Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Dinsel vesayet

Dinsel vesayet

featured

Şahin Filiz yazdı…

Türkçe dua, ibadet ve ezan konusunda Diyanet’in açıklamalarına bazı sorular yönelterek yanıt verdiğim ilk yazımdan sonra, rahmetli Mümtaz Turhan’ın “Kültür Değişmeleri” adlı yapıtında belirttiği gibi, din kullanılarak Türk dili ve kültürü vesayet altına alınmaya çalışılmaktadır. Ezan, dua ve genel olarak ibadetler, Arapçadır.  Zaten Kuran’ın Arap dili ile intikal ettiği ve  yoğun olarak Arap kültürünü yansıttığını kimse inkar etmiyor. Tartışmayı bilerek ve isteyerek bu noktaya çekmek, buradan kalıcı ya da geçici bazı çıkarlar kotarmak meselenin bilimsel ve akademik yanıyla ilgili değil, daha çok  sosyo-politik kaygılarla ilgilidir.

Bilimsel ve akademik bir konu salt politik süreç ve koşulların mengenesi altında doğru bir sonuca varamaz. Bir de buna politik çıkar gruplarının ve çevrelerinin konjonktürel ilgi ve duyarlılıkları açısından yaklaşılırsa, Türk toplumunu yüzyıllardır hem dikey hem de yatay olarak etkisi altında bulunduran din olgusunun ‘sırf anlaşılmaması’ için harcanan çabalar kutsallaştırılmaya devam edilecektir.

Şimdi soralım:

Din konusundaki temel sav nedir? 

“Din, Tanrı’nın seçtiği yalvaçlar aracılığıyla insanlara iletilmek, anlatılmak ve uygulanmak üzere gönderilen emirler ve yasaklardan oluşan yazılı ve sözlü kutsal bir bildiri bütünüdür.” Din klasik kaynaklarda bu çerçevede tanımlanır. Ama şunu ekleyeyim: Din kavramı aynı zamanda “kentlileşme”, “medeniyet”, “Medine” anlamlarına gelir. Bu konuyu sonra işleriz.

Şimdi, bu tanıma göre, eğer din, insanların anlaması ve uygulaması için geldi ise, önümüzde iki seçenek var:

Ya Kitab’ı hakkıyla anlamak ve uygulamak için gayri Araplar Müslümanların tümü Arapça öğrenmek zorundadır.  Olabilir mi? Olmadığını görmek için kahin olmaya gerek yok, olmamıştır. Arapça başlı başına bir dildir. Herkes için Arapçayı öğrenme zorunluluğu getiremeyeceğimize ve bir dili ancak belirli koşullarda belirli insanlar öğrenebileceklerine göre, Arapça öğrenerek Tanrı’nın meramını anlayıp uygulamak çok zordur. Kaldı ki Türkiye’de Arapça bilenlerin sayısı, nüfusumuza oranla devede kulak kalır. Zaten Kuran’ı Arapça okuyup anlayan belirli insanlar hem kendileri anlar, hem de Türk halkına anlatır, tercümanlık yaparlardı. Ama görünen odur ki, iyi Arapça bilip Kuran’ı ve Kuran bilimlerini ana kaynaklarından, klasik köklerinden okuyup anlayanlar arasındaki ihtilaf, Ehl-i Kitap arasındaki ihtilaflara rahmet okutacak türdendir. Demek ki sorun Arapça bilmek ve o dilde ibadet etmekle çözülmüyor, aksine daha da içinden çıkılmaz hale geliyor.

Neden?

Çünkü Türk kültürü din bahanesiyle Arap kültürünün baskısına maruz kalmaktadır. 

Ya da, Türkçemizi kullanacağız. Arapçadan çevrilen Kuran, Hadis ve diğer dinsel bilimlere ait yapıtlar en iyi çeviriler ışığında Türkçe anlaşılacak, Türkçe okunacak ve Türkçe uygulanacaktır.  Hangi ulus nasıl istiyorsa kendi dilinde okuyup ibadet edebilmelidir. 

Peki, Diyanet buna ne diyor? 

Bakalım:

Çünkü namaz, farz olan ve sahih olarak yerine getirdiğimizden emin olmamız gereken bir ibadettir.

Şu yargıya yakından bakalım: 

Diyanet  burada diyor ki:

Namaz  (sözcük Farsça olsa da), farzdır, o yüzden Türkçe yapılmaz.

