Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…
Eş cinselliğin doğuştan gelen bir cinsiyet veya yönelim olup olmadığı tartışmasını tabiplere bırakacağım. Ben bu sorunu sosyal-psikolojik ve sosyo-kültürel açıdan ele alacağım. İnsanlar doğuştan dünyaya eş cinsel olarak gelmiyorlar.
İnsanların bireysel anlamda hangi cinsel yönelime sahip oldukları veya hangi cinsel yönelime yönelecekleri tamamıyla bireysel özgürlükleri içerisindedir. Bununla ilgili gerekli hukuki alt yapı temin edilir, kazandırılırsa bu tip kurumsallaşma hareketlerine de maruz kalınamaz. Fakat şu bir gerçek, insan biyo-psişik ve sosyolojik bir varlıktır. Felsefi açıdan bunu böyle görmek gerekiyor. Bazı gazetelerde Diyanetle ilgili tartışmalarda çıkan köşe yazılarında bazı profesörler şunu söylemişlerdir: Cinsel yönelim, nesillerin çürümesi gibi konular dinin dışındadır; bu tamamen mekanik, bilimsel, biyolojik tartışmalarla çözülmesi gereken sorunlardır, diyorlar. Bence yanılıyorlar. LGBT harfleriyle sayılan cinsel yönelimlere dikkat edersek burada, biyolojik bir hastalıktan çok cinsel yönelimle ilgili bir tartışma vardır. Yani insan eş cinsel doğdu neden eş cinsel doğan bir kişiyi biz yargılıyoruz? noktasında değiliz, çünkü burada biyolojik bir sorunu ele almıyorum.
Burada cinsel yönelimlerle ilgili bir problem var ve en fazla da insanları korkutan şu: Kinsey raporuna göre vurgulanan, LGBT’ nin kurulmasından çok önce ve onun ideolojik anlamda temeli olabilecek bir konu var, o da şudur: Cinsiyetsizleştirme. Kinsey raporu, heteroseksüel kimliği ortadan kaldırmaya programlanmış manipülatif bir araştırmadır. Bu araştırma raporuna göre, cinsel yönelim özgürlüğü dendiği zaman ilk hedef erkek ve kadın şeklinde geleneklerin dayatmış olduğu hurafeyi kökünden kazımaktır.
LGBT içerisinde cinsel özgürlük veya cinsel yönelimin özgürlüğünden söz ediyorsak heteroseksüelliğin de bu harfler içinde yer alması gerekmez mi? Yer vermezler. Çünkü heteroseksüellik, LGBT’yi oluşturan fikrin, araştırmaların asıl hedefidir.
1947 de Alfred Charles Kinsey adında bir zoolog Indiana üniversitesinde bir araştırma yapıyor. Bu araştırmalarda gazetelere yansıyan raporlar ve araştırma sonuçları göz önüne alındığında şöyle bir haber çıkıyor: Artık 20. Yüzyılın ahlakı baştanbaşa değişecektir. Çünkü Kinsey laboratuarda yaptığı araştırmalarda artık erkekle kadın cinsiyeti diye keskin bir kategorinin olmadığını gösterdi. Bu cinsel devrimdir. Ve ilk araştırma raporu Amerika’da 750 bin kişi tarafında okunuyor. Bir ayda beş baskı yapıyor. 1953’de ikinci araştırmasını yapıyor ve çıkan sonuçlar birinci araştırmayı destekler nitelikte olmak üzere biçimlendiriliyor. Sonra 1955’de Amerika Barolar Birliği, Common Law denen anayasayı değiştirip onun yerine yeni bir anayasa getiriyor. Kinsey’in yapmış olduğu sözde cinsel devrime dayalı olarak gerçekleştirilen anayasa değişikliği neleri serbest bırakmıştır? Çocuk tacizlerini, seks işçiliğini, geyliği, lezbiyenliği… Hepsini de ceza konusu olmaktan çıkarıyor. Çıkardıktan sonra 1969-1979 arasındaki suç statiklerine baktığımız zaman Amerika’da daha önce hiçbir zaman yüksek olmayan cinsel suçlar kat kat artıyor. Örneğin çocuk taciz ve tecavüzleri %346 artıyor. Daha sonra ne oluyor?
