Mustafa Köse
Mustafa Köse
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Neden bebek katili?

Neden bebek katili?

featured

Mustafa Köse yazdı…

Öyle sözler vardır ki öfkeyle söylenmiş geçici bir tepki değildir; yıllar içinde yaşananların sonucunda milletin diline yerleşir. “Bebek katili” ifadesi de böyledir. Türkiye’de yıllardır terör örgütü PKK ve onun elebaşı için kullanılan bu söz, sıradan bir siyasi tepki yahut günlük polemik cümlesi olarak ortaya çıkmadı. Dağ köylerinde basılan evlerin, yakılan ocakların, yetim kalan çocukların, evladının cenazesine sarılan anaların, paramparça edilmiş araçların, itlaf edilmiş hayvanların ve mezar taşlarına kazınmış masumiyetin içinden çıktı.

Bugün adına “Terörsüz Türkiye” denilen yeni bir süreçten, silah bırakmadan, topluma dönüşten, aftan, hukuki kolaylıklardan ve siyasi geleceğe açılabilecek kapılardan söz ediliyor. Elbette bu ülkede herkes kanın durmasını ister. Elbette anneler ağlamasın isteriz. Elbette Mehmetçik, polis, jandarma, güvenlik korucusu, sivil vatandaş, öğretmen, doktor, hâkim, mühendis, işçi, köylü ve çocuklar ölmesin isteriz.

Fakat bir ülke kanı durdurmak isterken geçmişte yaşananları unutursa, barıştan ziyade yeni bir aldanış üretir. O nedenle bugün önce bu topraklarda “bebek katili” sözünün neden söylendiğini hatırlamak gerekir. Bu söz nereden çıktı? Hangi katliamların, hangi mezar taşlarının ardından milletin diline yerleşti?

BEBEK KATİLİ DENMESİNİN SEBEBİ

20 Haziran 1987’de Mardin’in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyünde PKK’lı teröristler, aralarında çocukların ve kadınların da bulunduğu onlarca sivili katletti. Açık kaynaklara yansıyan bilgilere göre, o saldırıda 16’sı çocuk olmak üzere 30 insan hayatını kaybetti. Bu çocukların ne silahı vardı ne mevzisi ne de örgütün iddia ettiği siyasi hedeflerle bir ilgisi. Onlar yalnızca köylerinde yaşayan, ailesinin koynunda uyuyan, sabaha çıkamayan masum çocuklardı.

Aynı yılın Ağustos ayında bu defa Siirt’in Eruh ilçesine bağlı Milan mezrası kana bulandı. Kaynaklarda, aralarında üç günlük ve altı günlük bebeklerin de bulunduğu sivillerin PKK’lı teröristler tarafından katledildiği yer aldı. Üç günlük bebek… Altı günlük bebek… Daha dünyaya alışamamış, annesinin kokusundan başka bir şey bilmeyen, hayatı yalnızca birkaç nefeslik olan yavrular. Bir örgütün karakterini anlamak isteyenler, ideolojik metinlerine değil, önce bu bebeklerin mezarlarına bakmalıdır.

25 Aralık 1991’de terör bu defa İstanbul’un ortasında, Bakırköy’de, Çetinkaya Mağazası’nda yüzünü gösterdi. PKK’lı teröristlerce düzenlenen molotof kokteylli saldırıda, aralarında bir çocuğun da bulunduğu siviller yanarak hayatını kaybetti. Böylece dağ köylerinde bebek öldüren zihniyetin, şehir merkezinde mağazada bulunan insanları da ateşe vermekten çekinmediği görüldü. Coğrafya değişti, yöntem değişti; hedef yine sivildi, yine masumdu. O saldırıda iki yaşında bir bebek de yanarak can verdi.

