Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…
Bu kez, vaaz tadında yazdım.
Başlayalım öyleyse.
Türk toplumunda iman, inanç, teslimiyet, dindarlık gibi kavramlar üzerinden gerginlikler, çekişmeler ve itiş-kakışlar eksik olmuyor. En küçük bir kusur, en büyük suç; en büyük kusur da önemsiz bir yanılgı gibi gösterilebiliyor. Neredeyse hepimizde bir iman, İslam, inanç rekabeti almış başını gidiyor. İnandığını söyleyenler, inanmadığını düşündüğü kimselere karşı adeta Allah’ın vekili gibi davranma hakkını kendinde bulabiliyor. İnanmadığını söyleyenler ise, bütün algılarını inanç dünyasına karşı kapatıyor; sıradan bir kültürel pratiğe bile nefret duygularıyla yaklaşabiliyor. Bunlar yanlıştır.
Bilgiler değil, inançlar yarışıyor. Algılar değil kabuller rekabet halinde. Öğrenme merakı değil, öğretme hatta haddini bildirme ateşiyle yanıp tutuşanlar sayıca az değil. Cumhuriyetimizin sağladığı özgürlük ortamının cilvesi de olsa, bu rekabet kimin nasıl ve ne kadar inandığını değil; neyi, nasıl ve ne şekilde bildiği değerli olmalıdır. Çünkü inanma, ikinci bir kişiye kanıtlanması kolay olmayan, üstelik böyle bir kanıtlamaya gerek bulunmayan bir algının ürünüdür. Oysa öğrenmek ve bilmek, mutlaka ikinci bir kişiye, kişilere, topluma ihtiyaç olduğunu gösterir.
İnanç öğretilmez, duyumsanır. Hissedilir. Aktarılamaz, yaşanır. Anlatılamaz, gerekleri yapılır. Bilgi böyle değildir. Bilmek için öğrenmeye girişirsin. Bunun için, bir öğreticiye başvurursun. Okul, öğretmen, eğitimci… öğretir. Bilgi seni başkalarıyla ilişki kurmaya zorlar. Başkaları, kişiden kurumlara, oradan tüm topluma bütün insanlıktan oluşur ve bilgi bu şekilde yayılır, kabul edilir ve evrenselleşir.
İnanç daha özel ve özneldir. İnanılan şeyler aynı olabilir ama inanma tarzı kişiden kişiye değişebilir. Bununla birlikte, inanılan esaslar, inanan kişilerin yorum ve anlayışlarına göre değişmez. Daha açık söylemek gerekirse, din tarafından inanılması gereken şeyler, genel geçer bir çerçeve içinde verilir. Örneğin Allah’a, Elçisine, kitaplarına iman gibi… Bunlara ya da bunlardan herhangi birine kimin ne ölçüde inandığını tespit etmek, herhangi bir bilgiyi kimin ne ölçüde bildiğini tespit etmek kadar kolay değildir. Hatta imkânsızdır. Öyleyse inanç, bilgi gibi ölçülmez. Ölçülmesi de gerekmez. Ölçmeye kalktığınızda, hem ölçen, hem ölçülen, karşınıza bin bir çeşit din çıkarır; kavganın, gürültünün bini bir para olur. Şeriatçıyım diyenler bu kritik noktayı çok iyi bilirler ama işlerinize gelmez.
İslam dininde neye nasıl inanılacağı belirgindir. Ama ben bu konu üzerinde durmayacağım. Asıl üzerinde durulması gereken şey, inancın eylem ve davranışlara yansımasıdır. Buna din dilinde “amel” denir. Amel iki şekildedir: İlki, iyi (Salih) davranış ve eylemlerde bulunmaktır. Pozitif amelde bulunmak da diyebiliriz. İbadetler bunun içindedir. İkincisi ise, günahlardan kaçınmak olup negatif amelde bulunmaktır. Yani, günahlardan kaçınmaktır.
İslam dininde en temel olan nokta, ibadet etmekten veya pozitif amellerde bulunmaktan çok, negatif amellerde bulunmaktır. Başka türlü dersek, büyük günahlardan uzak durmak en önemli ibadet şeklidir. Büyük günahlar işlerken, salih amel yapmak, pozitif davranışta bulunmak veya ibadet etmek, dinin doğasına aykırıdır. Çünkü iyi amel için, günahkâr olmayı bırakmak esastır. Kirli iken temiz olana dokunmak nasıl temizi kirletirse, büyük günahlar içinde yüzerken iyi şeyler yapmak, hatta inandığını öne sürmek boşunadır. Çünkü büyük günahlardan pek çoğu, değil iyi amelleri, imanı bile ortadan kaldıracak tehdit oluşturur.