Judith Ann Reisman 1974’de Kinsey’in raporlarının konuşulduğu bir konferansa katılıyor. Katıldığı konferansta çocukların seks objesi olarak kullanıldığı afişlerle karşılaşıyor. Daha sonra sorgulamaya başlıyor ve Edward Baker ile tren yolculuğu yaparken ( Edward Baker de konferansa katılmıştır) ona bu durumu soruyor. Edward Baker ise “ben Kinsey ile birlikte deneyleri yapan grubun içindeydim. Bu deneylerde 4500 cinsel denek içerisinde 1500’ünü iki aylıktan 11 aylığa kadar çocukların oluşturduğu cinsel denek kullanıldı”
Amerikan Psikiyatristler Derneği 1973’e kadar eş cinselliği zihinsel hastalıklar grubuna koymuş durumdadır. 1974’de bu dernek bir kongre düzenler. Bu kongreyi LGBT’den kendilerini “kültür gerillaları” adını veren bir grup aktivist basar ve şunu derler: “ Eğer siz eş cinselliği zihinsel hastalık olmaktan çıkarmazsanız, biz burayı yakarız”. Eş cinselliği zorbalıkla zihinsel bir hastalık olmaktan çıkartıp, onun yerine bireysel tercih yazdırırlar. Amerikan Psikiyatristler Derneği eş cinsel yönelimi o gün bu gündür bir bireysel tercih özgürlüğüne bağlamış durumdadır.
Elbette cinsel yönelimleri sadece biyolojik değil ama psiko-sosyolojik nedenlerle değişen, farklılaşan insanlar modern yaşamımızda gittikçe çoğalıyor. Cinsel yönelimdeki farklılaşmaları takip edecek, bunları araştıracak, psiko-sosyal koşulları ve bu koşulların gerektirdiği tedavileri, iyileştirmeleri uygulayabilecek bir devlet programı olmalıdır. Tek yönlü olarak bunu aşmak mümkün değildir. Burada psikolojiden sosyolojiye, felsefeye kadar hatta rafine edilmiş bazı dini telkinlere kadar bütün bilimlerin devreye sokulması kaçınılmazdır.
LGBT çatısı altına neler giriyor? Terör örgütleri tarafından kullanıldığı için, 1974 itibaren bugüne kadar pedofili de bu çatı altında meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Şu anda pedofili adeta legalleştirilen duruma getirilmiştir. Neden böyle? Çünkü Kinsey pedofilidir. Araştırma arkadaşı da eş cinseldir. Dolayısıyla pedofilinin LGBT çatısı altına sürekli olarak sokulmaya çalışılması, araştırmayı yapanlardan kaynaklanan bir durumdur. Bunun hedefi nedir? Bu iş kurumsallaşmaya, bir baskı gücü olarak kendini göstermeye başladığı zaman orada bazı tehlike çanları çalıyor demektir. Doğrudan doğruya heteroseksüelliği hedef alan bir harekete dönüştükçe, ortada aile kalmaz. Aile ise ulus devletin temelidir. Aileyi hedef alan, ulusu da hedef alır. Kapitalizmin en büyük düşmanı ailedir. Max Weber diyor ki :“ Kapitalist dönemin başlangıcından itibaren aile ve sermaye çatışması vardır, akılcı kapitalizmin gelişiminin önündeki en büyük engel ailedir.” Çünkü kapitalizm cinsiyetsiz bir toplum istiyor. Kapitalistler aile bağı kaygısı duymayan insanları atomize ederek kendi çarkları içerisinde kullanmak istiyor. Özellikle “birleşik akraba grubu, kapitalizmin gelişimini boğar. Protestanlığın büyük başarısının ardında hısımlığın prangalarını parçalamak yatar.” Demek istediği şu: Protestanlık, reformasyon hareketiydi. Protestanlık kapitalizmin dinsel itici gücüydü. Buna göre büyük bir rölativizmle karşı karşıyayız. Kapitalizmin temelinde liberalizmin de at başı gittiği bir rölativizm vardır. Çünkü Kinsey de ahlaki rölâtivist olarak geçer. Onun için hiçbir ahlakın kendi başına bir değeri yoktur. Mademki ahlaki görecelik söz konusu, bunun doğal sonucu olarak cinsel görecelik pekâla normaldir. Hiçbir cinsiyet kategorisi birbirinden farklı değildir; mademki farklı değil, o zaman cinsel yönelimin hedefi de belli değildir. Bir cinsel yönelimin hedefi erkek olabilir, kadın olabilir, kendi cinsi olabilir, zoofili olabilir, pedofili olabilir. Damacanaya, hayvanlara, battaniyelere, asansörlere ve bilumum her nesneye yönelik cinsel tutumlar da LGBT’ye göre cinsel yönelimin makul ve meşru nesnesidir. İslam dinini kullanan dinci güruhla bu örgütler arasında organik bir bağ vardır.
