Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Habitusunu yitiren vatanından olur

Habitusunu yitiren vatanından olur

featured

Şahin Filiz yazdı…

İlk önce Sami kavramını üç büyük din açısından anlamamız gerekir. Ciddi yazılmış hemen bütün dinler tarihi yapıtlarında Samiler, Ortadoğu’da çoğunlukla  İbranilere ve Araplara işaret eder. Sami dinler Yahudilik, Hıristiyanlık ve nihayet İslam zincirini oluşturan az çok ama süreklilik ifade eden bir gelenek zincirini oluşturur.

Sâmî (Semitic) terimi başta Arabistan, Suriye, Irak ve Afrika’nın bazı bölgeleri olmak üzere geniş bir coğrafyada benzer özelliklere sahip diller konuşan Akkadlar, Bâbilliler, Asurîler, Amurîler (Amurrular), Ârâmîler, Süryânîler, Ken‘ânîler, Nabatîler, Fenikeliler, İbrânîler, Araplar ve Habeşler gibi kavimleri kapsar. Günümüzde dünyadaki en kalabalık Sâmî kavmi Araplar’dır. Tevrat’a dayandırılan terim (Tekvîn, 10/1, 21) Batı’da ilk defa Semitic şeklinde 1781’de Avusturyalı bilim adamı August Ludwig Schlözer tarafından kullanılmıştır. Hz. Peygamber de bir hadisinde Araplar’ın babasının Sâm olduğunu söyler (Müsned, V, 9-11; Tirmizî, “Tefsîr”, 37; “Menâḳıb”, 69). Sâmîlik kavramı esasen kültürel çevreyi ifade eder. Bu sebeple Sâmî toplulukları arasındaki yakınlık, daha çok konuştukları diller ve kültürleri arasındaki benzerliklerle açıklanmaya çalışılmıştır. Sâmîler arasındaki akrabalık, ancak XIX. yüzyılda bazı yazılı belgelerin çözülmesi ve Sâmî kabul edilen kavimlerin dilleri arasında karşılaştırmalı çalışmalar yapılmasıyla anlaşılmaya başlanmıştır.¹

Sami, August Ludwig Schlöze tarafından Almanca Semitik olarak karşılanmıştır. Akatlar ve Babilliler’den  İbraniler ve Araplara kadar Ortadoğu’daki hemen bütün halkları içerir. Bu halklar, din ve gelenekleri bakımından şu ya da bu şekilde birbirinin devamı niteliğindedir. Ancak, “en son din İslam” inancını savunan Arapların çoğu, çağdaş dünyada Semitizmin yalnız Yahudilikle değil   İslam’la varlığını koruduğuna işaret eder. Şu hâlde Sami ya da Semitik olmak, sayılan Ortadoğu halklarının neredeyse birörnek din ve geleneklerine bağlılık anlamına gelmektedir. İslam dini Sami geleneğin ya da Semitik zincirin en son halkasıdır.

Dikkat edilirse Hıristiyanlık ve onun kolları olan Süryanilik gibi dinsel oluşumlar, Semitizmi Hıristiyanlığa kadar genişletmekte ise de Hıristiyanlık İ.S. II. Yüzyıl gibi erken bir dönemde Patristik Felsefe² ile Semitik habitustan çıkmak için kolları sıvamıştır. Bu çıkış çabası, 800. Yüzyıla doğru yerini, Orta çağ Hristiyan felsefesinin ilk belirtilerine bırakmış, çıkış 14. Yüzyılda Floransa’daki Rönesans’la birlikte kesin bir kopuşa dönüşmüştür. Hıristiyanlık Sami bölgesinde (Nazereth/Nasıra) ve bir Sami (İsa) tarafından ortaya atılmışsa da artık Avrupalı olmuştur. Bugün bu nedenle, Hıristiyan bir birey ya da toplumdan söz ettiğimizde aklımıza sarık saran, cübbe giyen, Yahudi dinsel kıyafetine bürünen ya da Ortadoğu’ya özgü giysilerle dolaşan bir kişi ya da topluluk gelmemektedir. Avrupalılaşan Hıristiyanlık akıl, felsefe ve bilimle buluşmak ve  Antik Felsefeyi yeniden diriltmek çabası sayesinde Sami dinlerin yarattığı birörnek habitusun kuşatmasını yarmıştır. Avrupalı adsal (nominal) düzeyde Hıristiyan kalmayı sürdürse de Hıristiyan gibi yaşamak zorunda olmadığını keşfetmiş ve kendi habituslarını yaratmıştır. Avrupalı ya da Amerikalı çoğunluk bu dinle anılmasına karşın, İsa ve havarileri gibi yaşam alışkanlığının türlü semitik şekillerine alışkın topluluklar olmamıştır. Yaşam alışkanlıklarını, Hıristiyanlığın daha ikinci yüzyılında din adamlarının felsefe ile buluşması yoluyla kendilerince belirleyeceklerinim işaretlerini vermişlerdir.

