Şahin Filiz yazdı…
İnsanlık tarihi boyunca din ve inanç sistemleri toplumsal hayatın önemli bir parçasını oluşturmuştur. Yüce bir varlığa inanmak, desteğini aramak veya hissetmek, bazı insanlara huzur ve anlam verebilir, manevi bir dayanak oluşturabilir ve hatta ahlaki bir pusula işlevi de görebilir. Ancak bu olumlu etkilerinin yanı sıra, dinin veya dini “çözümler”in toplumsal olaylarda aşırı abartılması, tehlikeli bir yanılgıya yol açmaktadır. Bu yanılgının en tehlikeli sonucu, bireyleri ve toplumları gerçek sorunların kaynağını anlamaktan ve etkili çözümler üretmekten alıkoymasıdır.
Ülkemizdeki toplumsal, ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlar giderek daha can sıkıcı bir artış göstermektedir. Pahalılık, toplumsal güvenlik, adalet sistemini tartışılır duruma düşüren uygulamalar, iç ve dış siyasetteki buhran, iktidar ve muhalefet partilerinin söz konusu sorunların çözümünde halka somut, kesin ve güven verici performans göstermedeki acziyetleri bunlardan bir kısmıdır. Uyuşturucu kullanımına bağlı olarak toplumsal güvenliğin zaafa uğraması, kadın cinayetlerindeki korkunç artış, halkın mevcut devlet ve siyaset kurumlarına olan güvensizliğinden kaynaklanan toplumsal dalgalanma, Türk siyasetinde dünyevi sorunlara uhrevi referanslarla çözüm arayışını gerçekçi sanma yanılgısını egemen kılma yolundadır. Durumdan vazife çıkaran bir kısım tarikat-cemaat yapıları ve marjinal şeriatçı kesimler, “şeriat gelmedikçe, hilafet kurulmadıkça bu olumsuzluklardan kurtulamayız” şeklinde sanal reklamlara başlamış bulunuyor. Oysa sayıları, ekonomik güçleri ve siyasetteki ağırlıklarını bu çözümü bulmak için neden kullanmadıkları akıllarının ucundan geçmez. Üstelik, 85 milyonluk koskoca milleti dinsel bir ablukaya almakla övünürler. Ama onlar güçlendikçe suç ve suçlu oranları artmaktadır. Çünkü dünyevi sorunlara uhrevi çözümler bulunamayacağını onlar da çok iyi bilmekteler ancak kendi dünyalıklarını imar etmek için, çözümsüzlüğü çare olarak göstermek için şeriat söylemini öne çıkarmaktadırlar.
TANRI’YA GÜCEN, İNSANİ SORUMLULUĞUN VE DEVLET GÜCÜNÜN YERİNE GEÇEMEZ
Din, bireylere bir anlamda teselli ve sığınak sağlayabilir; maneviyat ve ahlak alanında da önemli bir rol oynayabilir. Ancak, bu güven ve dayanma duygusunun insanı tembelleştirmesine, olaylar karşısında edilgen bir tutum sergilemesine izin verilmemelidir. Ahlak ve maneviyat elbette toplumsal yaşam için önemlidir, ancak bunların temellendirilmesi ve yaşatılması için salt dini referanslara ihtiyaç duyulmaz. Felsefe, özellikle etik alanındaki çalışmalarıyla ahlaki değerlerin rasyonel temellerini ortaya koyabilir ve insan eylemlerine rehberlik edebilir. Psikoloji, bireysel davranışları anlamamızda; sosyoloji ise toplumsal yapıları ve dinamikleri kavramamızda bize yardımcı olur. Hukuk toplumsal düzenin sağlanması ve adaletin tesisi için gerekli kuralları koyar ve uygular. Felsefe, düşünmeyi öğrenmemizi sağlar. Düşünebilmek için eğitimle bilgi sahibi olmak gerekir. Bilmeyen düşünemez.
Tıpkı doğa kanunları gibi, toplumsal yaşamı da belirleyen yasalar vardır ve bu yasalar, inanç veya dua ile değiştirilemez. Sorunların çözümü için gerçekçi ve akılcı adımlar atılmalı; polis, yargı ve cezaevleri gibi kurumların işlevselliği ve etkinliği artırılmalı; toplumsal dinamikler bilimsel yöntemlerle doğru bir şekilde anlaşılmalıdır. Aksi takdirde, hayal kırıklığı ve başarısızlık kaçınılmaz olacaktır.
