Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Dinsel söylemle dünya gemisi yürümez

Dinsel söylemle dünya gemisi yürümez

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı

Laiklik özellikle bu nedenle din ve dünya işlerini birbirinden ayırmaya mahkum olduğumuzu bildirir. Din ile dünya birbirine sanıldığından daha çok yabancıdır. Dinin dünyada bireye ve topluma verebileceği en önemli değer, ahlak ilkeleridir. Ama bu bile, genel insanlık ahlakının şu ya da bu dinden kaynaklandığına yeterli bir kanıt bulduğumuz anlamına gelmez. Günlük yaşamımızı bir takım kurallarla idare eden kaynak, toplum halinde yaşamak zorunda olmamızdan kaynaklanan zorunlu kurallardır. Örneğin trafik kurallarına uymamızı sağlayan şey, sanıldığı gibi, kul hakkına tecavüz etmekten çekinme duygusundan çok, akıl ve bilim ile davranmamız gerektiğini bilmemizdir ve bunun bilincinde olmamızdır. Akıl ve bilimi beş dakikalığına bireysel ve toplumsal hayatımızdan çekin alın, geriye, hiç kimsenin içinden çıkamayacağı felaketlerin neden olacağı yıkımlar, ölümler ve karmaşa kalacaktır. Dünya farklı bir hayatı, din ise ruhsal bir arınmayı öngörür.

Ülkemiz ne yazık ki sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel olarak çok zorlu zamanlardan geçmektedir. Her birimiz kendi varlık ve imkân sınırları içinde bu gerçekliği gittikçe daha derinden duyumsuyor, yaşıyor ve deneyimliyoruz. Sorun, siyasi aktörlerin görev değişimi yoluyla sihirli bir el ile kısa ve kolay bir tarzda çözülecek gibi görünmüyor.

Türk siyasi söyleminde, pek çok siyasi partiyi ve siyasileri cenderesi altına almış olan bir dinsel söylemden söz ediyorum. Söylemin kendisinin hakkı olduğu itkisiyle birbiriyle bu konuda yarışan bir siyasi geleneğin, Türk insanın yaşamını sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda sürekli daraltıcı bir kısır döngüyü beslediğini gözlemlememek imkansız. Hz. Muhammed’e, ağaçların nasıl aşılanacağını soran bir kişi, “siz dünya işini benden daha iyi bilirsiniz” demesi, din-dünya arasındaki akılcı ayrıma bir örnektir.

Ortaçağ, din ve dinsel söylemlerle dünya işlerinin nasıl yürümediğini bütün büyük dinlerin somut tecrübeleriyle göstermiş bulunuyor. Ortaçağ’da Yahudilik, Hıristiyanlık ve son kertede de İslam, dünya işlerini dinsel söylemle yürütemediklerini çok acı ve can yakıcı bir şekilde  Rönesans ve Reformasyonlarla birlikte fark etmeye başlamıştı. Aydınlanma yüzyılı, bu farkındalığı yadsınamaz bir akılcı ve bilimci düzeye yükseltti.

NEYDİ BU DÜNYA İŞLERİ?

Devlet yönetimi, yani siyaset sanatı din ile kotarılamadı. Kilise ve din adamları, devleti, siyaseti kendi ikbal ve istikballeri için biçimlendirmeye kalkınca,  kendileriyle birlikte halkı da yaşamdan koparmışlardı. Kadınlar lanetlenmiş; içlerine cin ya da şeytan girdi diye olmadık işkencelerle öldürülmüşlerdi. Cinsiyet ve cinsellik, Adem-Havva mitolojisi (Kökleri Tevrat’tan gelir) kadın üzerinden lanetlenmiş; Havva figürü, şeytanla cinsel ilişkiye girerek Adem’i boynuzlayan lanet olası bir cinsin murdar bir atası olarak sahneye alınmıştı. Bu sahne farklı söylem ve kurgularla Demokles’in kılıcı gibi sübliminal olarak Cumhuriyetimizin baş üstünde tuttuğu Türk kadınlarının başının üzerinde yine dinsel söylemlerle sallandırılmaktadır. İnsan bedeninin en mahrem ve en saygın olan yerini, beden bütünlüğünü parçalayarak lanetli ilan etmeye, kadına şiddetin, namus cinayetlerinin ve saç telinin görünmesiyle cehennemde çatır çatır yanacak olmanın kısa adı olarak “namus” adı verildi.  Din ve dünyayı birbirinden ayırmak yerine, kadın ve erkeği birbirinden ayırdık.  Başka bir deyişle, din-dünya birleşince, insan cinsleri birbirinden ayrılmış; yaşam dinsel söylemlerle parça pinçek hale getirilmiştir. Tarihsel olarak ve pratikte de din, dünyaya egemen olmasa da, düşünce ve davranışımız, din adına yüzlerce yıllık uygulamaların kısır döngüsü içinde hapsolmuştur.