Çağdaş Avrupa ve ABD’yi oluşturan halklar, çoğunluk itibarıyla Hıristiyan olsalar da Yeni Ahit’in yazıya geçirip dogmalaştırdığı habitusla yetinmeyeceklerini II. Yüzyıldan itibaren hissettirmişlerdir. Hıristiyanlığın başını çektiği Hristiyan’ca düşünme ve yaşama yönergesi, Avrupalının felsefe ve bilimde Rönesans’a doğru yolculuğu ilerledikçe masalsı büyüsünü yitirmiş, yaptırım gücü zayıflamıştır. Ne ki Eski Ahit, Kutsal Yasa olarak Avrupalıyı ve  ABD’liyi kendi başına habitus icat etmemesi yönünde tarihsel uyarısını Matta 5: 17-20’de İsa’nın şu sözüyle yapmayı ihmal etmemiş; Hıristiyan habitusu olmasa da, Torah Habitusunun inanç ve tutumuna aykırı davranamayacaklarını bildirme gereği duymuştur: “Kutsal Yasa’yı ya da elçilerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim”. 

Aba altından gösterilen bu sopa, Eski Ahit’in görünüşte Yahudileri bağlasa da şeriatçı habitusun Hristiyan dünyada egemen olmaya devam ettiğini; kendilerini Hıristiyan olarak nitelendirenlerin, tıpkı Yahudilik tarzı habitus oluşturmaları istenmese de yeri geldiğinde onlar gibi düşünme ve davranma zorunluluğu duymaları gerektiğini açıklar. Gazze’deki katliama Hristiyan dünya doğrudan müdahil olmasa da İsrail’in yanında yer almaları buna örnektir. Şu hâlde İsrail hala Yahudiliğin ördüğü habitusta düşünce ve eylem olarak; Hristiyanların büyük çoğunluğu da aynı dinsel geleneğin yarattığı habitusun inançsal kuşatması altındadır. Avrupa ve ABD, bu Semitik kuşatmayı, Rönesans’a yeniden başvurarak bu çağda da yarma şansı elde edebilir. Ancak İsrail için bu pek kolay olmayacaktır.

Şimdi İslam habitus’una gelmeden önce habitus nedir, bakalım.

Habitus,ilk kez Aristoteles tarafından kullanılmıştır. Tek sözcükle “alışkanlık” demektir.  Bourdieu, habitus’u temel sosyolojik kavramları arasında görür. Ona göre habitus, öznelerin algılama, duyma, düşünme ve davranma kalıpları olarak içselleştirdikleri toplumsallıktır.  Günlük yaşamdan siyasete, kültürel beğenilere, inanç ve pratiklerini yapılandıran öznel örüntü olup birey bu örüntü ile toplumsala karışmaktadır. Bireyin pratiğe dönük yatkınlığı demek olan habitus, Bourdieu’ye göre “oyunun kurallarına uymak”tır; gruplardaki üyelerin edinmiş oldukları alışkanlıkları sorgulamadan hayatlarına devam etmeleri, aynı zamanda sistemi de sürekli olarak yeniden üretmeleridir. Bu, Aristoteles’in “alışkanlık” tanımına uygundur. Oysa bu alıntıyı aynı satırda yapmasına rağmen, habitusu” bireylerin topluma uyum sağlama ve kabul edilmelerine imkân veren düşünüş, davranış ve tutumlarını yapılandıran bilgi seti”³ tanımını yapmak büyük çelişkidir. Habitus “bilgi seti” değil, alışkanlıklar setidir. Bourdieu’nün tanımı daha açıklayıcıdır. Çünkü bilgi değişir ve gelişir. Ancak yaşam biçimi bilgi hızında değişim ve gelişim göstermez.

