Şahin Filiz yazdı…
Bu analizin amacı, İran’ı karalamak ya da sığ bir dış eleştiri sunmak değildir. Bilakis, nüfusunun yarısı Türk olan ve derin tarihsel ve kültürel bağlarımız olan İran’ın acı tecrübesinden hayati dersler ve ibretler çıkarmak, benzer bir kaderin başka coğrafyalarda yaşanmaması adına bir uyarıda bulunmaktır. Zira yaklaşık yarım asırdır süregelen teokratik mollalar yönetimi, İran’ı dışarıdan heybetli görünen ancak içi boşalmış bir “kâğıttan kaplana,” özsuyu çekilmiş, kökleri zayıflamış devasa bir ağaca dönüştürmüştür. Türkiye’de son yıllarda tırmanan otoriterleşme eğilimleri, siyasetin giderek artan bir şekilde dini referanslarla şekillendirilmesi, liyakatin yerini sorgusuz sualsiz sadakatin alması gibi endişe verici gelişmeler, ne yazık ki benzer bir yörüngenin sinyallerini vermektedir. İran’ın içine düştüğü bu buhran, yalnızca tek bir ülkenin krizi olmanın ötesinde, tüm İslam dünyası ve hatta benzer sosyo-politik dinamiklere sahip her toplum için kritik bir uyarı niteliğindedir.
1. MEDENİYETTEN RADİKAL KOPUŞ VE İSRAİL PARADOKSU: TEOKRASİNİN GÖLGESİNDE BİLİM Mİ, DOGMATİZM Mİ?
İran’ın yaşadığı derin kırılma, başlangıç noktasını 1979 İslam Devrimi’nin oluşturduğu ve o tarihten itibaren adım adım derinleşerek bugünkü noktaya gelen bir süreçte, sadece bilim ve teknolojideki bir gerilemeden ibaret değildir; bu, topyekûn bir medeniyetten, evrensel değerlerden ve insanlığın ortak birikiminden kopuştur. Oysa İran coğrafyası ve toplumu, binlerce yıllık köklü bir düşünce geleneğine, yetiştirdiği Zekeriyyâ Râzî, Ömer Hayyâm, İbn Sînâ, Hâfız, Sadî, Molla Sadra gibi filozoflar, şairler, hekimler, matematikçiler ve sanatkârlarla İslam medeniyetinin ve hatta dünya tarihinin en parlak entelektüel merkezlerinden birini teşkil etmiştir. İran halkı, doğası gereği eğitimli ve kültürlü, yaratıcı, derin bir tarihsel bilince sahip ancak aynı zamanda geleceğe umutla bakmak isteyen bir toplumdur. Ne var ki, 1979 Devrimi ile tesis edilen ve o günden bugüne varlığını sürdüren mevcut teokratik rejim, bu muazzam toplumsal potansiyeli boğan, dar bir ideolojik kalıba sıkıştıran, çağın ruhuna ve insan onuruna aykırı bir cenderedir.
Bu noktada, akla kaçınılmaz olarak şu soru gelmektedir: Toplumsal ve siyasi yapısında güçlü teokratik unsurlar barındıran İsrail, nasıl oluyor da bilim, teknoloji, inovasyon, askeri kapasite ve eğitimde dünyanın zirvelerinde yer alırken, yine teokratik bir rejimle yönetilen İran tam tersi bir tablo çizmektedir? Bu karşıtlık, İran’daki sorunun sadece “teokrasi”den ibaret olmadığını, rejimin niteliği, dünyaya bakışı ve kurucu felsefesiyle ilgili daha derin ve karmaşık dinamiklerden kaynaklandığını gözler önüne serer. İsrail, eleştirilebilecek pek çok yönüne rağmen kuruluşundan itibaren varlığını bilgi üretimi, teknolojik üstünlük, küresel akademik ve ekonomik ağlarla entegrasyon ve görece (kendi Yahudi vatandaşları için) daha işlevsel demokratik mekanizmalar üzerine kurmuştur. Eleştirel düşünceye, bilimsel araştırmaya ve liyakate İran’la kıyaslanmayacak ölçüde alan tanımıştır. Dini unsurlar toplumsal hayatta ve siyasette etkili olsa da, bunlar İran’daki gibi rasyonel aklı ve bilimsel gelişmeyi topyekûn boğan, izole edici bir totalitarizme dönüşmemiştir. İsrail, Batı dünyasıyla derin stratejik ortaklıklar kurarken, İran ise “Büyük Şeytan” söylemiyle kendini Batı’dan ve evrensel bilimsel birikimden tecrit etmiştir. Dolayısıyla, İsrail’in “başarısı”nın ya da en azından teknolojik ve askeri kapasitesinin ardında, teokratik eğilimlerine rağmen pragmatizm, belirli sınırlar dahilinde dünyaya açıklık ve eğitime yapılan stratejik yatırım yatarken; İran’ın çöküşünün temelinde ise katı dogmatizm, içe kapanma, akıl ve bilim düşmanlığı ve liyakatin yok edilmesi yatmaktadır.
