Şahin Filiz yazdı…
“Türk Sünniliği” adı altında bazı yazarlar ve bir takım çevreler, Taliban dinciliğine güzellemeler yapıp aramızda ne muhteşem benzerlikler olduğunu yazıyor, söylüyor ve propaganda yapıyorlar. Atatürkçü geçinen, yıllarca Ulu Önder üzerinden solculuk dersleri verenlerden tutun, siyasal dinci çevrelere ve hatta fırsat bu fırsat deyip Türk Sünniliğinin Taliban ideolojisiyle tıpa tıp aynı olduğunu kendince kanıtlamaya kalkan bazı bıçkın çokbilmişlere kadar, ayrışmanın-bilerek veya bilmeyerek- payandalığına soyunanlar meydanları kapladı. Sünnilik, Alevilik, Işidcilik, Talibancılık birbirine karışmış bir vaziyete büründü. Kavramlar, ideolojiler ve din anlayışları toptancı bir kafayla değerlendirildiğinde en yalın inançlar ve eylemler bile içinden çıkılmaz hale gelebilmektedir. Hatta herkese “Atatürkçülük ve Devrimcilik dersleri verenler” bile, “asıl çağdaşlaşmanın ne mutlu ki Taliban iktidarıyla gerçekleşeceğini, Atatürk’ün de zaten bir Taliban’la aynı şeyi yaptığını” söyleyerek “Sefereoğlulları’nın dedesi”ni aratmayan traji-komik analizlere girişerek, bu kafa karışıklığını politik zeminde perçinlemekte; tabandan körüklenen toplumsal ayrışma yangınına tepeden odun taşımaktadırlar.
Oysa Atatürk’le Taliban’ı değil kıyaslamak, yan yana getirmek bile bir akıl ve beyin cinayetidir.
Şimdi gelelim “Türk Sünniliği” kavramına…
Çok kullanılmasına karşın açıklaması yapılmayan, ne olduğu tam olarak anlatılamayan bir kavram olarak Türk Sünniliği yerine ben “Türk Eklektik Dindarlığı” kavramını önereceğim. Eklektik, seçmeci demektir. Yunanca’dan Batı dillerine geçmiştir. Antikçağ’dan beri eklektik kavramı kullanılır. Peki nedir bu eklektisizm?
Eklektik, birden çok düşünce, din, kültür ve ideolojinin birbiriyle uyuşacak ve uzlaşabilecek olumlu ve iyi yönlerini seçip bir araya getirerek yeni bir dünya görüşü, bakış açısı ve yorum tarzı geliştirmek demektir. Eklektisizm bu anlamda İslam felsefesinde Farabi, İbn Sina, Ihvan-ı Safa, Mevlana, Mevlana gibi filozof ve sufilerce başvurulan bir düşünce yöntemidir.
İslam’ı kabul ettikleri 9. Yüzyıldan binlerce yıl önce Türkler tarih sahnesindeydi ve İslam öncesi bu uzun süreçte pek çok din, kültür ve uygarlıkların içinden geçerek İslam’la buluştular. İslam dini Türklerin inanç ve kültür tarihlerinde bu unsurlardan sadece biridir, yoksa biricik din ve kültür değildir. Üstelik İslam’ın kendi içinde birbiriyle rekabet eden yüzlerce mezhep, meşrep, yol, yordam, inanç ve ibadet biçimleri vardır. Türkler onlardan her birini, Cumhuriyet ideolojisinde eşit, laik, sosyal, hukuka saygılı ve insancıl değerlerle bütünleştirdiler. Kısacası din ile dünyayı uzlaştıracak bir dindarlık anlayışı geliştirdiler.
Bu dindarlık anlayışına “Türk Sünniliği” demek, eksik ve yüzeysel bir tanımlama olur. Ben bu zengin ve kucaklayıcı dindarlık tarzına, “eklektik Türk dindarlığı” diyorum.
Nasıl mı?