Namazı sahih olarak yerine getirdiğimizden emin olmanın yolu, onu Arapça eda etmektir. Türkçe kılarsak kıldığımız namaz kuşkulu olur; kim bilir kabul edilmez. Riske atmayalım, işi garantiye alıp Arapça okuyalım. 

Peki, Tanrı’nın ibadetimizi Arap dilinde kabul edeceğine dair garantiyi nereden çıkarıyoruz? Yoksa din yalnız Araplara mı geldi? 

 Diyanet’in aldığı kararlar Tanrı’nın neyi nasıl kabul edeceğini deneysel olarak belirliyor mu? Önceden mi biliyorlar? Önceden bilmek için ya resmi bir görevli ya da tarikat lideri mi olmak gerekiyor? İlahiyatlardaki akademisyenlerimiz ne güne duruyorlar?

Birbiriyle çelişik bir yargı öbeği var. Namaz gibi farz olan ibadet Türkçe yapılamaz; farz olmayanlar mesela vacip, sünnet mübah, müstehab vb.  demek ki başka dille de yapılabilir. Şunu soralım: Bir ibadetin farz olması, en önemli ibadetlerden olması anlamına geliyorsa ve bu yüzden de en farz ibadetlerde Arapçadan başka dil kullanılamıyorsa, namazın da kaynağı olan Kuran’ın, mealinden okunması nasıl “caiz” olabilir? Namaz gibi Farz bir ibadet Türkçe yapılamıyor ama onun farz olduğunu bildiren Kitab’ın meali okunabiliyor. Yaman çelişki şu parçada gizli:

Yüce Rabbimizin öğütleri ve buyruklarını öğrenmek maksadıyla, Kur’an-ı Kerim’in meal ve tefsirlerini okumak gerekli olmakla birlikte okunan bu tercümelerin Kur’an olarak isimlendirilmesi caiz olmadığı gibi mealin Kur’an yerine okunması da doğru değildir. İbadet olarak okunduğunda Kur’an asli lafızlarıyla okunmalıdır. Kur’an’ın meal, tercüme ve tefsirlerini okumanın hükmü başka, bu tercümeleri Kur’an yerine koymanın ve Kur’an hükmünde tutmanın hükmü ise bambaşkadır”

Diyanet bu açıklamalarında çelişkiler ve mantığı zorlayan yargılar içinde bocalıyor. Önceki yazımda da vurguladım. Kimse mealle Kuran’ı bir tutmuyor. “Rabbimizin öğütlerini ve buyruklarını öğrenmek maksadıyla” meal okunabiliyorsa, Rabbimize de bizim maksadımızı, kendi dilimizden daha iyi anlatabileceğimizi neden düşünmüyoruz? Eğer Kitap’tan maksat, Rabbimizin buyruklarını öğrenmek ise ve bunu da mealle ancak anlayabiliyorsak, neden Rabbimize geri dönüp aynı dille anladığımızı anlatmayalım? Engel olan  şey nedir? Bu alıntıda metne dikkat ediniz. Diyanet polemik yaparak kendi bakış açısını “Rabbimizin emriymiş” gibi deklare ediyor. “Mealle Kuran’ı bir tutmak caiz değildir” gibi, kimsenin aksini savunmadığı bir söylemi temel alarak, Türkçe Kuran okumayı “caiz” görmüyor? 

Hem bu “caiz” ne demek?

Bakalım: “olabilir”, “yapılabilir”, “yasak veya haram değil” demektir. “Cevaz” (izin, ruhsat), “tecavüz” (sınırı aşmak, her anlamda meşru olan sınırları çiğnemek) demektir. “Caiz değildir” yargısı, izin yok, ruhsat verilemez, sınır aşılamaz demektir. Bu kavram dinsel değil, hukuksaldır,  daha çok toplumsal ve siyasal düzeni sağlamak ve sürdürmek amacına matuf olarak kullanılır. Öyleyse, hukuk dilini din diline çevirerek oradan “ilahi yasaklar”, “kutsal sınırlar” türetmek, en hafif deyimle, demagojidir.  Mantık önermeleri içinde buna “totoloji”, kısır döngü denir. Hitabet sanatında “tefennün” olur. Tefennün, anlamı aynı ama birbirinden farklı sözcükleri sırf dinleyeni şaşırtmak için kullanmak demektir. 

Önce totolojik bir önermeye örnek vereyim:

“Elma elmadır”. Kuran Kurandır demeye benzer.

Tefennüne örnek ise:

“ Daha önce çok kereler,  sıklıkla, her zaman ifade ve arz ettiğim üzere, ortaya koyduğum beyanların aynı söylemler olduğunu önceki değerlendirmelerimde tasrih etmiş bulunuyorum”.