Habitat ise, doğal ve kültürel yaşam alanıdır. Bu alan daha çok fiziksel yeri anlatır. Habitus da, belirli bir habitatta içselleştirilmiş düşünce, inanç ve davranışlarının yapılandırdığı öznel deneyimlerin toplumsallaşması demek olur.

Türkler, Sami veya Semitik bir ırk değildir. Kendilerine özgü ve belirleyici biyolojik karakteristikleri vardır. Bundan öte Sami ya da Semitik bir millet de değildir. Bu halkların ne doğal ne de tarihsel bir parçası olmuştur. Kültür ve uygarlık açısından da Semitik kavimlerden pek farklı ve ayrıcalıklıdır. Ne ki başını Yahudiliğin çektiği ırksal-tarihsel ve ulusal kültürel yaşama biçimleri, Eski Ahit (Torah ve diğer kutsal Yahudi kitapları) ve elçiler kültü sayesinde dinleşmiştir. Zamanla, kendilerine özgü öznel düşünce ve yaşam biçimlerini, alışkanlık ve yaşam deneyimlerini kutsal kitaplar külliyatı ve peygamberler ordusuyla kutsallaştırmış; en küçük bir itiraz veya eleştiri dahi, dine ve Tanrı’ya saldırı olarak algılanmıştır. Kuşkusuz her millet gibi Yahudiler kendi dinlerini ve yaşam tarzlarını özgürce ifade etme hakkına sahiptir. Bu hak bütün milletler için geçerlidir. Ne var ki Eski Ahit, kitapta durduğu gibi durmamıştır. Zincirleme olarak Hıristiyanlığı ve İslam’ı kültürel, teolojik ve tarihsel açıdan etkisi altında tutabilecek dinleşmiş habitusunu ölüm-kalım dogması olarak hep gündemde tutmuştur. Örneğin Yahudi şeriatı ile İslam şeriatı arasındaki benzerlikler bile kendi başına çok şey ifade edecektir. Bu nokta başka bir yazının konusu olduğu için ayrıntılara girmiyorum.

Bu Semitik gelenek ve yaşam tarzları zincirlerinin Yahudilikten başlayarak dinleşmesi sonucu, Araplar da kendi habitusunu dogmalaştırmış ve dinleştirmiştir. İslam öncesi ve sonrası birbirine karışarak oluşmuş Arap habitusu yani yaşam biçimi, yani alışkanlıkları, Hz. Muhammed’le birlikte dinin içinde dogmalaşmaya başlamış; bir kısım ayetler ve büyük oranda hadisler sayesinde de resmileşerek son şeklini almıştır. Habitusun çelik çerçevesi, Hz. Muhammed’in ölümünden çok sonra derlenen Kuran ve 200 yıl sonra toplanan hadislerle berkitilip top yekûn dinleşmiştir. İnsanlığın genelini bağlayan ahlaki normlardan çok, Sami yaşam alışkanlıkları ve onun pratikleri, evrensellik söylemiyle yayıldığı her yerde ödünsüz bir habitusa dönüşmüştür.

Birörnek Arap habitusu, farklı milletlerin yaşam biçimlerine “din” kutsallığı ile dikte edilmiştir. Müslüman olmak, öncelikle bu Semitik habitusu eksiksiz pratiklerle uygulamakla eş tutulmuştur. Şeriat işte bu habitusun dine imana bürünmüş Sami yaşam alışkanlıklarının görünümü olarak yüzyıllarca dillendirilmektedir.