Kimin neye, nasıl inandığını, hangimizin imanının hangimizden daha üstün olduğunu, Diyanet’in deyimiyle kimin “duyarlı Müslüman”, kimin “duyarsız Müslüman” olduğunu bir yana bırakalım. Duyarlılık ya da duyarsızlık, ölçüye tartıya gelmez. Asıl ölçülecek şey, kimin hangi günahı işleyip işlemediğidir. Çünkü ibadetlere duyarlılık her zaman ölçülebilir bir değer değildir. Oysa günahlar karşısındaki tavrımız genellikle ikinci kişilere, kamuya, topluma yansıdığı için daha kolay gözlemlenebilir, daha nesnel ölçülebilir.
Şimdi günahlara bakalım:
Günahlar üçe ayrılır.
Birincisi, büyük günahlardır.
Konumuzu burada yoğunlaştıracağız.
İkincisi, seyyiat yani daha küçük olanlardır.
Üçüncüsü ise, lemem denilen en küçük günahlardır.
Dünya hayatında kişinin iman ya da inkâr, ibadet ya da isyan, iyi veya kötü amel (iş, davranış, eylem), ahlaklılık ya da ahlaksızlık içinde olup olmadığı sınanır. [1] Günah işleyenlere tövbe imkânı tanınmıştır[2]. Tövbe, bir daha aynı günahı yinelememek, yaptıklarını insanlar nezdinde tazmin etmek, gasp ettiği hakları sahiplerine iade etmek demektir.
Büyük günahlar hakkında bazı ayetlerde açıklamalar vardır.[3]
Büyük günahlar nelerdir?
Günümüzde çok işlenen bazı büyük günahları sayalım:
Allah’a ortak koşmak
Bu büyük günahın gayyasına dalmış tarikat ve cemaat liderleri özellikle kendilerini sorgulamalıdırlar.
Yetim malı yemek
Yetim malını her şekil ve koşulda yemek, üstüne geçirmek, gasp etmek, hile hurda ile sahiplenmek gibi huyu olanlar bir nefis muhasebesi yapsalar iyi olur.
Haram kazanç elde etmek
Menkul, gayrimenkul cinsinden olan her türlü haram kazanç, bu sınıfa girer. Bu tür kazançları olanlar insan içine çıkmadan aynaya bakıp utansınlar.
Cana kıymak
Öldürmek, öldürmeye teşebbüs etmek, yaralamak, sakat bırakmak-birkaç zorunlu koşul dışında- her ne sebeple olursa olsun hiçbir canlıya uygulanamaz. Böyle yapanlar varsa, insan olup olmadıklarını ölçüp tartsınlar.
İntihar etmek
İntihar kesinlikle yasaklanmıştır. İntihar etmeyi düşünen ya da kişileri intihara sevk edecek icraatlarda bulunan sorumluluk sahipleri bu yükü kaldıramaz. İntihar eden, yalnız kendi canına ve yaşama hakkına tecavüz etmiş olmaz; diğer insanların da haklarını çiğnemiş olur. Hele insanları bu çaresiz duruma düşürenler, iki kat daha düşünmelidir.
Allah’ın rahmetinden ümit kesmek
Yani umutlarını yitirmek diyebiliriz. Hem yitiren, hem de yitirilmesine uygun bir zemin hazırlayanlar bu büyük günahı işlemiş olurlar.
Tefecilik yapmak
Al takke ver külahcılar, yediğiniz içtiğiniz ateşten lokmalardır. Dikkat edin.
İftira atmak, bir kimsenin haksız yere ırzı, onuru ve haysiyetine dil uzatmak, birine sövmek
Çağdaş iftira yöntemi, medya tarafından kullanılmaktadır. İster kapı komşuna birebir, istersen tüm kamuoyuna alenen olmak üzere herhangi bir kişi ya da topluluğa iftira atmak, seni sadece müfteri yapmaz; büyük günah sahibi de yapar.
Medyanın büyük çoğunluğuna sesleniyorum: Özellikle bu günahı siz işliyorsunuz, yapmayın, iyi bir yolda değilsiniz. Ergenekon, Balyoz gibi Fetö kumpaslarındaki kirli geçmişinizi şimdiden temizlemeye başlayın. Çünkü çok uzun sürer.
Savaştan kaçmak
Vatanı olmayan için bu günahın bir anlamı yoktur. Türk milleti ve vatanına yönelik her türlü saldırı karşısında çekinmek, pasif kalmak, korkmak ve düşmanların tehditlerine pabuç bırakmak, savaştan kaçmak demektir. Türk milleti savaştan kaçmaz. Bu cesaret ve erdem de her millette bulunmaz. Vatansız Müslüman olmaz. Vatanını satana Müslüman denmez. Eşini, çocuğunu çoluğunu ardında bırakıp Taliban vahşilerinden kaçmak ise bu büyük günahı ikiye katlar: Hem vatanı uğruna savaşmaktan kaçmıştır, hem de ailesini tecavüzcü düşmanın ellerine bırakmıştır.
Anne babaya zulmetmek, onlara lanet etmek
Toplumumuzda ne acıdır ki bu tür büyük günaha sık rastlar olduk. Ötesine geçen de var. Anne ya da babasını katletmeye varan büyük vahşetlere tanık oluyoruz. Bu günahı işleyen, öncelikle bu dünyada ne bedenen ne de ruhen huzur bulamayacaktır.