Bu manzara, sadece trajik değil, aynı zamanda keskin bir tarihsel ironi barındırmaktadır. Bugün, İslam’ın doğduğu topraklar olan Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri – tüm geçmişteki katı muhafazakâr yapılarına rağmen – 21. yüzyılın bilgi, yapay zekâ, sürdürülebilirlik ve dijital dönüşüm çağında varlıklarını sürdürebilmek için evrensel medeniyetin rasyonel, özgürlükçü ve pragmatik ilkelerini kendi gerçekliklerine uyarlama çabası içindedir. Buna karşın, bir zamanlar bilim ve felsefenin meşalesini taşıyan İran, özellikle 1979 Devrimi sonrası inşa ettiği rejimle birlikte, bu coğrafyaların terk etmeye başladığı dogmatik kalıplara daha da sıkı sarılır hale gelmiştir. Mesele, basit bir “Batı karşıtlığı” değil; akla, hukuka, özgürlüğe ve evrensel değerlere karşı kökten bir direniş meselesidir.
2. PARANOYAK BİR İÇ GÜVENLİK ANLAYIŞI VE SADAKAT ÜZERİNE KURULU REJİM
İran rejimi, kuruluşundan itibaren varlığını kendi halkıyla derin bir güvensizlik ve potansiyel bir çatışma ilişkisi üzerine inşa etmiştir. Bu kronik çatışma hali, devletin tüm enerjisini ve kaynaklarını dış tehditlere karşı caydırıcılık oluşturmak yerine, içerideki muhalif sesleri, farklı düşünceleri ve özgürlük taleplerini bastırmaya yöneltmiştir. Askerî ve güvenlik bürokrasisi, halkı dış düşmanlardan korumak yerine, öncelikle halkı kontrol altında tutmak, rejimin bekasını sağlamak üzere dizayn edilmiştir. Bu içe dönük güvenlik takıntısı, ordu, istihbarat ve bürokrasinin her kademesinde liyakat ve yetkinlik yerine körü körüne sadakati ön plana çıkarmıştır. Eleştirel düşünebilen, yetenekli ve bağımsız karakterli kadrolar sistematik olarak tasfiye edilirken, yerlerine rejime ideolojik bağlılığı ve itaatkârlığı yegâne vasfı olanlar getirilmiştir. Bunun doğal sonucu olarak, özellikle kriz anlarında ve stratejik karar alma süreçlerinde uzmanların, teknokratların ve deneyimli profesyonellerin değil, hamasetten başka bir yeteneği olmayan ideolojik aparatçıkların söz sahibi olmasıdır.
3. HAMASETLE ÖRTÜLEN ÇIPLAK GERÇEKLİK VE STRATEJİK KÖRLÜK
İran rejimi, askeri kapasitesindeki bariz zaaflarını, teknolojik alandaki derin yetersizliklerini ve toplumsal meşruiyet krizini, yoğun ve kesintisiz bir ideolojik propaganda ve hamaset bombardımanıyla telafi etmeye çabalamaktadır. “Şehitlik,” “Kutsal Direniş,” “Büyük Şeytan’a Karşı Koyma” gibi soyut ve duygusal kavramlar, kamusal söylemin ve resmi anlatının merkezine oturtulmuş; rasyonel analiz, stratejik planlama, teknolojik yetkinlik ve askeri profesyonellik gibi unsurların yerini duygusal ajitasyon ve kitle mobilizasyonu almıştır. Ancak bu abartılı hamasî dil, halkın gündelik hayatta deneyimlediği ekonomik zorluklar, sosyal baskılar ve siyasi özgürlüksüzlüklerle taban tabana zıt düştüğü için, zamanla rejimin inandırıcılığını ve meşruiyetini daha da aşındırmaktadır. Dış saldırılar veya ciddi krizler karşısında uygulanabilir, gerçekçi savunma senaryoları ve stratejileri geliştirmek yerine, geçmişe ait tarihsel ve dinî metaforlarla, mitolojik anlatılarla toplum oyalanmaya ve avutulmaya çalışılmaktadır. Bu durum, stratejik bir körlüğe ve gerçeklikten kopuşa yol açarak ülkeyi daha da savunmasız bırakmaktadır.