Şimdi bu ve benzeri örnekleri dinsel vesayet retoriği çok kullanır. “Bu, asla ve kat’a tecviz edilemez (yani izin verilemez), buna binaen Allah’ın emir ve yasaklarını tecavüz, caiz olamaz”. Alın size aynı kökten türemiş sözcüklerle “çok konuşup hiçbir şey anlatmayan” totolojik yargılar. Totolojik yargılar teolojik tartışmalarda ve söylemlerde sıklıkla kullanılır. Amaç, rakibin kafasını karıştırıp karşı söylem üretecek mecal bırakmamaktır. Oysa içi boş ve sonuçsuz polemiklerden başka bir şey değildir.

Tefennün de din dilinde çok geçer. Örnek verdiğim cümlede derle topla iki sözcük vardır, gerisi laf ü güzaftır. Ancak halk, Arapçanın hem Latince çeviriyazısı ve söylenişinin hem de  orijinalinin “kutsal” olduğuna inandırıldığı için, “sulbünden tenezzül eden mayinin şifa-i ilahi olduğu hakikati, zinhar tenkide muvafık değildir” denildiğinde örneğin,  başına din adına neler geleceğini kestiremez bile.

Diyanet, bu totolojik savı ve tefennün eseri açıklaması ile İslam’dan çok Türk halkının dilini, kültürünü, kafasını karıştıran bir polemik ustası olduğuna dair rüştünü ispat ettiğini gösteriyor. 

 Türkçe ezan okunsun ya da okunmasın gibi kişisel bir tercih bildiriminden çok, Diyanet’in bu konuda da çelişkili beyanına değineceğim:

Ezan, bir semboldür. Evet, Müslümanların varlığının, birliğinin ifadesidir. Tevhidi anlatır. Ortak bir değerdir. Bunlar doğrudur. Ancak Arapça okunduğunda böyledir, başka dilde okunursa böyle değildir hükmünü çıkarmak için bu gerekçeler dayanak kabul edilemez.

Diyanet ezan konusunda şöyle demeye devam ediyor:

Nitekim İslam alimleri Arapça dışında okunacak bir çağrının ezan olarak nitelenemeyeceğini, örneğin Farsça olarak okunacak sözlerin ezan olarak sahih olmadığını belirtmişlerdir. (İbn Abidin, Reddü’l-muhtâr, I, 383.) Ezanın özgün şekliyle okunması gerektiği konusunda 15 asırlık bir gelenek ve ittifak söz konusudur. Ezan, İslam’ın şiarı ve namaza davet olduğundan değişik dilleri konuşan Müslümanların hepsine bu davetin ulaştırılması, ancak yine hepsinin ortak bilincine hitap etmekle olur ki, bu da ezanın bilinen asli lafızlarıyla yani Arapça olarak okunmasıyla gerçekleşir (İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 383). Bu itibarla ezanın asli şekli dışında başka bir dille okunması caiz değildir.” 

Arapça dışında ezanın okunamayacağına “ İslam alimleri “ karar veriyor. Peki, aralarındaki ihtilaf da en az ortak kararları kadar geçerli olmaz mı? Farsça veya Türkçe ya da başka bir dille okunan ezan, onun kutsallığına, tevhidin ve Müslümanların birliğine nasıl zarar veriyor? Şimdiye dek Arapça okunması, bırakın hepsini, hangi iki İslam ülkesini bir araya getirmiştir? İslam birliğini hep biz Türkler istiyoruz ama İslam dünyasının ezici bir çoğunluğu, en sıkıntılı günlerimizde bile bize cephe alıyor. Örneğin Filistin’in neredeyse tek destekçisi biziz. Ermenistan’ın Azerbaycan’ımıza saldırısı karşısında Filistin dahil hiçbir İslam ülkesinden destek gelmedi. Hem de Müslüman bir ülkeye, düşünebiliyor musunuz?  Ezan, yüzyıllardır Arapça okunmasına karşın, hangi İslam ülkelerini bir araya getirip güçlü bir birlik oluşmasına katkıda bulundu?

Demek ki ezanın anlamı daha değerlidir, dili değil.

Ayrıca ezan “ezan-ı “Muhammedi” dir; “Ezan-ı İlahi” değildir. Namaza, toplantıya, birleşmeye çağrıdır. Bu çağrıyı artık her türlü araçla yapmak mümkündür. Ezan ilahi değildir. Vahiy eseri değildir. Arapça da kutsal ya da ilahi değildir.