Hz. Muhammed’in yaşamı, Kur’an’ın ve hadislerin toplanması, ilk Müslümanların biyografileri ve öznel tarihçeleri, 18. Yüzyılda ilke ve yöntemleri belirlenmiş tarih biliminin belirlediği bilimsel çerçevenin içine taşınırken ortaya çıkan somut kopukluklar hala giderilmiş değildir. Bu kopuklukları rivayet ve sözlü aktarımlarla giderme çabaları, tarih biliminin gerekleriyle hala barışabilmiş, uzlaşabilmiş değildir. 

Aksine, tarihsel gerçeklikler yerine gerçekmiş gibi sunulan simulakr tarihçeler, kişiler, kimlikler ve rivayetler, bilginin yerine inancı öne çıkarmıştır. Örneğin Hz. Ali, Sünnilerde başka, Alevilerde başka bir kimliktir. Ona ait olduğu söylenen Nehcü’l- Belağa’nın tarihsel hiçbir gerçekliği yoktur. Örnekler çoğaltılabilir. Ancak İslam dünyası içindeki kavga ve çatışmalar, doğal olarak tarihsel gerçeklikler arasında değil, her grubun gerçekmiş gibi gösterdiği sözde gerçekler (simulakr’lar) üzerinden yürütülmektedir. Baudrillard’a ait olan simulakr kavramının gösterdiği gibi, “sözde-gerçeklikler” esasen İslam tarihinin habitus sınırları içinde donup kalması ve hiçbir tarihsel sorgulamaya açık olmamasıyla giderek büyümekte, büyüdükçe, çoğaldıkça İslam dünyasındaki kavgalar azmaktadır.

Türkler, İslam’dan çok önceden, belki 12 bin yıl öncesinden beri Etrüskler, İskitler, Etiler, Sümerler, Hunlar, Selçuklular ve Osmanlılar olarak, dinleşmemiş ve bu yüzden de bilime, felsefeye ve sanata, kısacası tüm dünyaya açık, yaşamın dinamikleriyle barışık habituslarıyla Sami kavimlerden farklı olduğunu defalarca kanıtlamıştır. İslam dinini kabul edinceye kadar, ondan önceki hiçbir dinin habitusunu sarsılmaz bir inanç ve pratiklerden oluşan din gibi algılamış değildirler. İslam’a giriş süreçleri, Arap habitusuna karşı yüzyıllarca direnmeleriyle birlikte düşünülürse, Emevi ve Abbasilerin İslam adı altında dayattıkları Sami habitusunu neden kolayca kabul etmedikleri, kabul ettikten sonra da kendi habituslarına uygun olmadıkça Sami alışkanlıkları neden fiilen reddettikleri ortadadır. 

Genellikle Türklerin ve Farsların başını çektiği İslam Rönesans’ı temelde Sami habitusuna başkaldırıdır. Ne var ki 12. Yüzyıldan sonra yine Arap görüş ve pratiğinin egemen olduğu Eşariliğin Türk Selçuklu habitatında “devletleşmesi”, bugüne kadar gücüne güç katan Sami habitusunun kaldığı yerden devam etmesini sağlamıştır. Hallac-ı Mansur, Ahmet Yesevi, Baba İlyas, Baba İshak, Hacı Bektaşı Veli, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Seyyit Nesimi, Pir Sultan Abdal ve Şeyh Bedreddin gibi Türk filozof ve erenleri, Sami habitusunu Türk habitatı Anadolu’dan söküp atmak için birbirine ulalı Türk habitusu yaratmayı başarmışlar, bu başarıları, 14. Yüzyılla birlikte kesintiye uğramış ama Cumhuriyet habitusunda yeniden yeşermiştir. Yeni arkeolojik kanıtlarla sürekli güçlenen Türklük habitusu olmasaydı, Anadolu bize habitat olmazdı. 