4. DURDURULAMAYAN BEYİN GÖÇÜ VE ENTELEKTÜEL ÇORAKLAŞMA
İran, son kırk yılı aşkın sürede, dünya tarihinde eşine az rastlanır büyüklükte bir beyin göçü ve nitelikli insan kaybı yaşamış bir ülkedir. Milyonlarca eğitimli, yetenekli ve yaratıcı insan; temel özgürlüklerin kısıtlandığı, bilimsel düşüncenin baskı altına alındığı, liyakatin değil sadakatin ödüllendirildiği bir ortamda gelecek göremeyerek, daha iyi bir yaşam, eğitim, ifade özgürlüğü ve mesleki gelişim umuduyla ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Doktorlar, mühendisler, bilim insanları, akademisyenler, sanatçılar ve girişimciler, dünyanın dört bir yanında, özellikle Batı ülkelerinde bilimsel, teknolojik ve kültürel üretime değerli katkılarda bulunmaya devam ederken; İran içinde kalan entelektüel zemin, sistematik baskı, sansür, gözetim ve ideolojik dayatmalarla adeta çoraklaşmıştır. Bu durum, İran’ın yalnızca beşeri sermayesini ve beyin gücünü değil, aynı zamanda kolektif ruhunu, yaratıcı potansiyelini ve entelektüel canlılığını da dışarıya kaptırması anlamına gelmektedir. Böylesine bir entelektüel çölleşme ortamında ne yenilikçi fikirler filizlenebilir, ne eleştirel düşünce gelişebilir, ne de ülkenin karmaşık sorunlarına çözüm üretebilecek sağlıklı bir savunma veya gelişim refleksi oluşabilir.
5. AİDİYET DUYGUSUNUN DERİN EROZYONU VE TOPLUMSAL PARÇALANMA
Teokratik sistemin dayattığı totaliter ve baskıcı ortam, İran toplumunun geniş kesimlerinde, özellikle gençler ve eğitimli şehirli nüfus arasında rejime karşı derin bir yabancılaşma, hayal kırıklığı ve hatta nefret duygusuna yol açmıştır. Rejimle hiçbir şekilde özdeşleşmeyen, aksine ondan hızla uzaklaşan ve ona düşmanlaşan milyonlarca insan için “vatan” kavramı, uğruna mücadele edilecek ve savunulacak kutsal bir değer olmaktan çıkıp, bir an önce kurtulunması, kaçılması gereken bir “açık hava hapishanesi” algısına dönüşmüştür. Bu derin aidiyet krizi ve toplumsal parçalanma ruh hâli, potansiyel bir dış saldırı veya kriz anında ulusal birliği ve toplumsal dayanışmayı imkânsız kılmakla kalmaz; aynı zamanda içeride rejimin zafiyetinden faydalanarak ona zarar verebilecek, dış müdahalelere zemin hazırlayabilecek işbirlikçi eğilimleri ve pasif direniş biçimlerini de besleyebilir. Aidiyet duygusunun bu denli çökmesi, yalnızca siyasal bir meşruiyet sorunu değil, bir milletin varoluşsal anlamda zihinsel ve ruhsal çözülmesidir.
6. SIĞ MAZRUF ANALİZLERİ: BAŞARISIZLIĞIN FATURASINI ŞİİLİĞE VE FARS KİMLİĞİNE KESMEK
İran’ın yaşadığı bu derin kriz ve başarısızlık karşısında, özellikle Türkiye’deki bazı sığ ve hamakat derecesinde cahil İslamcı çevrelerden yükselen “teselli” ve “yorum” niteliğindeki sesler, durumun vahametini anlamaktan ne kadar uzak olunduğunu göstermektedir. Bu çevreler, İran’ın çöküşünü rejimin Şii olmasına veya Fars milliyetçiliğine bağlayarak, sanki sorun mezhepsel veya etnik bir “arızadan” kaynaklanıyormuş gibi bir algı yaratmaya çalışmaktadırlar. Bu tür yorumlar, İran’ın başarısızlığından kendi Sünni-Türk kimlikleri adına bir “üstünlük” devşirme çabasının yanı sıra, asıl sorunu –yani aklı, bilimi, liyakati, özgürlüğü ve evrensel değerleri dışlayan her türlü teokratik ve otoriter zihniyetin kaçınılmaz sonunu– görmezden gelmenin hazin bir örneğidir.