Başka dilde okunması caiz değilmiş. Yani başka bir dilde ezan okunursa “sınırları tecavüz ediyoruz” anlamına gelirmiş. Birleştirmez, ayrıştırır ve Tevhid anlamı kalmazmış. Kim demiş? İslam alimleri. “İslam alimleri” demagojik bir dinsel hüküm belirtilirken tetik sözcük olarak hep kullanılır. Işıkçılar diye bilinen cemaatin medya organları hala “İslam alimleri caiz dedi, yok cevaz vermedi” diyerek halkın dinsel duygularını sömürmeye devam ederek “dinsel vesayetlerini kurmayı sürdürmektedirler. İslam alet edilerek Türk dili ve kültürüne F.Ö (Fetöden Önce) yönelik çağdışı kuşatma, F:S (Fetö’den sonra) da, sürmemelidir. Diyanet bir Cumhuriyet kurumu olarak bu kısır döngüye dur demeli;  gerekçe ne olursa olsun, Türk ülkesinde Türkçeye ambargo konulamaz. Anayurtta Türkçeye ambargo konulursa Atayurdumuzla nasıl bağ kuracağız? Azerbaycan’ımızı Ermenistan’a karşı salt İslam kardeşliği ile savunmanın yetmediğini, soydaşlarımız oldukları duygusuyla güçlü bir şekilde yanında durabildiğimizi unutmayalım.

Cemaatler ve tarikatlar,”askeri vesayet”i gösterip dinsel vesayet kurarak Türk halkının değil, kendi vesayetlerinin tercümanıdırlar. Oysa Diyanet Türk halkının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumudur. Türk halkı üzerinde dinsel vesayet kurmakla değil, aydınlatmakla yükümlüdür. Varlığını borçlu olduğu Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkına, başka bir dili ve kültürü dinsel zorunluluk gibi sunma hakkına sahip değildir.

Ezan ancak orijinal dilinde okunur da diyebiliriz, sorun bu değil. Türk dili ve kültürünü bu hükme dayanarak vesayet altında bırakmak, Türk’çe bir düşünce ve davranış değildir. O zamanın İslam alimleri öyle demişse, bu gün yedi düvele karşı  varlık-yokluk mücadelesi veren Türk devletinin alimleri de farklı bir hükme imza atabilirler. Atmalıdırlar. Onlarınki dinsel oluyorsa bu alimlerinki de dinsel olur. 

İmam Azam’ın dediği gibi, “onlar adamsa biz de adamız.” (Humu’r-Rical wa nahnu’r-Rical).

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

8 Yorum

  1. Sonuçta, kısacası (Velhasıl) hocam, dincilik Gordion’un düğümüdür…

  2. 30 Aralık 2020, 16:04

    Yazıda anlaşılacak hiç bir şey yok önerin ne teklifin ne ? nasıl ve niçin ?
    Kabe de namaz kılmak için ezan okuyacağız hangi dili seçelim? her hangi bir ülkedeyiz o dilde ezan okundu o lisanı bilmiyoruz ezan olduğunu nasıl anlayalım?
    Hristiyanlar çan çalıyor Museviler boru çalmışlar Ezan bir davettir ecdat her vakti ayrı bir makamda okuyarak mümkünce estetik bir değer katmış
    Güzel okunan ezan kötü okunan ezan var tüm dünya dost düşman ezanı kabullenmiş ve biliyor.
    İngilizler sömürgelerinde okunan ezanı duyan subay bunun İngiliz menfaatlerine aykırı olup olmadığını soruyor
    hayır cevabını alınca okusunlar o halde şeklinde mantık kuruyor.
    Ezan İslamın alametifarikası olmuş şimdi bunu yerel dilde okunmasını tartışmak her gün açlıktan ölen 25 bin insanımı kurtaracak?

    Meal okunur muhteviyat hakkında bilgi alınır ve insan ana dilinde Kuran nın en büyük emrini düşünmeyi tefekkürü yerine getirir
    yalnız kuran ve olağan üstülüğü mesajı içinde barındırdığı bilimleri anlamak künhüne vakıf olmak geleneksel Arapça nın yüksek düzeyde bilinmesi Arapça kurallar ve mantık ile kuran okuyarak gün yüzüne çıkar.
    Mevcut haliyle açıkça yazılmış ama bilimsel olarak açıklanmayan seviyede hala bir çok ayet mevcuttur:
    onların şerh edilmesi her hangi bir dilde yapılacak bilimsel çalışmalarla Kuran a bakarak yeniden yoruma ihtiyaçtır.
    Arapça dilinin anlaşılması ve bilim yapılan her konu insanlık için gerçeğin öğrenilmesi ortaya çıkmasın da gereklidir.
    Bu iki çalışma at başı beraber sürdürülmelidir bu lisan tartışması bunu bir yere bağlamaya çalışmak boşuna enerji ve zaman kaybıdır.

