Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. ‘Hidayet’ maskeli mühendislik: Şule dizisinde propaganda ve gerçeğin tasfiyesi

‘Hidayet’ maskeli mühendislik: Şule dizisinde propaganda ve gerçeğin tasfiyesi

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

SANATIN ONTOLOJİK HAKİKATİ: BİR ÖZGÜRLÜK ARAYIŞINDAN İDEOLOJİK İNFAZA

Sanat, insan ruhunun sonsuzlukla kurduğu en rafine, en yalın ve en hür diyalogdur; o, verili olanı olduğu gibi kabul eden pasif bir ayna değil, hakikati her seferinde yeniden keşfeden ve insanı ontolojik hürriyetine kavuşturan bir “yaratım” eylemidir. Sanatın asli misyonu, topluma hazır reçeteler sunmak, bir cemaatin, bir tarikatın ya da dış destekli bir dinsel ideolojinin borazanlığını yapmak değildir. Aksine sanat; sorgular, sarsar, dertleşir ve insan zihninin o çok sesli, gri alanlarını görünür kılar. Sanatın işlevi, toplumu bir örnek kalıplara dökmek değil, insanın hür iradesine kapı aralamaktır. Büyük Atatürk’ün “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” tespiti, sanatın bir milletin en hayati nefes alma alanı, yani hürriyet alanı olmasındandır.

Ancak sanat, estetik özerkliğini yitirip de bir siyasal otoritenin, bir tarikatın ya da dış destekli bir dinsel ideolojinin “hizmetkârı” haline getirilirse, orada artık sanattan değil, ancak sinsi bir “toplumsal mühendislikten” bahsedilebilir. Sanatın hakikati, yerini propagandanın ideolojik kurgusuna ve yalanın estetize edilmesine bırakır. İşte TRT ekranlarında arz-ı endam eden “Şule: Senin Hikâyen” dizisi, sanatın bu evrensel misyonuna indirilmiş ağır bir darbedir. Bu yapım, sinemayı bir keşif aracı olarak değil; Anadolu Türk kadınının binlerce yıllık özgür irfanını ve Cumhuriyet’in aydınlanmacı ruhunu tasfiye etmek için kurgulanmış bir “görsel pranga” olarak kullanmaktadır.

SANATTA PROPAGANDA VE ESTETİK ÖZERKLİĞİN İNTİHARI

Birileri çıkıp şunu sorabilir: “Sanatta propaganda olmaz diye bir ilke mi var? Her sanat eseri bir mesaj taşımaz mı?” Elbette, Goya’nın savaşın dehşetini anlatan tablolarından, Yaşar Kemal’in ağalık düzenini sarsan romanlarına kadar her büyük sanatçının bir dünya görüşü vardır. Ancak sanat ile propaganda arasındaki hayati fark; sanatın insanı hakikati sorgulamaya davet etmesi, propagandanın ise hazır bir dogmayı izleyicinin zihnine boca etmesidir.

Sanat özgürleştirir, propaganda ise zihni tek bir renge boyar ve mutlak itaat bekler. “Şule” dizisinde sanat, izleyiciye bir keşif alanı sunmuyor; aksine, Cumhuriyet’in aydınlanmacı değerlerini “bunalım ve karanlık” olarak kodlayıp, 1960’larda icat edilmiş siyasal bir üniformayı (türbanı) tek kurtuluş yolu olarak dikte ediyor. Eğer bir yapıttan ideolojik mesajını çıkardığınızda geriye hiçbir estetik değer kalmıyorsa, o eser bir sanat yapıtı değil, bir “ideolojik kullanım kılavuzu”dur. Dizide ışık kullanımı, müzikler ve senaryo; dindar karakterleri sürekli bir “nurani” aydınlıkta, laik ve modern karakterleri ise alkol, mutsuzluk ve kaos içinde resmederek izleyiciyi manipüle etmektedir. Bu, estetiğin ideolojiye kurban edildiği, sanatın bizzat propaganda uğruna intihar ettirildiği noktadır.

TEOLOJİK ÇARPITMA: “BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ

Dizinin en büyük yanıltmacası, “türbanı” İslam’ın vazgeçilmez bir farzı, imanın temeli ve Müslüman kadının yegâne kimlik kartı gibi sunmasıdır. Oysa “Bireysel Dindarlık mı Kamusal Dinsellik mi?” adlı eserimde bilimsel kanıtlarıyla ortaya koyduğum üzere; bugün bir hidayet nişanı olarak sunulan “başörtüsü/türban” söylemi, dinsel bir temelsizlik üzerine inşa edilmiştir.