Oysa tarih, başarılı veya başarısız medeniyet ve devlet örneklerinin belirli bir mezhebe veya etnik kökene münhasır olmadığını defalarca kanıtlamıştır. İslam’ın Altın Çağı’nda farklı mezhep ve etnik kökenlerden bilim insanları ve düşünürler omuz omuza çalışmışlardır. Aynı şekilde, Sünni geleneğe mensup olup da tarih sahnesinden silinmiş veya bugün derin krizler yaşayan devletler de mevcuttur. İran’daki sorun, Şiiliğin veya Farslığın özünden kaynaklanan bir sorun değil, evrensel insani ve akli değerlere sırtını dönen, dogmayı aklın yerine ikame eden, liyakati sadakate kurban eden ve halkını boğan bir sistem ve zihniyet sorunudur. Bu zihniyet Sünni, Şii, Hristiyan veya seküler bir kisveye bürünse de sonuç değişmeyecektir. Dolayısıyla, İran’ın acı tecrübesini kendi dar ideolojik kalıplarına göre yorumlayıp bundan sahte bir “haklılık” çıkarmaya çalışanlar, aslında benzer bir sonun kendi coğrafyalarında da yaşanabileceği gerçeğine gözlerini kapamaktadırlar.
SONUÇ: İRAN BİR GÜÇ MÜ, YOKSA DAĞILMIŞ BİR REFLEKS Mİ? TÜRKİYE İÇİN HAYATİ UYARILAR
İran’ın dış saldırılar karşısındaki çaresizliği, yalnızca askerî değil; siyasal, toplumsal ve zihinsel düzeyde bir zayıflığın, bir iç çürümenin ürünüdür. Bir rejimin uzun vadede halkına rağmen ayakta kalması mümkün değildir. Bugün İran’ı savunmasız kılan şey, dış dünyanın gücü değil, kendi içindeki çözülmedir. Artık sormak gerekir: İran bir bölgesel güç müdür, yoksa yalnızca dağılmış bir ideolojik refleks mi?
Bu acı tablo, özellikle Türkiye için hayati dersler ve uyarılarla doludur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde ve kurucu felsefesinde vücut bulan; akla, bilime, çağdaşlaşmaya, hukukun üstünlüğüne ve evrensel değerlere dayanan Batılılaşma ve modernleşme projesinin ne kadar kritik, değerli ve hayati olduğu, İran örneğiyle bir kez daha acı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Atatürk’ün vizyonu, Türkiye’yi Orta Çağ karanlığından çekip alarak çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarma hedefi gütmekteydi ve bu yol, dogmatizme, hamasete ve içe kapanmacılığa karşı aklın ve bilimin rehberliğini esas almaktaydı.
Ne yazık ki, Türkiye’de son yıllarda giderek güçlenen ve siyaseti kendi dar dini referanslarıyla şekillendirmeye çalışan bazı İslamcı kesimlerin ve özellikle mevcut hükümetin politikaları, İran’ın düştüğü hatalara doğru tehlikeli bir sürüklenişin işaretlerini taşımaktadır. Liyakatin yerine sadakatin geçirilmesi, eğitimin dinselleştirilerek bilimsel düşüncenin zayıflatılması, özgürlüklerin kısıtlanması, hukukun siyasallaşması ve hamasi bir içe kapanmacılık söyleminin benimsenmesi, Türkiye’nin Atatürk’ün çizdiği aydınlık yoldan saparak, İran’ın tecrübe ettiği karanlık ve çıkmaz sokağa doğru ilerleme riskini barındırmaktadır.