Alkol ve uyuşturucu bağımlısı birine bunların haram olduğunu ve cehennemde yanacağını söylemek, bir hırsıza çalmanın veya katile öldürmenin büyük günah olduğunu söylemek nafile bir çabadır, hiçbir işe yaramaz. Bu kişiler, büyük ihtimalle zaten bu söylemlere aşinadır ve bunlara rağmen suç işlemeye devam etmektedirler. Hele ki devlet yöneticilerinin toplumsal sorunlara çözüm olarak dini referanslara dayanması ve Allah korkusunu önermesi trajikomiktir ve devletin asli görevlerini yerine getirmesini engeller. Suç ve suçluyla mücadele, ancak bilimsel yöntemlerle, etkili bir hukuk sistemi ve caydırıcı cezalarla mümkündür. Nedensellik yasaları sadece fiziksel dünyada değil, toplumsal alanda da geçerlidir. Dünyevi yaptırımların caydırıcılığı olmazsa, toplumsal düzenin sağlanması mümkün değildir.
DİNİN SİHİRLİ DEĞNEK OLMADIĞI VE DİNDARLIĞIN SUÇU ENGELLEYEMEDİĞİ GERÇEĞİ
Dindar insanların sıklıkla düştüğü bir diğer yanılgı, dinin veya kutsal kitabın sözde dönüştürücü ve iyileştirici etkisine körü körüne inanmalarıdır. Kutsal kitapların veya dini öğretilerin sihirli bir değnek gibi toplumsal sorunları çözeceği düşüncesi, gerçeklerden uzak ve yanıltıcıdır. Toplumların geri kalmışlığı, ekonomik bozukluklar, eğitimde gerileme, ahlaki yozlaşma gibi sorunların tek bir kaynağa indirgenmesi ve bu kaynağın da “dinden uzaklaşma” olarak gösterilmesi, son derece yüzeysel ve hatalı bir yaklaşımdır. Ahlaki yozlaşmanın temelinde, yoksulluk, eğitimsizlik, adaletsizlik gibi sosyo-ekonomik faktörler yatmaktadır ve bu faktörlerin ortadan kaldırılması için akıl ve bilim yol gösterici olmalıdır.
Modern dindar insan, ne yazık ki şunu henüz anlayabilmiş değildir: İnanç veya Tanrı inancı tek başına hiçbir sorunu çözmez ve daha da acısı, tarih boyunca hiçbir sorunu çözmemiştir. Bu durum, din kurucularının kendi çağlarında ve hayatlarında da açıkça görülmüştür.
Dahası, başta şiddet olmak üzere toplumsal hastalıklara ve suçlara güya çözüm önerisi olarak dini ve dindarlığı sunanlar, dindarlığın suça gerçekten engel olup olmadığı sorusunu ya görmüyor ya da görmezden geliyorlar. Oysa hukukun veya ahlak yasasının suç olarak gördüğü fiilleri işleyen kişilerin önemli bir kısmı dindar kimliğini korumakta, hatta dindarlık ile bu suçlar arasında hiçbir çelişki görmemektedir. Zaten tevbe kapısı her zaman açıktır; isterse kişi 100 kişiyi öldürsün, ölmeden önce samimi bir tevbe ederse, Allah affeder, her şey geçer gider! Adam hırsızlıkla mal biriktiriyor, sonra cami yaptırıyor. Devleti, milleti soyuyor, sürekli Kabe’den özçekim paylaşıyor, ağzından dini söylemler eksik olmuyor.
Birileri “Dinin asli yapısı bunu kabul etmez.” diyebilir. Bu ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte bizim vurgulamak istediğimiz husus, dinin bunu kabul edip etmediği değil, engelleyemediği, yani dindar insanı dahi suçtan ve kötülükten yeterince uzaklaştıramadığı gerçeğidir. “Namaz insanı kötülükten alıkoymuyorsa, namaz değildir, oruç da gerçek oruç değildir” diyerek meseleyi geçiştirmek çözüm üretmez, aksine bu ibadetlerin pratikte işe yaramadığını gösterir.
