapısını çalacağı kendi bileklerinin kendi bedenin imkanlarıdır çünkü içindeki ateşle tanışmıştır!
İçimdeki ateş alev alev…
Yine şiir gibi huzur veren bir yazı…teşekkürler. Ümitkar olucaz, çalışkan olucaz, kardelen gibi başkaldırıcaz göğe, gökyüzüyle, ağaçla, toprakla ,çiçekle kardeş olucaz her yaratılanı sevicez..ümitkar olucaz..karanlığın hükmü varsa, iyiliğin güzelliğin gücü vardır ve o güç insanın kalbindedir..
Baharın ilk günleri gibi insanı coşturan, dirilten bir yazı. Kaleminize yüreğinize sağlık Nihat Genç, iyi seneler.