İran’ın yaşadığı trajedi, sadece bir ülkenin çöküş hikayesi değil; akıldan, bilimden, özgürlükten ve evrensel insani değerlerden uzaklaşan her toplumun karşılaşabileceği acı bir sonun canlı bir örneğidir. Türkiye, bu örneği iyi okumak, gereken dersleri çıkarmak ve Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş, demokratik, laik ve aydınlık yolda kararlılıkla yürümeye devam etmek zorundadır. Aksi takdirde, “kâğıttan kaplan” olma sırası, maalesef başka coğrafyalara da gelebilir. Bu, hamasetle değil, akılla ve basiretle üzerinde düşünülmesi gereken hayati bir uyarıdır.
Bu yazı İran’dan daha çok ülkemizin bugününü özetlemiş maalesef…
İran’a F35’leri Nvidia çipleri alabilme imkanı sağlandı mı da, ordusunu ve stratejik kapasitesini modernize edebilsin. Çin ve Rusya haricinde tutunacak dalı yok, onlar da kendilerini önce kurtarma peşinde. Jeopolitik gerçekliklerden uzak bir yazı olmuş.
irana yönelttiğiniz eleştirilerin coğu yersiz.iran gibi dünyada pek çok ülke sayılabilir.irandan daha ileride veya geride farketmez.işin özü nükleer güç sahibi olmak.bilmem ne halkının devletiyle olan bağı,medeniyete olan katkısı,demokrasi,yaşam tarzı vs. hiçbiri bizim işimiz değil.nükleer gücün varsa caydırıcısın.kuzey koreye saldıran var mı ? yok.istediğin kadar ultra demokratik medeni gelişmiş vs ol.israil bilim insanı vuruyor abd başkanı mükemmel diye tivit atıyor.abd ve israil vatandaşları cok mu devletiyle bir bütün? irana yaptığınız eleştiriler sözde medeni sayılan devletler için de geçerli.onlar evvel zamanda askeri güç ile sömürü üzerine bir düzen kurmuşlar.ne söylesek boş.bugün iranın nükleer gücü olsa bunlar yaşanır mı ? bir de biz nükleer silah arzusunda bulunsak başımıza neler gelir.papazı vermedik diye yemediğimiz şamar kalmadı.her yanımız demokrasi,hukuk,adalet,ekonomi vs vs olsa ne yazar…
İran’a yönelik nükleer program eleştirileriniz bence de yersiz asıl meselelerden biri nükleer güce sahip olmakla gelen caydırıcılık faktörü..
Sözde medeni sayılan devletlerin (ABD, İsrail gibi) de daha kötü eylemlerde bulunduğunu biliyoruz. İsrail’in bilim insanı vurması ve ABD’nin buna kayıtsız kalması örnek gösterilerek en yakın örnek , bu ülkelerin kendi vatandaşlarıyla olan bağları veya medeniyet katkılarının sorguluyorlar mı acaba?
Türkiye’nin nükleer silah arayışına girmesi halinde karşılaşabileceği zorluklara ve geçmişte yaşadığı diplomatik baskılara (papaz krizi örneği) askeri gücün eksikliğinin önemli bir zaafiyet yarattıĝını yaşayarak gördük.
Bir ülkenin sahip olduğu ordu büyüklüğü, teknolojik silahlanma düzeyi (nükleer silahlar dahil), askeri harcamaları ve operasyonel yetenekleri en belirgin güç unsurlarından biridir.
Modern çağda askeri gücün ayrılmaz bir parçası haline gelen istihbarat toplama ve siber savunma/saldırı yetenekleri ,
ülkenin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası , ticari hacmi, finansal piyasalarının derinliği ve ekonomik istikrarı,
BM, NATO, G7/G20 gibi uluslararası örgütlerdeki etkin üyelik, veto yetkisi veya liderlik pozisyonları, bir ülkeye küresel karar alma süreçlerinde söz sahibi olma imkanı gibi birçok ana faktöre hakim olmak gücün vazgeçilmezleri…
İran’ın vekalet savaşlarındaki en büyük gücü, Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nün
komuta-kontrolü altında bölgesel ideolojik ve mezhepsel bağlarla beslenen, askeri olarak eğitilmiş ve silahlandırılmış (özellikle füze ve İHA teknolojisiyle) vekil güçler ağıdır.
Bu ağ, İran’ın doğrudan çatışmadan kaçınarak bölgesel rakiplerine karşı asimetrik bir üstünlük sağlamasına ve jeopolitik hedeflerine ulaşmasına olanak tanıması..
her yanımız demokrasi,hukuk,adalet,ekonomi vs vs olsa ne yazar…!!!!!!!!!!!
ilac gibi tanimlama !!!!