Yazılı dini kaynaklara dayalı pek çok dini yorum yapılmıştır. Sünnilik bunlardan sadece bir tanesidir. Sünniliğin yanında adını hepimizin bildiği pek çok mezhep ve dini anlayış vardır. Türkler hepsini tecrübe etmiş ve etmektedir. Sünniliğin dışındaki bu farklılıkları, kendi inanç ve kültürlerinde gerek gizli gerekse açıktan temsil eden Türkler, çoğunluk itibarıyla “Sünni” görülseler de Sünniliği tek taraflı ve dar bir açıdan yorumlamak bizi yanıltacaktır. Üstelik buna Sünnilik demek büyük bir yanlıştır. Öyle ki Sünnilik Hanefilik, Hanbelilik, Malikilik, Şafilik gibi dört büyük mezhebi, Cebrilik, Haricilik gibi anarşist mezhepleri, tasavvuf geleneğini; Mevlevilik, Nakşilik, gibi tasavvuf ve tarikat akımlarını, bu gün de Vahhabilik, Ihvan-ı Müslimin, Işid, Hizbu’t-Tahrir ve Taliban gibi modern siyasal İslamcı akımları içine alan çok geniş bir din görüşüdür. Türk İslam yorumu söz konusu olduğunda bu listeye Kalenderilik, Yesevilik, Bektaşilik, Alevilik, Kızılbaşlık Kadirilik, Rifailik gibi kolları da eklemek gerekir.
Şimdi soralım:
Türkler, İslam dini içinde hem “Sünni” olarak, hem de, İslam dini dışında diğer dinlerden bir çok dini tecrübe edinerek, bu gün nasıl bir dindarlık bakış açısına sahiptir? “Taliban’la aynı mıyız? İran Şiiliğini mi benimsiyoruz? Vahhabi miyiz? Işid gibi mi düşünüyoruz? Hep Bektaşi miyiz? Yoksa toptan Kalenderi miyiz? Veya Nakşi ya da Rifai miyiz? Hangisiyiz? Taliban’la aynı şeylere, aynı şekilde mi inanıyor ve amel ediyoruz?
Taliban’la aynı düşünse idik, 100 yıldır Cumhuriyet’le sürtüşen, bir avuç cahille kalır mıydık? Halkımızın ezici çoğunluğu çok kısa bir zaman dilimi içinde Cumhuriyet terbiyesinden geçip onu, İslam öncesi ve sonrası bir yığın dini tecrübesiyle içine sindirmemiş olsaydı, sayılan bu dini guruplardan birine çoktan sıkışıp kalmış olmaz mıydı? Elbette olurdu. Türk halkı tüm bunları akıl ve bilimin ışığında, sağduyu ile tecrübe etmiş, ama hiç birinin kendi başına “yanılmaz ve sarsılmaz bir din anlayışı ya da dindarlık tarzı” olmadığını Cumhuriyetimizin getirdiği erdem ilkeleri sayesinde fark etmiştir.
Diyeceksiniz ki her birinden bir şeyler mi aldı? Bir bakıma bu soruya evet yanıtı vermek tarihsel gerçekliğe uyacaktır.
Kur’an’a inanmış, ama onun insan ihtiyaçlarına göre yorumlanması gerektiğini anlamıştır.
Kur’an’a ve Tanrı elçisine olan inancından ödün vermemiş ama Işid gibi bu uğurda Müslüman öldürmeyecek kadar insancıl olmuştur.
Müslüman kardeşini sevmesi, bütün insanları sevmesine engel olmamıştır.
Kadına değer verip yüceltmiş, ama onu Taliban gibi köleleştirmemiştir.
Fetvalara kulak vermiş ama “zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişebileceğini” akletmeyi bilmiştir.
Dini kaynaklara birebir inanmış ama onu birebir kodlayıp yaşamı bükmeye çalışmamıştır.
Tanrı’ya inanmış ama onu göklerde değil insanda ve erdemli bir yaşamda aramıştır.
Alçakgönüllü olmuş, ama sefil olmamıştır.
Müslim-gayri Müslim demeden herkese kol kanat germiş, ama bu hoşgörüsü onu inancından vazgeçmeye itmemiştir. Vatanını satıp sığınmacı olmamıştır.
Dinin zahiriyle birlikte batını da olduğunu gözden ırak tutmamıştır.
Vatanı için ölmeye koşmuş, öldürmeye zorlanmış ancak, onu kimseyle paylaşma gafletine düşmemiştir.
Büyüklerini, ilim-irfan sahiplerini sevmiş, saymış ama onlardan hiç birini ne ilah, ne kutup, ne gavs ne de efendi bilmemiştir.
En büyük zenginliğin hür ve bağımsız olarak yaşamak olduğunu ruhuna kazımış ama köleliğe, tutsaklığa ödün vermemiştir. “Bir eli yarda, bir eli karda”olmamıştır.
Dine gönlünü vermiş ama dini siyasetin emrine vermemiştir. Dinin emrine girmiş, ama siyasal dinciliğin emrine boyun eğmemiştir.