Cinsiyetsizlik propagandasında insan neslinin varlığını ve devamını sağlayan eril ve dişil kategoriler olmadığından, cinselliğin nereye, kime, neye yönelmesi gerektiği gibi bir kural da yoktur. Herhangi bir ahlaksal ilke de yoktur. Hiçbir kutsalları da yoktur. Her şeye, herkese yönelebilir. Bütün bunlara cinsel yönelim anlamında engellenebilecek bir şey yoktur. Mesela feminist hareketler cinsiyet eşitliğinden bahsederler. Peki, bu eşitliği kim sağlayacak? Cinsel yönelimin nereye yöneleceği konusunda kuralları var mıdır? Hayır, yoktur.
Dinlere bakalım:
Eş cinsel ilişkiler kesinlikle İslam dininde onaylanmıyor. Bununla ilgili birçok ayet vardır.
Zina kavramıyla da bağlantılıdır. Zina, nikâh ve eş cinsellik birbirleriyle bağlantılıdır. İlginçtir imam-ı Azam Ebu Hanife eş cinselliği zina olarak görmez. Ona göre başka bir suçtur. Çünkü zina üremek ile ilgili yanlış bir durumu anlatır. Oysa eş cinselliğin üremeyle bir ilgisi yoktur, nesli devam ettirme, aile kurma gibi bir amacı yoktur. Geçici zevklere dayalı yanlış bir ilişki vardır. İmam Azam da ceza olarak sürgün cezasından söz eder.
Hıristiyanlığa ve Yahudiliğe baktığımız zaman örneğin Yahudilikte eş cinselliğin ağır cezaları var. Lut’un şöyle söylediği de ayette geçer: Evlenmek istiyorsanız gelin ben size kızlarımı vereyim. Aynı cinsten insanlar evlenemez, diyor. (Hud Suresi).
Nikaha gelelim. İslam dininde nikâhlanmak yani evlenmek sünnettir, şart değildir. Hatta bazı mezhep imamlarına göre toplumda belli insanların evlenmesiyle, toplumdaki evlenme farzlığı düşer. Mesela cenaze namazı buna örnektir. Mahallemizde bir cenaze olur, oraya belli bir grup katılır, cenaze namazı kılarlar, bütün mahalle kılmış gibi olur. Bu duruma Farz-ı Kifaye denir. Evlilik de Farz-ı Kifaye’dir diyen imamlar var. Bu şu demektir: Eğer evlilik sünnetse çok gerekli, olmazsa olmaz bir farz değilse, zina kavramının kapsamı da hafifler, daralır. Yani şu: Malınızı helalinden kazanmak farzdır peki onun tam tersi nedir? Hırsızlıktır. Hırsızlık yaptığınız zaman o farzı çiğnemiş olursunuz. Evlenmediğiniz zaman, evlilik farzını çiğnemiş olmazsınız, çünkü evlilik farz değildir. O halde zinanın kapsam alanı, bazılarının zannettiği gibi çok geniş değildir.