Ekonomist olmadığım için ayrıntısına giremem ama birey ve toplum olarak birebir yaşadığımız  ekonomik sorunların çözümü dünya işidir; yüzyıllarca denenip süzülmüş iktisat biliminin teori ve uygulamaları, dolar ya da Euro’nun “Allah tarafından yükseltildiği” savını doğrulamamaktadır. Nasslardan çıkarsanan ekonomi teorileri dün, iktisadi davranışların o günkü örneklerini veriyor olabilir. Bu örnekler doğrudan nasslardan değil, örneğin, 9.-10. Yüzyıllarda Abbasi Devleti’nin içeride ve dışarıdaki ekonomik ilişkilerini, arz-talep dengesini; bireysel ve toplumsal ekonomik hayatı, kadim hukuki gelenekler dahil piyasadaki reel koşullara göre bir takım fetvalarla çözmeye çalışan İmam Azam Ebu Hanife’nin hukuk kitaplarını bugünkü dinciler çok iyi okusunlar. Şeyh Bedreddin’inin 600 yıl önce yazdığı  hukuk felsefesini (Letaifu’l-İşarat) okusunlar. Ne İmam Azam’ın ne de Şeyh Bedreddin’in, bugün “Doları Allah yükseltiyor; bu iş nasslarla çözülür” diyenleri din ve dünya adına ciddiye almayacaklarına kalıbımı basarım.

Antik Yunan felsefesinde Thales, Anaximenes, Anaxagoras gibi doğa filozoflarına gelinceye kadar, dinsel söylemle her türlü doğa olayının açıklanabileceğini öngören mitolojik tasarımlar ve kurgular vardı. Yüzlerce Yunan tanrısı, kozmozu kendi paylarına düşen parçasıyla idare ediyor; emri altındakilere nasıl bir gezegende yaşadıklarını, nasıl yaşamaları gerektiğini dikte diyordu. İşte bu dinsel söylem dünyayı hatta evreni tanımlamak, biçimlendirmek ve içindekileri sözüm ona tanrıların isteği doğrultusunda hizaya getirmek amacıyla ortaya atılmıştı. Ne var ki andığımız doğa filozofları, dinsel söylemin koyulttuğu karanlığı yırtan ilk hamlelerini yaptılar ve “doğanın kendi içinde kanunları olduğunu; bunun da ancak doğanın kendisini araştırmakla keşfedilebileceğini ve bu keşfi doğa üstü hiçbir gücün bizim adımıza, yerimize veya namımıza gerçekleştirmeyeceği”ni bulguladılar. Artık cin şişeden çıkmıştı. Ortaçağ bu bilimsel adımın başlattığı anlayışı tam 1000 yıl tutuklu bıraktı. Ne ki bu süre içinde din; devlet, siyaset, kültür, ekonomi ve bilimle hangi mesafede bulunması gerektiğini tecrübe ederek gördü. Artık dinin yeri inanç ve bireysel hayat; dünyanın yeri bilim ve toplumsal hayat olarak belirlendi.