Rızkına ortak olur endişesiyle çocuğunu öldürmek
Çok geniş bir konu olmakla birlikte, tıbben herhangi bir sakıncası olmadığı halde sırf miras paylaşımı, bakımı, beslenmesi vb gibi nedenlerle çocuğunu öldürmek affedilmez bir günahtır.
Büyü yapmak
Büyü yapmak, yaptırmak ve buna inanmak büyük günahlar arasındadır. İslam gerçeklik dinidir; büyüye ve büyücüye-din istismar edilmedikçe-buradan ekmek çıkmaz.
Faiz yemek
Aslında bu günahı “faizle finans döndürmek” şeklinde tercüme edebiliriz. Üretmeden, terlemeden, emek vermeden paradan para kazanmak, kazandırmak ve bunu ekonominin kuralı imiş gibi gelenekleştirmek, kumarı masanın dışına taşırmaktır.
İffetli ve namuslu kadınlara zina suçu atmak
Toplumda yaygın bir hastalık olarak bu tür iftiranın kaynağı, dedikodudur. Dedikodu sevimli bir alışkanlık değildir. Yuvaları yıkar, insanları birbirine düşman eder, yalan-yanlış bilgilerin kanser gibi yayılmasına yol açar. Özellikle kadınlara yönelik şiddetin, cinayetlerin ve tecavüzlerin çoğunun kaynağında iftiralar yatar.
Bir Müslüman’ın hakkını gasp etmek
Ayetleri tek tek sıralamaya gerek görmüyorum. Hak gaspı sorunu, sadece Müslüman’a karşı yapıldığında büyük günahtır demek eksik ve yanlıştır. Ama bir Müslüman bir Müslüman’a bunu yapıyorsa günahın büyüklüğünü, çirkinliğini ve boyutunu varın, siz hesap edin. Hele ki “Allah adına, İslam adına, Resul adına” diyerek masum inananları kandırmak, paralarını, geleceklerini, memalikini çalıp çırpmak en dehşetli kul hakkıdır ve tazmini çok zordur.
Büyük günahlar elbette bu kadar değildir. Bazılarını saydım. Gerekirse başka bir yazıda saymadıklarıma değineceğim. Ancak anlayanlar için şimdilik bunlar yeterince uyarıcı olacaktır.
İnanıyorum diyenler, bu sayılan büyük günahları önce kendi nefislerinde düşünüp muhasebe etsinler. Temizlik işçisinden devlet başkanına kadar herkes, istisnasız aynı muhasebeyi yapmalıdır. Sorumluluğu en az olandan en çok olanına, herkesi bağlayan günahlardır.
Sorumluluğunuz çoksa, büyük günahınızın hem sayısı hem de hacmi çoğalır.
Büyük günahlardan sakınanların küçük günahları affedilir diye ayet ve hadisler vardır. İsteyen bakabilir. Ama büyük günahları işlerken, küçük günahlardan sakınıyormuş gibi yapmak, en hafifinden iki yüzlülük; en ağırından da münafıklıktır. Münafıklık ise, inandığı değerleri küçümsemektir.
İnandıklarını küçümseyenler, küçük insanlardır. Büyük günahları işlemeyi meslek edinenler, esfel-i safilin, aşağılıkların en aşağılığıdır.
[1] Ali- İmran, 159; Kehf, 7; Enbiya, 35; Mülk 2; İnsan, 2.
[2] Nisa, 17-18; 110.
[3] Şura, 37; Necm, 32, Vakıa, 47.
Kendi adıma Teşekkür ederim bu bilgilendirici yazı için. Saygılar.
ADALETSİZLİK HUKUSUZLUK ZULÜM VE YALANCI ŞAHİTLİK büyük günahlardan değil mi ?
Yalan söylemek, hakikati farklı göstermek de büyük günah değil midir? Hakikat insanlar için en kıymetli şeylerin başında gelmez mi?
Kelebek etkisi teorisi benzeri söylenen küçük bir yalanın çok büyük sonuçları olabiliyor.
Kuran’da cesitli ayetlerde peygamberin dahi Allah’in vekili olmadigi vurgulanmistir. Kimsenin kimsenin muslumanligi hakkinda yorum yapmaya hakki yok, ancak musluman oldugunu iddia ederek bundan cikar ve cevre saglayanlarin da ifsa edilmesi gerekir. Bu adamlarin cevreside nihayetinde kendisi gibi. Kandirildigi icin bunlara oy veren sayisi toplam secmenin belki yuzde besi bile etmez. Bunlar ve destekcilere de kanimca munafik (bozgunculuk yaparak kar saglayan) ve kafir (bildigi halde gercekleri orten) kategorisine giriyor. Bu munafik ve kafirlerden kurtulmadan yol almamiz, veya Allah’in bize bir yol gostermesinin mumkun olmadigini dusunuyorum.