Nikâhın temel bir şartı vardır. Evliliğine herhangi bir engel bulunmamak koşuluyla, karşıt cinslerin şahit huzurunda evlenmeleridir. Burada şu akla geliyor: Bu evliliği kim yapacak? İmam mı yapmalı? İmam nikâhı var mı?
XII. Yüzyıldan sonra Selçuklular nikâh kaydı almaya başlandı. Osmanlılarda imamlar ilmiye sınıfında olduğu için yani aynı zamanda devlet memuru oldukları için devlet adına onlar nikâh kıyıyorlardı. Bu yüzyıla kadar Hıristiyan dünyada da nikâhı tescil eden, kayda geçiren bir kurum yoktur. Eşler arasındaki tartışmalar artınca kilise diyor ki, biz bunu bir zapta bağlayalım. Bu şekilde kurumsallaştı. Bizde XII. yüzyıldan sonra kurumsallaşması, tescille, anlaşmazlıkları ortadan kaldırmayla ilgili zorunluluğa bağlı olarak gelişmiştir. Bizde dini ya da resmi nikah diye bir nikah çeşidi yoktur. Nikâhın tek bir şartı vardır: Aklı başında iki şahidin evliliğe şahit olmalarıdır. Diğer konular (mehir, eşya, alışveriş vs.) bunlar taraflar arasında yapılan anlaşmalara bağlıdır. Dinde buna karışmıyor. Nikâh kesinlikle rızaya dayanıyor. Velilerin rızasıyla nikâh olmuyor. Rıza, evlenecek iki kişi arasında olmalıdır. Eğer rızasız olursa, zorlamayla evlendirilirse zinaya giriyor.
Kısacası eş cinsellik zina mıdır? İmam-ı azama göre değildir. Sürgün cezası vardır. Vazgeçerlerse affedilir. Ama öteki imamlara göre eş cinsellik, zina kapsamı içerisinde yer alıyor. Ama bütün hepsinin uzlaştığı bir konu var: Onaylanan bir ilişki biçimi değildir. Eğer evlilik gibi düşünülürse, bu evlilik olmaz çünkü evliliğin temelinde aşılama, dölleme anlamlarına gelen nikâh sözcüğü vardır. Çünkü nesli korumak, çoğalmak ve sağlıklı nesille huzur bulabilmek esastır. Demek ki insan kendi cinsiyle evlense de dinler, bu durumun aile yapılanması olmayacağını ve bunu yapanların huzur bulamayacaklarını söyler. Hiçbir din onaylamaz.
Eş cinselliğin doğuştan geldiğine ilişkin herhangi bir kanıt da yoktur. Peki, bu yönelimi ne sağlıyor? Psikologların da söylemleriyle, gittikçe kadına yönelen bir şiddet vardır. Bu durum da LGBT hareketlerini, gösterilerini kızıştırabiliyor ya da illegal örgütler tarafından kadınlara yapılan baskı ve şiddet kullanılabiliyor. Psikologların verdiği bilgi şu: Kadınlara şiddet uygulayan erkeklerin büyük çoğunluğunun cinsel anlamda yetersiz olduklarıyla ilgili bir tespit var. Yani aileden gelen, kendi cinsiyetleriyle ilgili psiko-sosyal gelişimlerinde aileden üniversiteye kadar yaşamış oldukları travmalardan söz ediyorlar. Çünkü aileden başlayarak olgunluk dönemine kadar pek çok insanın, kültürel anlamda, sosyolojik anlamda cinsel yönelimlerini belirleyen parametreler var.
Her fakültede aile bölümleri kurmadığımız sürece bu sorunu sadece tıpla, psikolojiyle kendi başına çözmek mümkün değildir. En fazla da tecavüzcüler özellikle eş cinsel olma tavrına daha yakın olan kişileri kendilerine kurban seçiyorlar. Bu da onların tutumlarını ve yönelimlerini daha farklı yansıttıkları içindir. Demek ki eş cinselliğin ve diğer cinsiyetle ilgili kimlik problemlerinin temelinde aile sorunları yatıyor. Bütün bunların çözümünün temelinde her üniversitede bir aile fakültesinin kurulmasıdır. Olmazsa her bölümde bir aile bilim dalının kurulması mümkündür. Aile kurmanın ne olduğunu, cinsellikten ev ekonomisine kadar her şeyi öğrenilebileceği bir aile ana bilim dalı çağımızda zorunluluk halini almıştır.