Dizi boyunca Şule karakterinin hidayetinin merkezine oturtulan o “tek tip örtünme” dayatması, Nur Suresi 31. ve Ahzab Suresi 59. ayetlerin tarihsel, lügat ve felsefi bağlamından koparılmasına dayanmaktadır. Nur Suresi’nde geçen “hımar” kelimesi, o dönemin geleneğinde zaten var olan baş örtüsünün, göğüs dekoltesini kapatacak şekilde kullanılmasını öğütler. İslam, kadına 1960’larda bir ideolog tarafından tasarlanmış “tek tip bir üniforma” (türban) vazetmez; iffet, takva ve edep prensibini getirir. İslam felsefesi açısından bakıldığında, dinin özü olan ahlak ve vicdan, bugün türban denilen siyasal bir sembolün gölgesinde bırakılmıştır. Dizi, bu ilmi gerçekleri tasfiye ederek, teolojik olarak temelsiz bir dayatmayı sanat yoluyla izleyiciye “vazgeçilmez dinsel emir” gibi enjekte etmektedir.

NEO-ORYANTALİZM VE KADIN ÜZERİNDEN EGEMENLİK ARAYIŞI

“Tarikat, Cemaat, Kadın” adlı kitabımda ayrıntılarıyla ele aldığım üzere; siyasal İslamcılık, kadın bedenini ve kimliğini kendi egemenlik alanını tahkim etmek için bir “savaş alanı” olarak kullanmaktadır. “Şule” dizisi, işte bu neo-oryantalist bakış açısının yerli bir aparatıdır. Dizi, kadını bireysel özgürlüklerinden koparıp tarikat ve cemaatlerin hiyerarşik yapısına teslim etmeyi “özgürleşme” olarak pazarlamaktadır.

Siyasal İslamcılık, kadını özne olmaktan çıkarıp bir “sembol” haline getirerek, aslında Batı’nın oryantalist bakışının bir başka versiyonunu üretmektedir. Dizide sunulan “türbanlı kadın” imajı, kadının kendi ruhani yolculuğunu değil, bir grubun siyasal hegemonyasını simgelemektedir. Bu, kadının kendi bedeni ve ruhu üzerindeki egemenliğini tarikat şeyhlerine ve siyasal projelere devretmesidir. Sanat, bu noktada bu egemenlik arayışını “kutsallaştıran” bir maske görevi görmektedir. Kadın, bu yapıda bir birey değil, cemaatin “kamusal dinsellik” vitrinindeki bir nesnesidir.

TÜRBANIN BABİL KULESİ: CEMAATLERİN ÜNİFORMA SAVAŞI

Dizinin sunduğu en büyük çelişki, Şule Yüksel Şenler figürü üzerinden sanki İslam dünyasında “tek tip ve birleştirici” bir örtünme biçimi varmış gibi bir imaj yaratmasıdır. Oysa gerçeklik bunun tam tersidir. Dizinin vaaz ettiği “tek tip türban” propagandasına rağmen, bugün sayıları giderek çoğalan cemaat ve tarikatlar arasında müthiş bir “semboller savaşı” yaşanmaktadır.

“Tarikat, Cemaat, Kadın” eserimde de belirttiğim gibi, her dini grup (İsmailağa, Menzil, Süleymancılar, Nurcular (ve onların binbir kolu) vb.) kendi kadın kitlesine farklı bağlama biçimleri dayatmakta; bu yolla kendi “sosyal sınırlarını” çizmektedir. Fetö’nün türban tasarımını kendi cemaatinin alamet-i farikası haline getirdiğini hatırlayalım. Din görünümlü bu siyasal tasarımının ardında mevcut anayasal düzene karşı biriktirdiği kin ve kuvvet vardı. Bu sembolperestlikten devşirdiği gücü, mevcut anayasal düzene karşı nasıl silahlı bir kalkışmada seferber unutmamak gerekir. Daha da vahimi, bu grupların her biri “gerçek İslami örtünmeyi uygulayan sadece biziz” diyerek birbirinin türban tarzını “gayri-İslami” ilan etmekte ve birbirlerine reddiyeler yayınlamaktadır. Dizinin bir birlik sembolü olarak sunduğu türban, gerçek hayatta cemaatlerin birer “marka tescili” ve birbirini dışlama aracı haline gelmiştir. Dizi, bu “Babil Kulesi” karmaşasını gizleyerek topluma sahte bir bütünlük tablosu pazarlamaktadır. Bu durum, meselenin dinden ziyade, kadın bedeni üzerinden yürütülen bir otorite savaşı olduğunu kanıtlamaktadır.

ANADOLU’NUN YAZMASINI UNUTTURMA VE YAPAY ‘SORUN’ İCADI

Anadolu Türk kadını, başını her zaman kendi kültürel değerlerine, estetik zevkine ve hür iradesine uygun olarak örtmüştü. Oyalı yazmalar, yemeniler, şallar; birer üniforma değil, hürriyetin renkli nişanlarıydı. Hiçbir Anadolu kadını, başını örtüyor diye kendini “diğerlerinden” ayırmıyor ya da bu örtüyü siyasi bir bayrak gibi taşımıyordu.