31 Temmuz 2018’de Hakkâri/Yüksekova’da, asker olan eşini ziyaret eden Nurcan Karakaya, henüz 11 aylık bebeği Bedirhan Mustafa Karakaya ile dönüş yolundaydı. PKK’lı teröristlerin önceden yola tuzakladığı el yapımı patlayıcı infilak ettirildi. O araçta yalnızca bir anne ve bebeği yoktu; aile vardı, yuva vardı, ailenin babasının yanından dönen iki masum insan vardı. Nurcan Karakaya ile bebeği Bedirhan Mustafa, o yolda birlikte şehit oldular.

2019’da ise Suriye’den Akçakale’ye yönelik YPG/PKK havan ve roket saldırılarında 9 aylık Muhammed Omar evinde hayatını kaybetti. Kendi ülkesindeki iç savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınan bir ailenin bebeği, bu defa sınırın ötesindeki terör örgütünün attığı mühimmatla vuruldu. Adı, uyruğu, dili, ailesi, coğrafyası değişti; fakat örgütün masuma yönelen yüzü yine değişmedi.

Bu kısa kronoloji bile tek başına çok şey anlatır. 1987’de köylerde çocuklar, üç günlük ve altı günlük bebekler; 1991’de İstanbul’da bir mağazada yanan küçük bir çocuk; 2018’de Bedirhan Mustafa; 2019’da Muhammed Omar… Tarihler değişti, isimler değişti, şehirler değişti, yöntemler değişti. Ancak örgütün çocuklara ve bebeklere kadar uzanan zalim karakteri değişmedi.

Fakat bütün bu acı örneklerin içinde bir mezar taşı vardır ki insanı olduğu yere çiviler.

O MEZAR TAŞI

Komando Tugay Komutanlığı yaptığım dönemde, bölgedeki ziyaretlerimden birinde Şırnak’ta bir kabristana gitmiştim. O coğrafyada çok şehit mezarı gördüm. Çok ana feryadı dinledim. Çok baba vakarına şahit oldum. Çok kardeşin gözündeki sessiz yangını gördüm. Ama bazı mezar taşları vardır ki, insanı asker kimliğinin, komutanlık tecrübesinin ve yılların sertleştirdiği bütün dış kabuğun içinden yakalar.

İşte o mezar taşı onlardan biriydi.

Şırnak ili Uludere ilçesinde, Şenoba’ya bağlı Taraklı-Ayrım-Üçkardeş hattında, 7 Mayıs 1988’de PKK’lı teröristler tarafından basılan mezrada silahsız ve savunmasız insanlar katledilmişti. Sayılardan, ayrıntılardan ve aile isimlerinden bağımsız olarak, oradaki bir mezar taşı diğerlerinden ayrı bir yerde duruyordu. Taşın üzerinde isim yerine şu ifade vardı:

İsmi Konulmamış Bebek.

Doğum tarihi: 07.05.1988
Şehadet tarihi: 07.05.1988

Bir insanın doğum tarihiyle ölüm tarihi aynı olabilir. Bu bile başlı başına ağırdır. Fakat burada yalnızca ölüm yoktu; burada şehadet vardı. Hastalık yoktu, kaderin doğal akışı yoktu, hayatın olağan sonu yoktu. Daha kulağına ezan okunup adı konulamamış, annesinin sütünü doya doya emememiş, kordon bağının izi bile belki kurumamış bir bebeğe uzanan terör vardı.

Aile anlatımlarında, o vahşetin insanın dilinin varmayacağı ayrıntıları da vardı. Bunları burada bütün çıplaklığıyla anlatmaya gerek duymuyorum. Zira doğduğu gün adı bile konulamadan katledilmiş bir bebeğin mezar taşı zaten her şeyi söylüyordu.

O mezar taşının başında durduğumda elim ayağım titredi. İnsan ne söyleyeceğini bilemiyor. Komutan olarak çok şeyi soğukkanlılıkla değerlendirirsiniz. Arazide karar verirsiniz. Ateş altında düşünürsünüz. Kayıp haberini metanetle karşılarsınız. Birlik sevk edersiniz. Cenaze töreninde dimdik durursunuz. Fakat doğduğu gün şehit edilmiş, adı bile konulamamış bir bebeğin mezar taşı karşısında insanın içindeki bütün cümleler susuyor.

