Nihat Genç yazdı…
70/80’li yıllarda Ankara’nın Babıalisi Rüzgarlı Sokak’ta akşam gazeteleri çıkar ve sokağın hemen karşısındaki 19 Mayıs Stadyumu önünde satarlardı!
Maça girmekte olan kalabalıklara gazete satan çocuk bağırır: ‘Yazıyooor, Zeki Müren Çocuk Düşürdü’!
Merak uyandıran başlığa halk üşüşür ve gazeteyi aldıklarında ‘Zeki Müren sevmek için kucağına aldığı çocuğu, düşürdü!’ haberini okurlardı, aldanmış ama gazeteyi de satın almışlardı!
Gazeteler için kısa günün karı!
Zeki Müren değilse de bugün İmamoğlu, Kılıçdaroğlu, Tayyip, Akşener her Allah’ın günü manşetlerde ‘çocuk düşürmeye devam ediyor!’
Bu çok merak uyandıran düpedüz yalan asılsız binlerce iddiayla dolu manşetler de olmasa sanki kimse hiç ama hiç haber, yazı, makale, yorum vs. okumayacakmış gibi bir sabit fikre gömüldük, çıkamıyoruz!
Tarikatlar kapatılsın diye bas bas bağırırken bizleri ve cumhuriyeti seven kafası karışık sağcı muhafazakar kitlelere derdimizi galiba tam anlatamıyoruz!
İstihale, kelimesi, dönüşmek değişmek demektir, tasavvufta ‘hal’ değişimi bilimde kimyasal değişim anlamında kullanılır, tarikatlar Osmanlı’nın son asrında aslından dönüşmüştür!
Tasavvufta halden hale geçmek için az yemek az uyumak az konuşmak esastır, yani dünya nimetlerine kapılmamak, iştahı şehvete öfkeyi kibri ve azgınlığı dizginlemek..
Osmanlı’nın asırlar boyu tasavvuf hareketlerine müsamaha göstermesinin sebebi tasavvufun insanların azgınlığını alması ehlileştirmesi! Çünkü tasavvuf insanı uysal ve içe dönük ve haline kaderine olacağına varır bir hale taşır!
Mutasavvıflara (tasavvufçulara) en çok karşı çıkanlar ‘şeriatçılardır’, yani, Kur’an’ın görünen bilinen işitilen ayetleri ve hükümleriyle yaşayanlar!
Ve hatta, mutasavvıflar, tasavvufu ‘hakka ermek’ şeriatı ise ‘cennete gitmek’ isteyenler diye tasnif eder apayrı iki ayrı kol ve yol diye!
Tasavvuf bir şeriat kurumu değildir, sonradan icad olunmuştur, Allah’a varmak için (ermek için) Kur’an hükümleri kendilerine az gelen insanlar tasavvufla manevi bir yolculuğa çıkarlar.
Ki, bu gidilen yol anlamında, sülüktür, sülük, derviş, bu yolda halden hale yani makamdan makama geçer, derviş bu yolda amelini ibadetini hareketlerini şeyhin ya da tarikatın gözetiminde düzenler!
Nefsini köreltmek demek ahlakını güzelleştirmek ve düzeltmek demek, ve diyelim yola çıkarken dervişe gece namazları verilir ve rabıta (şeyhin fotoğrafına bakmak) ve mesela zikir verilir ve derviş bu ibadetlerle kendini dindirir ya da iç alemlere dalar ya da bir noktaya odaklanır ya da şeyhinden ya da Allah’tan başka bir şey düşünemez hale gelir ya da hayatını çevreyi her şeye ve olaya yaratan Allah’ın gözüyle bakmayı öğrenir…
İşte şeriatçılar, bu fazladan ibadetlere karşıdır, orucunu tut, namazını kıl, (İslam’ın beş şartı) kafi derler!
Ve mutasavvıflar, şeriatçıların, dergahınız ve ibadetlerinizin dinde yeri yoktur cevabına karşı, biz görünen alemin içinde derininde başka bir keşif içindeyiz, şöyle, her ayetin her eşyanın derininde (batini:) başka bir ‘anlam’ vardır, derler!
Ve emredilen hükümleri aşmak için aşkın bir aşk dili kullanırlar!
Anadolu tasavvufunun gücü de buradadır hükümleri aşmak için aşkın diliyle yüzlerce muhteşem eser vermişler gönülleri fethetmişlerdir!