KUR’AN’IN REALİST YAKLAŞIMI VE TOPLUMSAL SORUNLARA BİLİMSEL YAKLAŞIMIN ZORUNLULUĞU
Kur’an’a baktığımızda, bu reel durumu açıkça görebiliriz. Örneğin, Kur’an, Hz. Muhammed’in lehine olacak her konuda Allah ve meleklerle birlikte mutlaka müminleri de zikreder. Yani, siyasi gücü, iktidarı ve otoriteyi her zaman Hz. Muhammed’in arkasına yerleştirir. Ekonomiye her zaman önem verir ve pratik çözümler sunar. Hem Kur’an hem de Muhammed, kendi hayatlarında ve kendileriyle ilgili olarak realizmden bir adım bile uzaklaşmamıştır.
Günümüz Müslümanları ve tüm inananlar artık şunu anlamalıdır: İnsan hastalandığında okuyup üflemekle yetinmiyor, şifa ayetleriyle iktifa etmiyor; çünkü bunu tecrübeyle test etmiş ve işe yaramadığını görmüştür. Hastalandığında tıp bilimine dayanıyor, yani hastalığın gerçek fiziksel sebeplerini araştırıyor ve o sebepler çerçevesinde kendini tedavi ediyor veya etmeye çalışıyor. O halde aynı akılcı ve bilimsel yaklaşım psikolojik ve sosyolojik sorunlar için de geçerlidir.
Toplum düzenini sağlamak ve suçla mücadele etmek, çeteler ve suç örgütleri ile başa çıkmak, “Allah korkusu” veya “dindarlık” gibi soyut kavramlarla başarılamaz. Din adamları, bu sorunların çaresinin dinde veya şeriatta olduğunu söyleyerek suça ve şiddete dolaylı da olsa katkı sağlamaktadırlar. Çünkü insanları, bu olayların gerçek sebeplerini görmekten ve gerçekçi çözümler üretmekten alıkoymaktadırlar. Her şeyi ahirete bağlamak veya ahirete ertelemek, aslında bu yola başvurulan her alanda başarısızlığın itirafıdır. Bu dünyayı mamur etmek ve kalitesini artırmak istiyorsak, ahirete referansta bulunmak yerine çözümü bu dünyada ve bu dünyanın şartları içinde aramalıyız. Yoksa bu dünyada başarılı olamayız, güzel bir toplum ve hayat inşa edemeyiz.
ÇÖZÜM AKIL VE BİLİMDEDİR
Yukarıda sayılan problemler ciddi, yakıcı ve bir o kadar da karmaşık problemlerdir, ancak insan aklı ve bilimsel yöntemlerle çözülebilir. Bu konuda çözüm bulmuş toplumlara ve devletlere bakılmalı, onların deneyimlerinden ve başarılarından ders alınmalıdır. 1500 yıl öncesinin toplumuna ait ve bugünün sorunlarını çözmekte herhangi bir katkısı olmayan ve hatta sorunları daha da derinleştiren yöntemlere başvurmanın bir anlamı yoktur.
Sonuç olarak, toplumsal sorunların çözümünde dine veya dini söylemlere bel bağlamak yerine, akıl ve bilimin ışığında, gerçekçi ve uygulanabilir çözümler üretmek zorundayız. Din, bireylere manevi bir destek sağlayabilir, ahlaki gelişimlerine katkı sunabilir; ancak toplumsal sorunların çözümünde yeterli değildir. Aksine, dinin toplumsal olaylardaki konum ve işlevinin aşırı abartılması, insanları gerçeklerden uzaklaştırır, çözüm üretme yeteneklerini köreltir ve toplumsal ilerlemenin önünde bir engel oluşturur.
Cumhuriyetimiz akıl, bilim ve gerçek bir maneviyata önem verir. Mustafa Kemal Atatürk, hurafeleri değil, bilimi en hakiki yol gösterici olarak çok önceden vurgulamıştır. Cumhuriyet, dünyevi sorunları dünyevi koşulların gerektirdiği yöntemlerle çözmek için kurulmuştur. Uhrevi referanslar bireysel yaşam için huzur ve dinginlik sağlar ama dün ve bugün karşılaştığımız sorunların çözümü için başvuru kaynağı değildir. Akıl ve bilimin gerçek bir çözüm kaynağı olduğunu Türk halkına öğreten Cumhuriyet ve onun değerleridir.