( Ümit, Silivri ye neden atildi ?! Türkiye ye bakalim !!!! )
Arap petrol krizinden (1973) sadece 6 yıl sonra tüm Ortadoğu ve İslam dünyasına aykırı ve düşman olan dini bir rejim iranda ortaya çıktı (1979) hamaset laflar ile İsrail’in yok olması bilmem ABD düşmanlığı adına tüm Ortadoğuyu İran krize soktu. Bu rejimden sonra zaten terörist dini gruplar ortaya çıktı. İran bu zaman bölümünde yemen Afganistan Suriye İran ve bir çok Müslüman ülkeyi mezhep savaşlara soktu. Karabağ savaşında Ermenistanı destekledi, yıllarca PKK’ya destek verdi maaş bile verdi. Arabistana sorun yaratmak için Yemeni mezhep savaşına soktu. İç siyasette hem eski rejim ve hem bu rejim döneminde halk hep nefret siyasrtine maruz kaldı, sistematik olarak İran’da Sünniler, Türkler, Araplar hep aşağılandı ve dışlandı. Bu tabloda sadece yararlanan taraf İsrail oldu, İran’ın bu siyasetleri sayesinde batıya petrol üzerinde ambargo yapan Araplar ağır cezalandırıldı, ve İsrail ile İbrahim anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı. Ve tüm petrol ve ondan çıkan dolarların kontrolünü ABD’ye vermek zorunda kaldı. Tufanı alaksa operasyonu üzerinde İran , Gazze’yi İsrail’e takdim etti. Ve bugün Ortadoğu’da kendine bir dost bırakmadı.
Milyarlarca dolar vekalet terörist güçlere para harcadı, Hizbullah, haşdi şabi PKK ve birçok gruba para harcadı ve orduyu modernize etmeye parası kalmadı. Çünkü bunların hedefi hahameneş Pers imparatorluğunu yeniden kurmaktır. Bunun için profesyonel ordu değil, baskıcı terörist gruplar modeline geçtiler, yoksa doğrudur, batı İran’a modern silahlar vermiyor ama Çin’den Rusya’dan Pakistandan ve Türkiye’den temin edebilirdi. İran, kendi nefret söylemi ve kötü niyetinin kuranı oluyor, acı gününe kendine bir dost bırakmadı. Neyseki korkarım, İsrail İran’ın İsraile Gazze’yi hediye etmesinin yerine bu saldırı ile atom bombayı hediye eder. Çünkü nasıl İran gezzenin işgal olmasına meşruiyet verdi ise , İsrailde İran’a atom bombası yapmak meşruiyeti verdi
KURTULUŞ SAVAŞINDA SAVAŞAN KADINLAR
Kara Fatma (Fatma Seher) …
Tarsuslu Kara Fatma. …
Nafize Kadın. …
İzmirli Ayşe Hanım. …
Gördesli Makbule. …
Bitlis Defterdarının Hanımı …
Fransızlar’a yanlış yol gösteren Kılavuz Hatice. …
Nene Hatun (1857-1955)
Halide Onbaşı (Halide Edip Adıvar) (1884-1964)
Nezahet Onbaşı (Nezahet Baysel)
Şerife Bacı
Halime Çavuş (Kocabıyık)
Hafız Selman İzbeli
Tayyar Rahmiye
Kılavuz Hatice
Yirik Fatma
Naciye Hanım
Faika Hakkı
Süreyya Sülün Hanım
Nazife Kadın
Domaniçli Habibe
Satı Çırpan
Binbaşı Ayşe
Çok değerli Şahin Filiz hocam.
Bir devlet, milletinin yarısını oluşturan kadınları, ötekileştirirse, düşmanlaştırırsa, o ülkede milli birlik zaten oluşamaz ve bağrından kahraman kadınlar çıkaramaz.
Halbuki Büyük Atamız, Milli Kurtuluş Savaşımızın daha başlarında, Eskişehir ve Kütahya savaşlarının dumanı tüterken, 15 Temmuz 1921 toplanan Maarif Kongresinin açılışındaki başlangıç konuşmasında, konuklara ve muallimlere “Saygıdeğer hanımefendiler ve efendiler”
diye hitap ediyordu.