Nefsini ezmiş, ama insanları ezmemiştir.
İnanç ve ibadetin gönül işi olduğunu, zorbalıkla inancın bağdaşamayacağını yaşayarak göstermiştir.
Hiçbir mezhebe bağlanmamış, ama her mezhebin en güzel, en insani ve evrensel olan yönlerini toplayıp kendine özgü bir dindarlık anlayışı geliştirmeyi başarmıştır.
Olumlu ya da olumsuz, hiçbir konuda aşırılığı sevmemiş; farklı inanan ya da düşüneni düşman bellememiştir.
Kendisi dışında çok azıyla evlilikler kurabilirken, Türk, Irki din, dil, mezhep ayırımı yapmadan herkesle evlilikler kurmuştur.
Siyasal dincilik Türk’te gelişip serpilmemiştir.
Çoğunlukla Hanefi olmasına rağmen, ibadet etmeyene karışmamış, gönlündeki inancının hesabını Tanrı’ya vermekle yükümlü olduğunu unutmamıştır.
Sünniliğin dışında ve içindeki tüm mezhep ve inanç gruplarının en insani, en barışçıl öğelerini almaktan çekinmemiş; dogmatik bir Sünni ya da dogmatik bir Alevi olmamıştır. Yaşamın gerçekleriyle barışık ve uzlaşı içinde olmayan hiçbir inanç ya da uygulamayı “din davası” haline getirmemiştir.
Bilime, irfana, akla çok değer vermiş, “akılsız köpeği yol kocatır” deyişini hayatının değişmez özdeyişi olarak benimsemiştir.
Türk’ü bu yüzden Alevi veya Sünni diye ayırmak mümkün değildir. Biri diğerinin alternatifi mi, yoksa yakını mı diye sormaya hacet bırakmayan eklektik bir dindarlık anlayışı, felsefesi Türk’ün şiarı olmuştur. Türk, Ahmet Yesevi’yi, Kaygusuz Abdal’dan, İbrahim b. Edhem’i Seyyit Nesimi’den, Ebu Zerr el-Gifari’yi Pir Sultan Abdal’dan ayırmamıştır. Kur’an’ı,mevlitten, mevlidi bozlaklardan, baraklardan, türküleri, dualardan, camileri sosyal hayattan, Peygamberi Türk büyüklerinden ayrı tutmamış; Tanrı’nın kulu değil, onun sevgilisi olmaya çalışmayı yeğlemiştir.
Türk, Sünni mi, Alevi mi? Yoksa Şii mi? Taliban gibi mi, yoksa Işid gibi mi? Soruları anlamsız, gerçek dışı ve mantıksızdır.
Türk, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet sayesinde, ezelden beridir, erdem, insanlık, insancıllık neredeyse orada olmuştur.
Onda her birinden bir unsur vardır, ama hiç biriyle kendi başına tanımlanamaz. Türk’ün gönlünde bunların hepsi, eşit, bağımsız ve laik bir devlet ile ete kemiğe bürünmüştür. Eklektik dindarlık tarzı, İslam’ın herhangi bir mezhep, tarikat ya da cemaat sınırları içine hapsedilemeyeceği gibi, Türk’ün bütünsel din anlayışının hiçbir mezhep kalıbına sığdırılamayacağını ifade eder.
Bu eklektisizm, onun bağımsız ve hür yaşamaya olan ülküsünün temelini oluşturur.
Taliban dinciliği, Hanefi de olsa, işte bu yüzden Türk milletinin eklektik din anlayışına ters düşer.
Tük milleti, birkaç yobaz siyasal dinci istedi diye Atatürk ve Cumhuriyet’ten; birkaç menfaatperest ve aklını peynir ekmekle yemiş solcu istedi diye eklektik dindarlık anlayışından vazgeçip de Taliban güzellemelerine pabuç bırakmaz.
Özlü ve öğretici bir yazı olmuş.
Muhteşem’e yakın güzel kaynakça sayıla bilinecek bir yazı olmuş hakikaten övgüye layık olmuş
Ders kitaplarında yer alması gereken bir yazı olmuş. Elinize sağlık.
Türk’ün dini manifestosu olmuş. Övecek söz bulamıyorum.
Eklektik sözününü ve yunancasının anlamaların araştırıp anlatana kadar, TÜRKÇESİNİ yazsaydınız be hocam!
ayrıca yunan ca mı, latince mi. Her şey yunan ca zaten dimi, bizim olan yoğurt bile?