Geriye yalnızca bir soru kalıyor:

Bu bebekten ne istediniz?

TERÖRÜN EN ÇIPLAK YÜZÜ

Şunu açıkça söylemek gerekir. Terör örgütü mensuplarının, kendilerince inandıkları bir ideoloji veya örgütsel hedef uğruna devletin askerine, jandarmasına, polisine ve güvenlik korucusuna silah doğrultması da suçtur, cinayettir, ihanettir. Bunda dahi zerre kadar meşruiyet yoktur. Ancak terörün en çıplak yüzü, çoğu zaman silahlı güvenlik güçlerine saldırdığı anda değil; savunmasız insana yöneldiği anda görünür.

PKK sadece askere kurşun sıkmadı. Jandarmayı, polisi ve güvenlik korucusunu hedef aldığı gibi; öğretmeni, doktoru, hemşireyi, hâkimi, savcıyı, kaymakamı, yol yapan iş makinesi operatörünü ve karayollarında çalışan personeli de hedef aldı. Elektrik götüreni vurdu. Yol yapanı yaktı. Okul açanı öldürdü. Sağlık hizmeti götüreni tehdit etti. Kendi evinde yaşayan, kendi tarlasında orak biçen, yaylada hayvan otlatan, çocuklarının rızkı için çalışan insanları katletti.

Daha da ötesi, bölgede yaşayan ve teröre destek vermeyen Kürt vatandaşlarımızı, onların ailelerini, köylerini, güvenlik korucularını ve çocuklarını da hedef aldı. Bu nedenle konu asla Türk-Kürt meselesi değildir. Bu çizgi, terörle millet arasındaki ayrım çizgisidir. PKK’nın katlettiği o insanlar da bu vatanın evlatlarıydı. O analar, o çocuklar, o bebekler bu ülkenin insanıydı. Kimi kendi köyünde, kimi kendi evinde, kimi yaylasında, kimi devletin yanında durduğu için hedef alındı. Bir kısmı da devlete ve bayrağa sadakatini canıyla ödedi.

O yüzden “bebek katili” dediğimizde yalnızca Ankara’dan, İstanbul’dan, İzmir’den konuşmuyoruz. Pınarcık’ın çocuklarından, Milan’ın üç günlük ve altı günlük bebeklerinden, Şırnak’taki isimsiz mezar taşından, Çetinkaya Mağazası’nda yanan çocuktan, Bedirhan Mustafa’dan, Muhammed Omar’dan ve bölgenin teröre boyun eğmeyen insanlarının kanından konuşuyoruz.

VİCDANIN SINANDIĞI YER

Çetinkaya Mağazası katliamı, terörün şehir merkezinde sivilleri nasıl hedef aldığını gösteren en ağır örneklerden biridir. O saldırıda insanlar bir mağazanın içinde yanarak can verdi. İçlerinde iki yaşında bir bebek de vardı.

Çetinkaya Mağazası katliamı dosyasında yargılanıp mahkûm edilen isimlerden Çetin Arkaş, 3 Temmuz 2025 tarihinde şartlı olarak tahliye edildikten sonra bugün kamuoyunun gözleri önünde, salonlarda ve miting meydanlarında teröristbaşı lehine özgürlük çağrıları yapılan toplantılarda boy göstermektedir.

Burada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir zamanlar sivillerin ve iki yaşında bir bebeğin yanarak öldüğü bir saldırı nedeniyle yargılanıp mahkûm edilen bir ismin, yıllar sonra salon salon, meydan meydan dolaşıp teröristbaşı için özgürlük talep etmesi hangi vicdana sığar? Hukukun infaz rejimi, tahliye şartları ve cezaevinde geçirilen süre ayrıca tartışılabilir. Ancak kanunların izin verdiği bir tahliye, yaşananları ortadan kaldırmaz; toplumun adalet duygusunu da kendiliğinden susturmaz.