Ve ayet içinde deruni batini başka anlamlar aramak da yetmez, mutasavvıflar, rüyaları ve yorumlarını da manevi yolculuğun içine sokarlar çünkü rüyalar onların hangi hal içinde seyahat ettiklerinin ilahi işaretleridir!
Fazla yormayayım sizi, şeriat başka şey, tasavvuf başka şeydir, ve, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Şemsi Tebrizi ve Mevlana gibi mutasavvıflar insanı kamil için aşkın bir dille konuşur!
Aşkın bir dil demek aşık olmuş hatta meczup bir hal demek, kendini arayan, insanı arayan, insanın derinlerine ahlaki manevi bir yolculuk demek ve bu yolda deliliklerini dahi kutsayıp içimizden aşkla sarhoş olmuş divane bambaşka tür bir insan çıkartırlar!
İşte Anadolu tasavvufunu özetleyen Yunus Emre’nin meşhur şiiri: ‘bana seni gerek seni, ben yanarım dünü günü…Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim… Aşkın ile avunurum.. Aşkın aşıkları öldürür, aşk denizine daldırır, tecelli ile doldurur… Sofilere sohbet gerek, ahilere ahret gerek, bana seni gerek seni…’
Yunus Emre’nin bu şiiri tüm tasavvuf tarihi ve kavramlarını en güzel özetleyen muhteşem bir eserdir! ‘Ne varlığına sevinirim ne yokluğa yerinirim’ gibi cümlenin altından kalkılamaz! Burada ilahi bir dinginlik mi yoksa ermişlik mi yoksa tasavvuf makamlarının en üstü olan fenafillah mı anlatılır?
Velhasıl, tasavvuf, insanı ve Allah’ı anlamaya çalışan Anadolu felsefesi ve edebiyatına ve şiirine ve sanatına ‘aşk diliyle’ ulaşmanın ermişliğin bir çok muhteşem eserlerini vermiş ve bizlerin eşyaya bakışımızı ve ruhumuzu şekillemiştir!
Bunlar hepimizin bildiği içinde yaşadığı örnekler!
Buradan sonrasını tarih felsefecilerinin söylemesi gerekiyor, çünkü, 19. asırdan itibaren, mesela, Nakşibendiliğin Bağdadi koluyla tasavvufumuz bu aşkın dilden çıkıp asırlardır çatıştığı şeriatçılığın diline ve kıskacına düşüyor! Yani 1800’li yıllardan itibaren tarikatlarımız başka bir modele dönüşüyor!
İnsanı ehlileştiren dil gidiyor yerine azgın şeriatçı yasakçı ve devlete karşı ve isyancı ve şeyhine (kula tapan) tapınan çok köklü bir dönüşüm geçiriyor!
Bugün dışarıdan gelip bugünkü tarikatları inceleyen yabancı bir bilim adamının ilk gördüğü, bugünkü tarikatların o eski tarikatlarla hiçbir alakası olmadığıdır, çünkü bugünkü tarikatlar mutasavvıf değil, ‘şeriatçı’!
Hikayeyi maddi yönüyle bir daha baştan alayım, Selçuklular, diyelim İzmit’i fethetti, sosyal ve ekonomik düzeni boşalan bu şehrin yeniden ihyası şenlenmesi lazım, bu şehre, fırıncı, bakırcı, demirci, ya da aşevleri lazım, işte bu boşluğu o yıllarda Selçuklu tarikatlarla dolduruyordu!
Bugünkü TOKİ gibi konut projeleri gibi düşünebilirsiniz, ve burada tarikatlarla devlet arasında bir ‘çıkar’ işbirliği görülür.
Tarikatlar devletin gözüne girip yer yurt arsa arazi alabilmek için padişahı övmek ya da uydurdukları efsanevi kerametleriyle padişahı etkilemek zorundaydılar! Şeyhler, ilahi güçleri olduğuna hem halkı hem padişahı ikna etmeliydi! Tarih sayfalarındaki o binlerce yalan yanlış gerçek dışı efsaneler mucizeler işte bu yüzden uyduruldu!
Devlet de fethettiği yerlerin şenlenmesi dükkanların açılması gelen geçenlere aş ve hizmet verecek kervansaraylar imaretler ve fırınlar ve dükkanlar vs. açılması için bu tarikatları tarihi boyu kullandı!