“Şule” dizisi ise, sanki Cumhuriyet Türkiye’sinde kadınların başını örtme sorunu varmış gibi yapay bir atmosfer yaratmaktadır. Bu kışkırtıcı çağrının ortaya çıkıp büyümesinde Batı hayranı ve kendini Avrupalıya benzetmekle medeni sanan züppelerin, yarım entellektüeller ve Türk toplumuyla hiçbir kültürel bağı olmayan siyaset yobazlarının, sosyal zorbalar ve Anadolu’ya yabancı kibir abidesi bir kısım yordamsızların büyük rolü olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak ne olursa olsun, hiçbir gerekçe İslam ile belli bir giyim tarzını özdeşleştirmeyi ve buradan yola çıkarak toplumsal ayrışmaya teolojik dayanaklar yaratmayı meşrulaştıramaz. Anadolu kadınının bu özgür başörtüsü geleneğini yok sayan dizi; yerine Şenler’in icat ettiği “ideolojik türbanı” İslam’ın tek geçerli şartı gibi sunmaktadır. Bu yapım, Anadolu’nun oyalı yazmasına, kadının bin yıllık kültürel mirasına ve özgür iradesine yapılmış sanatsal bir çarpıtmadır. Türban bir ibadet nesnesi değil, modern dönemde kurgulanmış bir “siyasi logodur.” Hz. Peygamber döneminden beri eşi benzeri görülmemiş bir baş örtme şeklidir. Hiçbir dini gerekçesi ve dayanağı yoktur. Dizi, sanatın gücünü kullanarak bu siyasi logoyu Anadolu’nun tertemiz inancına yama yapmakta ve Türk kadınının kültürel genetiğine müdahale etmektedir.

HUKUK DEVLETİNİN GÜVENCESİNDE HÜRRİYET VE TERCİHLERE SAYGI

Burada anayasal bir gerçeği vurgulamak elzemdir: Laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti, her bir vatandaşının inanç ve kıyafet özgürlüğünün yegâne teminatıdır. Bu devlet yapısı, bir kadının dilediği biçimde örtünme özgürlüğünü —bu dizide propaganda edilen o tek biçimci türban bile olsa— sonuna kadar tanır ve korur. Cumhuriyet’in erdemi, bireysel tercihleri aşağılamak değil, her birine hür bir yaşam alanı sunmaktır.

Ancak Cumhuriyet, türbana özgürlük tanıdığı gibi; kadının başını örtmeme ya da istediği biçimde örtme hürriyetini de aynı kararlılıkla korur. Cumhuriyet, her türlü örtünme biçimine hürriyet tanır ama tek bir örtünme biçiminin “iman şartı” veya “özgürlük yolu” gibi tüm topluma sanat yoluyla dayatılmasını ne teoride ne de pratikte kabul eder. Özgürlük, kadının başını istediği biçim, renk ve üslupla örtmesi ya da hiç örtmemesi konusunda kendinden başka hiç kimseye (dizi senaristlerine, siyasi otoritelere veya cemaat şeyhlerine) yetki ve hak vermemesidir.

AYDINLIK VE LAİK CUMHURİYET ANLAYIŞIYLA YARINA BAKMAK

Türban, bir kadının bireysel tercihi olarak kendi başına ne laikliğe ne de medeniyete aykırıdır. Aykırı olan şey, türbanın İslam’la bir tutulması ve Müslüman olmanın neredeyse yegâne dini şartı olarak propaganda edilip kitlelere İslam’ın en temel ayırıcı özelliği gibi sunulmasıdır. Bu ise, din ile siyasetin birbirinden ayırt edilemez ölçüde iç içe geçmesine yol açmıştır. İslam dünyası Hz. Peygamber’den beri din ile siyasetin birbirine karıştırılmasından dolayı parça parça olmuş ve Müslümanlar birbirine düşmüştür. Bugünkü durum da pek iç açıcı değildir. ABD ve İsrail İslam dünyasına ve bu arada Türkiye’ye “İbrahim Anlaşması”na imza vermesi yönünde baskı uygulamaya çalışmaktadır. İsrail’in ikbali ve çıkarı dışında hiçbir anlamı olmayan bu anlaşmaya kimi İslam ülkeleri imza vermiş ve Müslümanların aleyhine olacak gelecekteki sorunlara destek çıkmışlardır. ABD-İsrail ile İran Savaşı, Müslüman dünyanın nasıl parça parça olduğunu gösteren en son örneklerdendir. Asıl büyük sorun budur ve eğer Müslümanlar gerçekten dinlerinde samimi iseler, kendi dindaşlarına bu gibi dizilerle din tebliğ etmek yerine, düşmana karşı birleşmenin daha elzem ve öncelikli olduğunu fark ederlerdi.