Geçmiş silinirse aynı tuzağa başka isimlerle yeniden düşülür. Dün “çözüm” diye önümüze konulan, bugün “süreç”, yarın “normalleşme”, öbür gün “topluma dönüş” adıyla yeniden getirilebilir. Kullanılan kelimeler değişse de mağdurların uğradığı haksızlık ve milletin adalet beklentisi değişmez.

Bugün “Terörsüz Türkiye” adıyla gündeme getirilecek her düzenlemeyi de yaşadıklarımızı unutmadan, hukuk ve adalet ölçüsü içinde değerlendirmek zorundayız.

TERÖRSÜZ TÜRKİYE Mİ, DUYARSIZ TÜRKİYE Mİ?

Bugün kamuoyunda bazı başlıklar konuşuluyor: Silah bırakma, topluma dönüş, hukuki kolaylık, suça karışmamış örgüt mensubu, af değil düzenleme, yeni süreç… Bu ifadelerin her biri dikkatle ele alınmalıdır. Elbette terörün bitmesi Türkiye’nin lehinedir. Dağdaki silahların susmasını, şehirlerde bombaların patlamamasını, annelerin ağlamamasını, çocukların yetim kalmamasını hepimiz isteriz. Fakat devlet, böyle bir süreci duygusal temennilerle değil; hukuk, güvenlik ve sorumluluk bilinciyle yürütmek zorundadır.

Bir terör örgütüne katılmak başlı başına ağır bir suçtur. Silahlı örgüt hiyerarşisinde yer almak, TCK kapsamında zaten müstakil bir suç olarak düzenlenmiştir. Dağ kadrosunda bulunan bir kişi sadece tetiği çektiği anda örgütün parçası olmaz. Keşif yapan, gözcülük yapan, lojistik sağlayan, silah taşıyan, militan devşiren, propaganda yapan, yol kesen, mayın döşeyen, talimat taşıyan, barınak kuran, örgüt disiplinine bağlı yaşayan herkes o suç örgütünün parçasıdır. Dağda yıllarca bulunmuş bir insan için “suça karışmamış” tanımı, en hafif ifadeyle kamu vicdanını yaralar.

Teslim olan herkes yargı önüne çıkarılır. Ceza sorumluluğu şahsidir; kim hangi suçu işlemişse deliliyle ve hukuka uygun biçimde yargılanır. Devlet intikamla değil, adaletle hareket eder. Ancak adalet, şehidin kanını yok saymak veya doğduğu gün öldürülen bebeğin mezar taşını görmezden gelmek değildir.

Terörist için meşru tek yol bellidir: Kayıtsız şartsız silah bırakmak, silahını devlete teslim etmek, örgütsel bağını koparmak, devletin adaletine teslim olmak, yargının hükmüne razı gelmek ve verilen cezanın sonucuna katlanmak. Cezasını çeken, örgütle bağını kesen, samimi pişmanlığını ortaya koyan ve hukuk düzeninin içinde yaşamayı kabul eden insanların topluma kazandırılması, ceza infaz sistemi içinde değerlendirilebilir. Bundan hareketle terör örgütüne siyasi muhataplık kazandırılması ise kabul edilemez.

“Akan kan dursun” cümlesi bu milletin en temiz arzusudur. Fakat akan kanı durdurma iddiası, dökülen kanı unutturma gayretine dönüşürse, orada çok ağır bir kırılma yaşanır. Türkiye daha önce de benzer süreçlerden geçti. İyi niyetle başlayan bazı adımların nasıl istismar edildiğini, örgütün bu dönemleri nasıl toparlanma, tahkimat, propaganda ve meşruiyet kazanma aracı olarak kullanabildiğini gördük.