Bu arada LGBT’nin yaklaşım biçimini oluşturan araştırmayı Kinsey yaparken bunun en büyük destekçisi Keller Foundation Vakfıdır. Bu vakıf 1.700.000 dolarla araştırmaları desteklemiştir.
Peki, bu durumda ne yapılmalı? Çocuklara gey filmleri izletmemek gerekiyor. Pek çok dizi ve filmlerde gey karakterlerine yer vermek, furyaya dönüşmüş durumdadır. Kadına şiddet sahnelerinin çocuklardan uzak tutulması gerekiyor. Çocuklar için aile koruma sisteminin temin edilmesi gerekiyor. Cinsel eğitim bütün örgün eğitim kademelerinde mutlaka ürologlar, jinekologlar tarafından verilmelidir. Cinsel eğitimlerin olmadığı, lanetlendiği, tabu gibi görüldüğü toplumlarda kendi bedenlerini tanımayan erkek ve kadınlar, geleceğin cinsel kimliksiz bireyleri olma adayı olarak karşımıza çıkabiliyor. Burada bireysel yönelimlerin özgürlüğünü konuşmuyoruz. Biz cinsiyetsizleşme sorunu üzerinde duruyoruz.
İki ana cinsiyet var: Bunlar erkek ve kadın cinsiyetidir. Aile buraya dayanır. Aile fertleri bundan dolayı vardırlar. Bilim insanları diyor ki “ bir ailede bir ya da iki eş cinsel çıkarsa o ailenin soyu kurur.” Çünkü artık ondan sonra soyları gelmez.
Bizim İslam öncesinden bugüne kadar Türk uluslarında kökleşmiş bir aile kurumumuz var yani bu İslam’dan önce de sağlam biçimde vardı İslam’dan sonra da farklı renklerle gene hayatiliğini devam ettiriyor. Bizim sosyo-kültürel ortamımız, yetişme tarzımız, aile yapımız, devlet geleneğimiz, geleceğe bakışımız, farklı bir millet oluşumuz Hollanda veya bir başka devletle kıyas götürmeyecek kadar büyük, muhteşem bir tarihi, kültürü olan bir yapıyı gösteriyor. Dolayısıyla bu yapının içerisinde Hollanda’daki gibi yapılar bizim toplumsal, kültürel doğamıza uymaz. Bakın en kötü günlerimizde Türk milleti olarak yediden yetmişe herkes savaşta, barışta, kıvançta, sevinçte bir araya gelebiliyoruz. Atatürk’ün kurduğu bir cumhuriyeti yıkmak için herkes, en masum bir isteği dahi terör örgütünün kullanımına sunabilmektedir. En basit örnek olarak dini kullandılar. Fetö bunun en açık misalidir.
Bölücü terör örgütleri, cinsiyetsizliğin ve cinsel yönelimin belirsizliği savından hareketle LGBT’yi kullanarak Türk ulusunu kimliksizleştirme peşindedir. PKK ve Fetö için LGBT, koç başı olarak kullanılabilmektedir.
Sayın Filiz çok önemli bir konuda çok değerli bir makale kaleme almışsınız. Çok kişinin okumasını arzu ederim.
Bölücü terör örgütleri, cinsiyetsizliğin ve cinsel yönelimin belirsizliği savından hareketle LGBT’yi kullanarak Türk ulusunu kimliksizleştirme peşindedir. PKK ve Fetö için LGBT, koç başı olarak kullanılabilmektedir. Zaten yazmışsınız ama çift dikiş atılacak öneme ve uyandırma görevine sahip satırlar.