Bugün de öyle, İslamcı iktidar, boşalttığı kadrolara adam yerleştirmek Milli Emlak’ı ve ihalelerini ve holdinglerini ve dini eğitim okullarını kuracak yaşatacak yepyeni kadrolara ihtiyacı var ve bu yüzden o eski günlerdeki Selçuklu Osmanlı gibi tarikatlarla şimdilik iyi geçiniyor!
Yani bir zamanlar devlet uysal ehil boyun eğmiş kitleler yetiştirdiği için tarikatların şeriat dışı aşkın dilinden çokta rahatsız olmuyordu, bugün de öyle, fethettiği yerleri bir şekilde kalabalıklaştırıp şenlendirdikleri için devlet bugün de bu tarikatların ‘azgın yobaz şeriatçı’ dillerini görmezden geliyor!
Ancak bir yere, mama meme kesilene kadar!
18. yüzyılın başlarında gelişen batı sanayisine ve silahlarına cevap veremeyen ve Mısır’ın bağımsızlaşmaya başlaması ve Yunanistan’ın elden çıkması ve İngiliz ve Fransız mallarının üstün gücüne karşı dayanamayan yerli imalatın zayıf kalması vb. sonucu, Türkiye’de ekonomi hızla gayrimüslimlerin eline geçiverdi ve devletin teba sistemini yani şeriat düzenini kökünden değiştirecek Tanzimat ve Islahat hareketleri gerçekleşti, işte o zaman, padişahımız birden ‘gavur padişah’ oluverdi!
Ve tarikatlarımız din elden gidiyor diye ayaklanıp devlete karşı çıktı ve en önemlisi aşk dilini bırakıp isyancı başkaldıran istemezükçülüğe şeriatçılığa dönüverdi!
Aslında bu bir kaç cümleyi açmak için aşk dilinden yani tasavvuftan şeriatçılığa dönüşümün gerçekleştiği bu tarihsel süreci bir bin sayfa ayrıntılı anlatmak lazım!
Bugün vakıf altında milyonlarca müridiyle örgütlenen bu tarikatlarda ‘aşk dili’ hiç ama hiç tek satır öğretilmiyor yani Anadolu tasavvufuyla hiç bir alakaları kalmadı!
Kadim yıllarda tasavvuf şeriattan kaçıp insana ve Allah’a sığınmanın bir yoluydu, bugün ise, ortada mutasavvıf kalmadı, bugün tarikatlar örtü olarak kullanılıp devletten hukuktan kaçmanın yolu olarak azgın ve yobaz şeriatçılar tarikatlarda örgütleniyor!
Tam bir karşı devrimci yobaz şeriatçı örgütlenme, ki, farz edelim, Tayyip, gün gelir bu tarikatlara ihtiyacı ve gebeliği kalmaz, hepsinin Tayyip’e karşı din elden gidiyor deyip sarayı ve Tayyip’in ailesini dinsizlikle kafirlikle suçlanıp isyan edeceği tarihsel bir tecrübedir!
Bu kısa yazının özeti, son ikiyüzyılda mutasavvıflarımız dahi asırlar boyu takmadıkları uymadıkları hatta şeriattan kaçmak için inşa ettikleri bir aşk diliyle hiç kaale almadıkları şeriatçılara dönüşüverdi!
Şaşıracağınız asıl şey, günümüzdeki bu tarikatlarda Anadolu tasavvufunun evliya erenleri Mevlanalara Şemsi Tebrizilere İbni Arabilere ve Yunus Emrelere ‘din dışı’ bakılıyor olmasıdır!
Ve maalesef bu Anadolu erenlerinin hiç birinin kitapları şiirleri günümüz tarikatlarında okutulmaz! Mevlana’nın dönmesine hatta define müziğine hiçte iyi gözle bakılmaz!
Şaşıracağınız diğer şey, tarikat sayısı ve müritlerinin tarihimizde zirveye ulaştığı bugünlerde son iki yüzyılda tarikat ve şeyhlerin ve dervişlerinin hiç birinden aşk dili dediğimiz üstün sanat eseri ilahi ve gazeller ve şiirlerden tek bir örnek verememiş olmalarıdır!