Bugün de aynı hataya düşmemek gerekir. Suriye’de başka isimlerle varlığını sürdüren, Irak’ta farklı alanlarda tutunmaya çalışan, Avrupa’da propaganda ağlarını kullanan, bölgesel ve küresel hesapların içinde kendisine alan açmaya çalışan bir yapının Türkiye’de yalnızca “silah bırakıyoruz” sözüyle aklanmasına izin verilemez. Silah bırakmak yetmez; silah teslim edilecek, örgüt feshedilecek, hiyerarşi dağıtılacak, finans, propaganda, lojistik, istihbarat ve siyasi uzantılar tasfiye edilecek, suç işleyenler yargılanacak, şehit ailelerinin ve gazilerin vicdanı dinlenecek, Türk milletinden hiçbir şey saklanmayacaktır.

Meclis’te yapılacak her düzenleme açık, şeffaf, milletin gözü önünde ve Anayasa’nın değiştirilemez ilkeleriyle uyumlu olmak zorundadır. Bu ülkenin üniter yapısı, ortak dili, ortak bayrağı, ortak vatanı ve ortak millet kimliği pazarlık konusu yapılamaz. Demokratik hakların genişletilmesi, terör örgütünün siyasi hedeflerine alan açılmasına gerekçe olamaz. Eşit yurttaşlık adına toplumsal kutuplaşmayı derinleştirecek, yerel yönetimleri güçlendirme iddiasıyla ülkenin idari bütünlüğünü aşındıracak hiçbir düzenlemeye izin verilmemelidir.

Böyle bir ayrım yapılmadan atılacak her adım, çözüm getirmek bir yana Türkiye’yi yeni ve daha ağır sorunlarla karşı karşıya bırakır.

O MEZAR TAŞI SUSMAZ

Şimdi yeniden o mezar taşının önüne dönelim.

Doğum tarihi: 07.05.1988
Şehadet tarihi: 07.05.1988
İsmi konulmamış bir bebek.

Bütün tartışmaların, raporların, yasa tekliflerinin, diplomatik cümlelerin ve “süreç” başlıklarının önüne bu mezar taşını koyun. Sonra sorun: Bu bebeğin katillerine hangi sıfatı vereceğiz? Bu bebeğin kanına girmiş örgütü hangi cümleyle aklayacağız?

Bu bebeğin kulağına adı okunamadı. Fakat o, bu milletin isimsiz şehitlerinden biri oldu.

Millet de onu katledenlere bir isim verdi: Bebek katili.

Bu söz bir hakaret değil, yaşananların sonucunda milletin verdiği hükümdür. Bugün kim “Terörsüz Türkiye” diyorsa, doğduğu gün katledilen bu bebeği ve terörün diğer masum kurbanlarını hesaba katmalıdır. Af veya topluma dönüşten söz edenler de bunun hangi şartlarla, hangi hukukla, hangi pişmanlık ve adalet anlayışıyla yapılacağını millete açıkça anlatmalıdır.

Barıştan söz edenler; terör örgütünün bebeklere, kadınlara, öğretmenlere, doktorlara, güvenlik korucularına ve masum köylülere karşı işlediği suçları görmezden gelemez. Barış, adaletin üzerinden geçilerek kurulmaz. Devletin şefkati önce masuma, merhameti önce mağdura uzanmalıdır.

Bu millet kanın durmasını, anaların artık ağlamamasını ister. Fakat şehit analarının sesinin bastırılmasına ve terör örgütünün aklanmasına da razı olmaz.

1987’den 2019’a kadar uzanan kanlı çizgi bize şunu gösteriyor: PKK yalnızca karakola, mevziye, üs bölgesine saldırmadı; köyde uyuyan çocuğa, üç günlük bebeğe, altı günlük bebeğe, İstanbul’da alışveriş yapan masumlara, babasını ziyaretten dönen 11 aylık Bedirhan’a ve Akçakale’de evinde uyuyan 9 aylık Muhammed’e kadar uzandı.

Bu yüzden son sözümüz nettir:

Biz onlara boşuna bebek katili demiyoruz.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!