Normal heteroseksuel kisilerdeki genler insanin karsi cinse egilimli olmasini saglar. Escinsellerde ise bu mekanizma bozulmustur. Bu bozulmaya neden olan etkenler cocukluk yillarinda olan cinsel taciz, yanlis cinsel yonlendirmeler, TV’lerde ki ozendirici cizgi filmler, normal filmler, dizilerdeki kisiler, arkadas grubu, unlu, mevki sahibi birilerinin de escinsel olmasi (ornegin bir ulkenin unlu bir ses sanatcisinin, ya da unlu bir basketbolcunun vs), filmlerin dizilerin , kitaplarin icine escinselligin baska duygularla harmanlanarak katilmaya calisilmasi gibi daha bir cok teknik vardir gizli gizli escinselligin topluma nasil sokulmasi gerektigini anlatan. Ayrica ruhlar aleminde yasayan cinlerde ilk olarak gecici escinsellik duygusu yaratmaya calisirlar ozellikle bir travma esnasinda. Ornegin kisi bir yakinini kaybetti ya da sevgilis tarafindan cok feci bir sekilde aldatildi vs. Isin en uzucu yani ise escinsel birisi bakar ki Islam da, Yahudilikte ve Hristiyanlikta escinsellik yasaklanmis. Geriye bir tek seytanin kurdugu din kaliyor ve bu escinsel insanlar seytanin eline dusmeden kurtarilmalidir. Eger kurtarilmazsa kendilerini seytanin ogretilerine daha yakin hissedeceklerdir. Cok gec olundugunda ise belki sayin Prof. Dr. Şahin Filiz’in bahsettigi koç başı olarak kullanılabilme durumu ortaya cikacaktir. Bence herkes cok dikkatli ve tetikte olmalidir.
Hocam harikasınız,çok kritik bir bakış açısıyla bizi aydınlattınız.
Degerli Arkadaşlar bu işin çözümü nerede peki? Bana arkadaşını söyle sanan senin kim olduğunu söyleyeyim diye bir söz vardır ya, işte teknik budur. Yani sosyal çevremizdeki kişiler bizi ister istemez hareketleriyle, mimikleriyle, karar alma tarzlarıyla, düşünceleriyle etkilerler. İki türlü sosyal çevre vardır. Birincisi çevremizdeki kişilerin gerçek yaşayan insanlardan olduğu çevre, ikincisi de dijital ortamin urunleriyle (Youtube videolari, Facebook ve Twitter’daki video ve mesajlar, filmler, diziler vs vs) olustrulmus sosyal cevre. Birincisinde cevremizdeki kisiler , yasayan, canli varliklardir. Yani bize kizabilirler, ya da biz onlara kizariz, ya da nasihat ederiz, ya da fener galatasaray macini konusuruz. Yani karsidaki kisi canlidir. Etki-tepki hemen oracikta olurverir. Ikinci sosyal cevre ise dijital urunlerden olusur, videolar, filmler vs. Dijital ortamdaki video yapilirken, videodaki kisiler sadece o cekim esnasinda canlidir. Film bittikten sonra artik o urun canlu degildir. Hic dusundunuz mu Youtube’de bir videoyu izlerken deniz kenarinda birisini goruyorsunuz ama belki o kisi uc yil once vefat etti. Gercek insanlardan olusan sosyal cevremizde gordugumuz olumsuzluklari insan kendi gucuyle asabilecek kudrettedir. Ama dijital ortamdaki urunler bir haftanin icinde binlerce kez cogaltilabiliyorlar. Tehlikenin olustugu yer ise burasidir. Yani escinselligin propagandasini yapmak isteyen birisi, bu tur videolar,filmler hazirlayip, milyonlarcasini cogaltip uretiyor ve sosyal medyaya koyuyor ve siz istemeseniz dahi bu tur filmlere maruz kaliyorsunuz. Sizce adil mi bu? Hayir, hic degil ama yapilan bu. O yuzden gercek insanlarla gecirdigimiz zaman ne kadar fazla, dijital cevremizle gecirdimiz zaman ne kadar az olursa bu o kadar iyi bizim icin. Digital ortamlarda olan canli, yuz yuze konusmalarda (Skype, zoom vs ) gercek sosyal cevreye girer cunku aninda etki-tepki vardir iki insan arasinda. Konusmamin basinda belirttigim “ Bana arkadaşını söyle sanan senin kim olduğunu söyleyeyim” ilkesi geregi digital sosyal cevremizi bu tur escinsel turu urunlerle doldurularak bizi etkilemeye calisiyorlar. O yuzden olabildigince azaltalim sosyal medyada uretilmis film, haber ve dizileri izlemeyi. Ikincisi de yuce rabbimizden dua ile yardim, korunma isteyelim bu tur sinsiliklere karsi ve dikkatimizi arttirmasini isteyelim. Dogru ile yanlisi hemen gorebilecek bilgelik isteyelim. En iyi iki silah budur. Birincisi insanin kendi bilinci, ikincisi ise dua. Bol bol kitap da okuyalim tipki Ataturk’umuzun yaptigi gibi. Cunku gercek detay kitaplarda, 10 dakikalik , bir saatlik videolarda degil.