Ben bir kaç yıl sizin bu söylediklerinizi düşünüyorum ve sonuç olarak şunu anladım ki ilk olarak molla/müftü/ imam hatipleri dinden ayırmamız gerekir ve sonra mezhepleri yok etmemiz gerekiyor çünkü bunlar en başından dini ve dini anlamları bize yanlış anlatıyor ve kendilerinde hiçbir bilgileri yok. Mesela ben kendi şahsi bir tecrübemi söylesem, yıllar önce ben çok öfkeli biriydim kendi kardeşim ile her hafta kavgam çıkardı bir kavgada kendi kardeşim ile 2 yıl konuşmadım, dışarı çıkıyorum metroda sokakta boş yere kavgam çıkıyor, bu durumdan çok rahatsızlandım, başka aciz halk gibi bende hacı hocaya baş vurdum, doktora baş vurdum, bilmem bir işe yaramadı. Namaz kılan oruç tutan biride değildim . Bir gün aklıma geldi Allah’ın zikirlerini araştırayım ve öfkem için kullanıyım, bu süreç yaklaşık 2 yıl sürdü ama benim o gün bugündür ne aile ve ne dışarıda hiçbir himse ile kavga etmedim ve öfkem de çok önemli seviyede çözüldü. Din ve zikirler bir bilimdir ama bu bilimi uygulayacak irfani kişilere lazım, molla müftü ile olamaz. Ve bu bilim bizim ruh hastalıklarımızı çözer beynimizi temizler ve böylece sağlıklı düşünüp sağlıklı çözümler üretebiliriz. Ama sonunda düşünüp bulan kişi kendimiziz, çünkü bizim içimizde Allah’ın ruhu var ve bu ruh yaratmak gücü var. Söylemek istesem saatleri alır ama şunu söyleyim şunu bildim ki Allah yolunda başarılı olmak için önce kendini yeneceksin ve kendini fethedeceksin ve bu yol kolay değil. Türkiye bırakın ekonomik ve güvenlik sorunları, sosyal ve ailevi ve ahlâkî yıkımlar yaşanıyor ve böyle giderse iç savaşlara kadar gidecek ve gelecek nesiller ahlaksız bir millet olacak, bunlara ekonomik sorunları eklediğimizde , halk seks ticareti ile geçinmeye zorlanacak. Bunu bir Yahudi İsrailli kişiden bir yerde okudum, şöyle dedi: biz Türkiye’yi öyle yapacaz ki Türkiye başka müslüman ülkelerin seks odası olsun.
Bu bir gerçek Türkiye ile en şeytani düşmanlar uğraşıyor.
“şeriat gelmedikçe, hilafet kurulmadıkça bu olumsuzluklardan kurtulamayız” bu cümlenize ben güney Azerbaycan tecrübesini söyleyim. Kaçar türk devletin sonlarıydı, ülkede ekonomik sorunlar taban yapmış ve devlet ne yaparsa hiçbir çözüm ise yaramıyor, bu durumda hırsızlık ve iç savaşlarda yükselmiş. Bu durumda Ahmet şaha siyasi kişiler önerdi ki rıza pehleviyi genel kurmay başkanı olmadıkça sorunlar çözülemez ve İngilizlerde Ahmet şaha baskı yapmış ki rıza pehleviyi genel kurmay başkanı yapın. Durum böyle olunca bunu kabul etti ve rıza pehleviyi genel kurmay başkanı yaptı ve bir kaç ay sonra iç savaş ve hırsızlıklar bitti ve Ahmet şah dinlenmek için Avrupa turuna gitti ve tam bu dönemde rıza pehlevi darbe yaparak İran’daki 1000 yıllık hükümetine son verdi. Tabi bu döneme siz 3 yıllık ağır kıtlık ve bundan sebep 7 ile 10 milyon kişinin ölmesinide ekleyin