  3. Hüseyin Mınık kardeşim, yazıyı bir kere daha okumanı tavsiye etmemi saygısızlık olarak görme lütfen. Asıl konu Türk kültürünün vesayet altına alınmasında Diyanetin kuruluş amacınım belkide tam karşıtı bir rol üstlenmiş olmasıdır. Adı konmamış bir ruhban sınıfı, ki bunun Müslümanlıkta yeri olmadığını diğerlerine göre üstünlük diye biliyoruz, gibi görev üstleniyor Diyanet.

  4. Düşüncelerinizi açık ve anlaşılır şekilde Türkçenin bu alandaki yetkinliğini dosta düşmana gösteriyorsunuz. Emeğinize, özenle kullandığınız Türkçenize ve bilim adamı tavrınıza kuvvet.
    Bilen birileri Diyanetin kuruluş yasasını anlatsada bu kurumun durması gereken yerini görsek. Kerametinden sual olunmaz olduklarını iddia etmiyorlarsa tabi:)

  5. Ne güzel anlatmışsınız yüreğinize sağlık!

  6. Diyanet niyeyse kendi işine bir türlü bakmıyor, memleket güya tabiki hepsi olmamakla beraber (hacı haca) dolu da ya kış içinde sabah vaktinde anormallik olduğunun bir benmi farkındayım. İmsak vakti girdikten 30 dk sonra ezan okunuyor, 7,37 de güneş doğmaya başlıyor ya bu nekadar normal, güya yaz saati uygulaması bitti de yaz kış 1 saat ilerdeyiz farkında olan varmı. Diyanetin işi hiçkimse Kuran’ı Kerim mi hakkıyla öğrenmesin derdinde, cübbeyi giyen kendi hoca diye yutturuyor. Net olan şu Kuran’ı Kerim hiç bir ırkın tekelinde değil dünya insanlarına indirildi, arab bile kuran dilini öğrenmek için eğitimini alıyor, aradaki fark konuşma yatkınlığı. Bir gerçek daha var ki Allah ile kulu arasına kimse GİREEMEEZ, din Yaratan ve yaratılan arasında olan muhabbet diye biliyorum ben.

  7. 31 Aralık 2020, 06:15

    A.Taner Okuduğunuz için teşekkür ederim. Evet başlık o şekilde yazının muhteviyatı 1000 senedir İslam dünyasının önüne konan temcit pilavı gibi tekrarlanan konulardan birisi.
    Diyanet i veya akademik camia nın hali ortada
    Yeni bir şey söyleyen çıkmıyor son çeyrek yüzyılda ve öncesinde YÖK ve AKP hükumeti ile yeni Türkiye nin intihal sayıları Üniversitelerin hali yapılan kadrolaşmalar da seviye belli.

    Birde bu kısır tartışmalar bizi iyice içe kapatıyor Türkiye miz oldu bir köy kasaba
    Şöyle Merhum Turgut Cansever’in diliyle “Bu ülkeye son yüz yıldır bilim adına bir şey girmedi” sözü yada başka bir siyasimizin “biz siyonizmin hapishanesinde isyan çıkarmış bir kaç Müslümanız” sözlerini hatırlatayım.

    söylenecek bir şey varsa ileriye geleceğe geleceğe olmalı ki bu ataletten kurtulalım.

  8. 1 Ocak 2021, 11:05

    Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman, cuma 9.
    Çağrının şekli şemali belli değildir. Peygamberimiz bu çağrıyı ezan dediğimiz şekilde uygun görmüştür 1400 yıl önce.
    Bugün bu çağrı örf ve medeniyet şartlarına göre yeniden bile düzenlense caizdir. Konu cuma namazından bir şekilde haberdar olmaktır.

    Diğer yandan, ingilizce dilini öğrendim ve Arapçadan çok daha kolay bir dil olmasına rağmen Kur’an ı ingilizcesinden okuyup anlayacak kadar ilerletemedim ingilizcemi. Aynı şey Arapça öğrenen sıradan benim gibiler için de geçerli. Bu durumda aklınızı kullanın diyen Allah un emrine göre en uygunu Arapça Türkçe tercüme yapacak seviyede insanların meallerini okumak işin doğrusudur.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!