Biyolojik varlığı ile, psikolojik hormonal yazılımı ile tam olarak, bir dişiyi dölleyebilecek bir donanımla doğan bir erkek çocuğunun, sonradan eşcinsellğe yönelmesi, bir cinsel seçim değil, toplumsal virüsler , ya da talihsiz cebirler etkisiyle yazılımının bozulması nedeniyle talihsiz bir sürükleniştir. Talihsizliktir çünkü orijinal dişi dölleyici yapısı hiç bir zaman peşini bırakmayacak ve hep mutsuz olacaktır.
Evt
Çok doğru ancak,Üniversitelerde aile bölümü kurmak bu işin çözülmesinde yetmez.Milli Eğitimde müfredatın, kitapların vb “sistemin” değişmesi gerekir. Ayrıca devlet politikası gereklidir.
Söylediğiniz çok doğru, katılıyorum. Hatta biraz utandım bir avuç bu sapık insan grubu TV’leri ele geçirmiş ama büyük kalabalık yani bizlerin büyük çoğunluğu ise dönen dolabı bile farketmekten uzak. Keşke biraz daha eğitimli, bilgili olsaydık.
Sanki sayın hocamız bu işe daha yeni el atmış gibi. Bu iş hala tercihe bırakılabilir gibi buğulu ifade kullanmış. Sayın hocamız bu işi insanlara bırakıyor, eşcinseller işe bu işi şansa bırakmamaya çalışıyor. Aradaki fark gece ile gündüz gibi.
Aklıma Sezen Aksu’nun bir şarkısı geldi. Sözleri şöyleydi. ” Seni ham yapar bu zilliler”. Sayın hocamız bu eşcinsel lgbt’cileri hala tanıyamamış. Bunların aklından geçenler şeytanın aklından geçmez. Hocam dikkatli olun. Sizi ham yapar bu insanlar.
İlginçtir amerikada olan 10 yıl sonra burda da olmaya başlıyor. Homoseksüelliği, ahlaki yönden değil toplumsal fonksiyonları açısından bile eleştirseniz. Bir anda sosyal medya ortamında özgürlük düşmanı olarak yafta yiyorsunuz. Bu bizim memlekette yoktu. 10-15 sene öncesinde amerikada avrupada insanlar homoseksüel eğilime karşı herhangi bir eleştirel yorum getirildiğinde bir mahalle baskısına mağruz kaldıklarını yazıyorlardı.
Bir şekilde türkiyede de artık fikir özgürlüğü, kendilerine “ilerici” diyen bu gruplar tarafından kısıtlanmaktadır. Bizzat ben bir arkadaş ortamında lgbt nin cinsel yöneliminden ötürü haklarının kısıtlanmasına karşıyım ama sokakta lgbt yürüyüşü görürsem kendinden geçmişçesine alkışlanmasını da anlamıyorum dediğimde baya bildiğiniz özgürlük düşmanı, geri kafalı manasına gelen yorumlar gelmişti. Muhtemelen bir kaç seneye bu yazının aynısını yazmak da suç olacak.
Yine çok bilgilendirici bir yazı olmuş.