Diğer yandan, “İslam’da tesettür” kavramı hala yanlış ve eksik anlatılmakta, anlaşılmaktadır. Bu meseleyi başka bir yazının konusu olarak ayrıntılı yazmam gerekir. Ancak şu kadarını söylemek şimdilik kâfi gelecektir: Tesettür, kadınlar üzerinden daha görünür emirler gibi anlaşılır. Oysa tesettürün temelde cinsiyeti yoktur. Erkek kadın için geçerlidir. Ayrıntılarını başka yazıya bırakıp devam edeyim. Toplumda genel kabul gören giyim kuşam şekli ortalama bir tesettür fikrini verir. Bunu da tarihsel, kültürel ve sosyal parametreler belirler. Giyinmek/örtünmek (veya tesettür), erkek veya kadının belli yerlerini örtmesinden ibaret değildir. Tesettür, bedenin bazı bölgelerini örtüp saklamakla da sınırlı değildir. Dışını örtüp içini çıplak bırakanlarla, içini örtüp dışını bırakanlar arasındaki inanç derecesini ne insanlar ne siyasiler ne de din adamları belirleyebilir. Tek otorite Tanrı’dır. Bunun için de Kur’an’da tesettür için son noktayı Yaratıcı koyar: “Ey İnsanoğulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takva örtüsü ise bunlardan daha hayırlıdır. Allah’ın bu ayetleri öğüt almanız içindir”. (Araf//26) Demek ki tesettür sadece örtmek değil, aynı zamanda süslenmek içindir. Ancak Tanrı katında en muteber tesettür, “takva elbisesi”dir; ahlak ve erdemdir. Gerisi insanın tercihine bırakılmış bir ayrıntıdan ibarettir.

“Şule: Senin Hikâyen” dizisi ve benzeri yapımlar, Türk kadınının Cumhuriyet ile kazandığı hakiki hürriyeti gölgeleyemeyecektir. Yurtsever Türk ulusu, sanat maskesi altına gizlenmiş bu ideolojik mühendisliği ve cemaatlerin semboller üzerinden yürüttüğü bu otorite savaşını görecek ferasete sahiptir.

Bizim için gerçek hürriyet; bir dizinin dikte ettiği üniforma ya da cemaatlerin birbirini reddeden türban tarzları değil, Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyet’in sağladığı kadın öznesine ait o eşsiz bedensel ve ruhsal otoritedir. Bu otorite, dileyen kadının dilediği biçimde —tek tip türban dahil— örtünmesini koruduğu gibi, hiç kimsenin bir başkasına yaşam tarzı dayatamayacağının da teminatıdır.

Çağdaş, laik, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine sıkı sıkıya bağlı kalarak; bu tür görsel çarpıtmalara karşı aklın, bilimin ve Cumhuriyet irfanının ışığında durmaya devam etmeliyiz. Türk kadını hürdür ve bu hürriyeti hiçbir sanatsal kurgu ya da cemaat baskısı elinden alamayacaktır. Cumhuriyet’in ışığı, ekrandaki gölgeleri elbet dağıtacaktır.

Cumhuriyet’le hürleşmiş Türk kadınını, sanatı tek tip ideolojik propagandaya malzeme yapan dizilerle “hürriyetine kavuşturmak”, en hafif deyimle, gülünçtür.

Kurban Bayramınız Kutlu Olsun.

Kaynakça

Atay, Tayfun. Dinin Medyatik Dönüşümü. İstanbul: İletişim Yayınları, 2012.

Atay, Tayfun. Görünen O ki: Din, Siyaset, Medya. İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.

Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002.

Çakır, Ruşen. Ayet ve Slogan: Türkiye’de İslami Oluşumlar. İstanbul: Metis Yayınları, 1990.

Filiz, Şahin. Bireysel Dindarlık mı Kamusal Dinsellik mi?. Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Yayınları, 4. Basım (Basım yılı dipnotta belirtilmemiş).

Filiz, Şahin. Tarikat, Cemaat, Kadın: Neo-Oryantalizm’in Kadın Üzerinden Egemenlik Arayışı ve Siyasal İslamcılık. İstanbul: Say Yayınları, 2021.

Göle, Nilüfer. Modern Mahrem: Medeniyet ve Örtünme. İstanbul: Metis Yayınları, 1991.

İlhan, Attila. Hangi Sağ?. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2002.

Kongar, Emre. 21. Yüzyılda Türkiye. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2006.

Sancar, Serpil. Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti. İstanbul: İletişim Yayınları, 2012.

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. Değerli hocam tokat gibi yazısıyla din simsarlarının maskesini bir kez daha düşürmüştür.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!