Aynı süreci İslam ülkeleri henüz yaşamış değil. Din fiilen inanç ve bireysel düzeyde yerini almış olmasına rağmen, söylem temelinde hala bilime ve toplumsal hayata yön verdiği sanılan bir manivela olarak kullanılmaya devam etmektedir. Yağmurun dua ile yağacağına, ekonomik sıkıntıların; açlığın, mal ve zenginliklerin Tanrı tarafından bir imtihan yoluyla toplumun başına geldiğine, bu vartaların bilim ve akıl ile değil de yine dua ve ibadetle atlatılacağına ilişkin dinsel söylemler, sahiplerince sürekli “ötekilerce” kabul edilmesi gereken tanrısal yasalar gibi dikte edilmektedir. Oysa Hz. Muhammed, “dünya işlerinin yine dünyanın koşullarına uyarak görüleceğini” o küçük ama vurucu örnekte bildirmişti. Buna göre,  din işleri dünya işlerinin kotarılmasını sağlamaz; olsa olsa dünya işlerinde hak ve adalete uygun davranmayı salık veren evrensel ahlak ilkelerinin yerel düzeyde –en azından dine inananlar düzeyinde- uygulanmasında etkili bir faktör olabilir. Ne var ki, dünyayı dinsel söylemle idare edebileceğine inananlar, ahlakı bağlayıp, nefislerini serbest bırakarak bu denklemi, hem bilim hem de din aleyhine tersyüz ederek bozmaktadırlar.

Ortaçağ İslam düşüncesi 9. yüzyılın başından 14. Yüzyılın ortalarına kadar, dini kutsal yerinde muhafaza etmek ile dünyayı bilimin ve felsefenin koşullarına uygun yöntemle anlamayı bir arada başarabilmişlerdi. “İslam Rönesansı”, bu başarının dünya tarafından kabul ve tasdik edilen somut bir örneğiydi. Oysa Müslümanlar, bu denklemi bozdukları; dinsel söylemler ile dünya gemisini yüzdürebileceklerini sandıkları için, şimdi Ortaçağ İslam düşüncesinin çok gerilerine düşmüş bulunuyoruz.

Dinsel söylemler, dünyayı ve dünya işlerini yönetmek için değil;

Kendini tanrı sayanlara dur demek,

İnsanın kendi eylemlerini olumlu veya olumsuz olsun, Allah’a yüklememek

İnsanlar arasında ayırım yapmamak

Başarıyı kendine, başarısızlığı Allah’a havale etmemek

İhmal ve kasıtları; kendi cürümlerini başkalarından bilmemek

Verilen emanete sahip çıkıp ihanet etmemek

Yunus gibi, kendini kimseden üstün ve ayrıcalıklı görmemek

Hukukun üstünlüğü, hak ve adaletin tesisi için kendi çıkarlarını öne çıkarmamak

Vatanına, milletine ve milletin emeğine ihanet etmemek

Haram lokma yememek, haramla iş görmemek

Kendini Allah yerine koyarak kul hakkı yememek

Farklı düşünce ve kanaatlerin en az kendisininki kadar doğru ya da yanlış olabileceği olasılığını göz ardı etmemek

Ne küçük ne de büyük dağların kendisi tarafından yaratılmadığı gerçeğini unutmamak

Büyük günahları işlemeyi, tanrısal bir hak olarak kendinde görmemek

Toplumu cahil ve yoksul bırakmamak

Ama bu söylemlerin dünya işlerini çekip çevirmekle değil, insan olmakla ilgili olduğunu aklından çıkarmamak

İçin ortaya konulur.

Din bunun için vardır. Bu ahlaksal ilkeleri tersyüz eden bir dinle, değil dünya işlerini, insanlaşmayı bile başaramayız.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 Yorum

  1. 12 Aralık 2021, 23:17

    hocam mükemmel bir yazı teşekkür ederiz

  2. Çok değerli Şahin Hocam, böyle büyük bir sabır ve özveri ile bizim yolumuzu ışıtıyorsunuz. Hakkınızı ödemek kolay olmayacak. Sağolun.

  3. 13 Aralık 2021, 08:30

    Aydınlatıcı, eğitici yazınıza teşekkürler sayın Filiz

  4. 13 Aralık 2021, 18:07

    Hocam çok yararlı bir yazı . çok faydalandım ve arkadaşlarımızla tartıştık

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!