Eğer bireyselliğimiz, sosyal yaşam alanımızı oluşturan çok çeşitli kurumlar tarafından şekilleniyorsa, o zaman bu kurumları yöneten kural ve normlar bizim için şansa, dogmaya, geleneğe veya miras alınan hiyerarşiye bırakılmayacak kadar önemlidir.⁴

Gerekçesi ne olursa olsun hiçbir milletin yaşam biçimini rastgele benimseyemeyiz. Bu tarihsel bir hatadır.

Dewey’in dediği gibi, Türk milleti, sosyal, siyasal ve kültürel olarak biçimlenen yaşamını, başka milletlerin habituslarına şans eseri bırakamaz. Bilinmelidir ki din, bir egemenlik enstrümanıdır ve kendi yaşam biçimini dayatmanın en kestirme yoludur. Charles Sander Peirce, habitusu bağımlılık yaratan alışkanlık diye tanımlar.⁵ Dini inançlardan çok pratikleri bağımlılık yaratan alışkanlıklardandır. Bu alışkanlıklara yüzyıllardır sinmiş olan Sami habitusu, Türk milletinin önce yaşam kültürünün zengin tarzlarını ve sonra da habitatını yani vatanını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya getirmiştir. 

Batı, “kendi güvenliği” ve “bizim güvensizliğimiz” için, Semitik politikaları gereği kaçakların ülkemize boca edilmesi için ellerinden geleni yapıyor.Ülkemizde sayıları kontrolsüzce çoğalan Sami/Semitik kültürün özneleri kaçaklar, yalnız nüfusla ilgili demografimizi değil, kültürel ve yaşamsal habitusumuzu tehdit etmektedir. Hangi milletten olursa olsun ülkemize kanunsuzca doluşan kaçakların büyük çoğunluğu, Sami/Semitik habitusu zamanla dayatarak Sami/Semitik habitatlarını oluşturacaklardır. 

Bilinmelidir ki habitusunu yitiren milletler, başka milletlerin habituslarıyla kendi habitatlarında barınamazlar.

Cumhuriyetimiz bizim yüzyıllardır biriken Türklük habitusumuz, Anadolu da habitatımızdır. Cumhuriyetimiz ise, ikisini birleştiren çimentodur. Biz ne Sami’yi, ne Semitiğiz; Atatürk’ün dediği gibi “yaratılışımızda bir fevkaladelik varsa o da Türk olarak dünyaya gelmemizdir. 

¹https://islamansiklopedisi.org.tr/samiler

²Hristiyan felsefesinin ilk dönemini oluşturan Patrolojinin incelediği zaman dilimi genellikle Yeni Ahit zamanlarının sonundan, yaklaşık İ.S. 2. yüzyıl-8. yüzyıl arası dönemdir.

³Ali, Murat Yel, ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/habitus (Erişim Tarihi:. 25.05.2024).

https://plato.stanford.edu/entries/dewey-political/ (Erişim Tarihi: 25.05.2024)

Sara Cannizzaro&Myrdene Anderson. “ Culture as Habit, Habit as Culture: Instinct, Habituescence, Addiction.”(https://link.springer.com/chapter/10.1007/978-3-319-45920-2_18?fromPaywallRec=true) (Erişim Tarihi: 25.05.2024).

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 Yorum

  1. Hocam o yüzden ‘İslam ve tarih paralel değerlendirilmeli’dendiği zaman dinci ve diyanet cart zıplıyor ‘Bize hadis ve sünnet yeter’ diye.Demek istiyor ki dükkanın önünde gölge yapmayın.Bozkırın Tanrı’sına şükür ki sadece ve ancak Türk’üz ve Türk kalacağız!

  2. 26 Mayıs 2024, 09:12

    Tarihi gerçekleri ; derin, çok yönlü ve bağlantılı öğreten yazınız, dilerim yaygın okunur, varolunuz ,saygı ve selamlar..

  3. ” İnsanlığın genelini bağlayan ahlaki normlardan çok, Sami yaşam alışkanlıkları ve onun pratikleri, evrensellik söylemiyle yayıldığı her yerde ödünsüz bir habitusa dönüşmüştür. “

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!