Yani güzel kardeşim, kapatılsın diye bas bağırdığımız, aslından kökünden uzaklaşan ve yobazlaşan ve şeyhi putlaştıran ve Allah’la aramıza aracı koyan ve kendi tarikat çıkarı üzerine memleketi yağmalayan soyan ve denetimsiz ve ahlaksız ve Osmanlı’nın çöküş çürüme döneminde İCAD OLUNAN bu yobaz yuvalarını kastediyoruz! Bugünkü tarikatlar Osmanlı’nın çürüme döneminde tohum atmış ve büyümüşlerdir!
Asalak ve atalet içinde işsiz güçsüz mesleksiz büyütülen siyasal İslamcıların oy depolarından siyasi İslam’ın yolsuzluklarını sorgulamayan çıkarına göre CIA’sından İngiliz’ine casusluk yapan köleleştirilmiş bir güruhtan söz ediyoruz!
Bugün karşımızda az yiyen az konuşan az uyuyan ve kendi nefsini köreltmek ve hakk’a ulaşmanın bir yolu olarak dergaha koşmuş insanımız yok! Torpille ve sınavsız sorularla ve mülakatla alınan ve çocuklara tecavüzü dahi dini hükümle açıklayan yaşadığı dünyadan habersiz kendi boğazını ve çıkarını düşünen betsiz bereketsiz rahmetsiz ahlaksız bir kitleden söz ediyoruz!
Kendi mezhebi dışındakileri insan yerine koymayan ve kendi tarikatı dışındakileri insandan hiç saymayan ve kendi şeyhlerine insan üstü dokunulmaz Allah’ın dostu gibi payeler verip kendilerini ve tarikatlarını toplumun çok üstünde imtiyazlı hale getiren beyinleri ve ruhları iğdiş ve iğfal edilmiş kitlelerden söz ediyoruz, benim güzel kardeşim!
Bugünün azgın tarikatları sadece Cumhuriyet’e düşman değil onlar Anadolu’yu felsefe ve sanat olarak var eden ruh kökenlerimize de düşmandır!
Tarikatlar tarihte yasaklar ve sert müeyyidelere karşı insanımızın kendi ilahi varlığını arayış ve bir nefes alma ve şeriatla arasında mesafeli armonik estetik felsefi bir ifade tarzı olmaktan çoktan çıkarıldı!
90 bin cami ve 100 bin görevli hocası ve devasa bütçesi Diyanet’e yetmemiş olmalı ki şimdi de insanımızın üzerinde çok olumlu etkileri olan Anadolu tasavvufunu kökleriyle paramparça edip tarikatlarımızın anahtarlarını yobaz şeriatçıların eline verdi, tarihte hiç olmayan sorumsuz şükürsüz canavar ahlaksız ve köle yetiştiren tarikat yuvaları icat etti!
evet, bati atomu parcalarken, biz ilahi, siir vs urettirelim sufilere, bas koseyi de kapsinlar. bilim icin ugrasan adamlara gerek yok zaten. islam uygarliginin bir de bilim ureten insanlarindan bahsetseydin nihat bey! hicbiri tasavvuf ya da seriat ehli degildi. tasavuf da, seriat da uysukluk getirir
Evet bütün tarikatler yozlaştığı gibi en az bir tane doğru temsilcisi vardır. Evinde, işyerinde Atatürk resmi asılı Nakşilerle tanıştığımda ben de çok şaşırmıştım.
Bugün ‘Saray’a Kılınan Namazlar’ kitabınızı, yukarıdaki gerçeklerden bolca bulunan, okumaya başladım. 20 yaşındaki bir Türk Gencini bahsettiğiniz gerçeklerin kadar sarstığını tahmin dâhi edemezsiniz. Bizim de günümüz gelecek Nihat abi. Kalemine sağlık, esenlikler.
Gerçek vatansever kardeşim, diline sağlık, ortacag karanlığına doğru hızla gitmektedir.
şeriat ta kötü değil güzel abiciğim! lakin dediğin gibi tarikat gibi şeriatı da soysuzlaştırdılar. mesele soysuzlaşmadır, paçozlaşmadır. “şeriat tarikat yoldur varana/hakikat marifet andan içerü” der Yunusumuz. “içerü” bırakmayınca yol yolsuzlaştı, yolcu soysuzlaştı.
Nihat abi, özellikle son dört beş yazınız inanılmaz şekilde etkiledi beni, dolu dolu bilgi dolu dolu bilinç. Ne kadar yoğun zamanlar yaşıyoruz, beynimiz patlayacak sanki.