Yalnız hocam Nikahsız ilişkiye zina deniyorsa Nikah nasıl sünnet oluyor?
Eski Yunan ve Roma imparatorluğunda eşcinsellik adeta bir norm haline gelmişti. Koskoca filozoflar, komutanlar, bürokrat, şair vs. eşcinsel ya da biseksüel idi. Dolayısıyla, bu yönelimi serbest bırakıp normal görmeye başladığımız vakit nesiller geçtikçe kanser gibi toplumu sarabilir. Özellikle bizim toplumumuzda yapılması gereken bir diğer husus aktif eşcinselliğin yeterli ölçüde ayıplanmasını sağlamaktır. Mesleğim hukukçu olduğundan, bazı dosyalarda ne olaylara şahit oluyoruz bilseniz. Adam evli barklı birkaç tane çocuğu var ama oğlancılık yapıyor fakat aktif pozisyonda olduğu için bu meseleyi bilen arkadaşları adamı pek de ayıplamıyorlar. Toplumun tiksinç ve aşağılayıcı bulduğu “ib.n.lik” sıfatı sadece pasif eşcinselleri tanımlıyor. Bu durum ise eşcinselliğin normalleşmesine karşı mücadele çelişki yaratmaktadır. Çözüm olarak aktiflerin de en az pasif olanlar kadar yanlış bir iş yaptığı fikrini zihinlere çakmak gereklidir. Sonuç olarak, en başta yapılması gereken şey demokrasi,insan hakkı gerekçesiyle asla olayı normalleştirmemek olmalıdır. Aksi takdirde, Şahin Filiz’in belirttiği gibi pedofili ve belki arkasından ensestin normalleştirilmesi gelecektir; zira bir fikrin içeriği değil, taraftar sayısı arttıkça kamuoyunda kendine yer bulmaktadır.
Hocam aman dikkat! Olur ya bir boşluğunuza falan denk gelir bunlardan birisine üniversitedeki elemanları işe alma yetkisi verirseniz, bir de bakmışsınız ki sizin bölümdeki tüm yeni kadronun hepsi lgbt’xi. Bunlar kadar birbirini kollayan başka bu bir grup çok azdır. Haklı olanı işe almazlar, kendilerinden diye lgbt’liyi işe alır bunlar. Çok gördüm böyle yaptıklarını.
Yaklaşık ikiyüzellibin yıl süren, babanın belli olmadığı, anasoykütüğünün esas olduğu ana erkil dönem sonlarına doğru şunlar oluyor.
Hayvancılık ve tarım ekonomisine geçiliyor, stoklar oluşuyor. Avcılık ve toplayıcılık anlayışıyla bu stoklar için savaşlar başlıyor. İlk insanlaşma öncesi 500 gr olan insan beyni hızla büyüyerek 2500 gr boyutuna çıktığı ve rahimle kalça bu evrime uyumlu olmadığı için insanoğlu kafatası fazla büyümeden prematüre yani başka canlılarda olmadığı gibi anaya çok bağımlı doğuyor.
Bahsettiğimiz savaşlarda kadın mağara içine tıkılıyor. Erkek milleti, anaerkil döneme geri dönüleceği korkusuyla, kadın tıkıldığı mağaradan çıkamasın diye, kadının eski sosyal yüce statüsünü yerin dibine sokmak ve kadını ikinci sınıf insan durumuna düşürmek için elinden gelen kültürel filosofik çabayı gösteriyor. Eski Yunanda bu anlayış şöyle zirveye oturuyor.
“Bir erkek sefil bir varlık olan kadına aşık olamaz.
Kadın sadece üreme aracı olarak kullanılır.
Bir erkek, sadece kendi gibi yüce bir varlık olan bir erkeğe aşık olabilir.”
Tavistock projeleri aileyi yok etmek amaçlı programlı ,Müzik le ve uyuşturucu ile başlamışlar(Beatles-Rock and Roll) cesur yeni dünya yıl 1984 sipariş romanlar
Arkalarında negatif öjeni üstün ırk ve darvin ci teorilerin beslediği bir zihin yapısı var.