Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Kaçaklar: Dincilik ve bölücülük için taze kan

Kaçaklar: Dincilik ve bölücülük için taze kan

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

Suriye sınırımızdaki bölücü örgüt PKK ve onu destekleyen emperyalist güçler tarafından, içerideki basiretsiz, hoyrat ve önünü göremeyen bir kısım siyasilerin de yol vermesiyle Suriye istikrarsızlaştırılmış; orada yaşayan insanlar vatanlarından sökülüp atılarak sınırlarımızdan içeriye boca edilmiştir, edilmektedir. Suriye’nin parçalanmasına çanak tutan ve “Emevi Camii’nde namaz kılma” propagandası yapan siyasiler sığınmacıların denetimsizce, yığınlar halinde ve coşkuyla ülkemize doluşmalarında başat rol oynamakla kalmamış; yüzleri kızarmadan yeniden Türk halkının huzuruna çıkarak oy istemişler, bu da yetmemiş; kendi elleriyle işledikleri bu siyasi, hukuki, insani ve sosyal suçları savunmaktan geri kalmamışlardır. Suç işlemişlerdir, çünkü öncelikle Suriye’nin yıllardır kan gölüne dönmesinde ve Suriye halkının büyük bölümünün Türkiye başta olmak üzere dünyanın farklı ülkelerine sığınmak zorunda bırakılmasında vebalin büyüğünü yüklenmişlerdir.

Tarihte eşi benzeri görülmemiş kavimler göçü ülkemizi büyük bir tehdit altına almıştır. Suriye savaşının ilk yıllarında savaş mağduru bir kısım sığınmacının geçici olarak Türkiye’ye gelmesine doğal olarak kimse karşı çıkmamıştır. Başlangıçta insani tutum gösterilmesi son derece normaldi ve Türk halkı bunun farkındaydı. Ancak Suriye’de savaş sona ereli neredeyse 2 yılı doldurdu. Ülkenin her yerinde herkes normalleşmenin tam olarak yerleştiğini görüyor. Avrupa ve ABD’den turistik seyahatler yapılıyor; Türkiye’den ve başka ülkelerden onlarca youtuber Şam’dan Halep’e ülkeyi baştan başa rahatlıkla gezip çekim yapıyor, sokak röportajları yayınlıyor. Kısacası Suriye’de şu an barış ve huzur hâkim durumda. Bunun hem Türk halkı hem de Suriye halkı için çok sevindirici olduğunu söylemek fazladan olur.

Ne var ki bizim siyasiler Suriye kadar huzur ve dinginlik içinde değil. Başta iktidar olmak üzere muhalefet partilerinin büyük çoğunluğunun, mevcut sığınmacıların barışa kavuşmuş ülkelerine, vatanlarına gönderilmesi söz konusu olduğunda kan şekerleri yükseliyor, hatta daha fazlası gelsin diye küplere biniyorlar. Zafer Partisi bu tavrın altında haklı olarak görünen nedenler olmadığını biliyor.

Suriye’den gelmiş ve gelmekte olanlar yetmiyor; Pakistan’dan, İran’dan, Afganistan’dan, Irak’tan, Afrika Ülkelerinden, Rusya ve Ukrayna’dan gelenlerin haddi hesabı yok. Gezip görmek için değil, gayri menkul karşılığı vatandaşlık alabilmek ve getirdikleri Dolar-Euro ile olabildiğince konut, toprak ve bir yığın taşınmaz satın alıp yerleşmek için adeta akın ediyorlar. Öyle bir manzara var ki Buzullarda iki Eskimo birbirine girse, şeameti bizi tutacak hale geldik.

Arapların kendisini değil de paralarını sevenler, çoğu kanunsuzca gelen ve ülkeyi yağmalayan bu hayasız akına karşı çıkanları, “ırkçılık” ve “İslam kardeşliğine düşmanlık” gibi yalanlara sarılarak suçlamayı tercih ediyorlar. Sen zannedersin ki herifçioğulları Arapları seviyor, koruyor ve kolluyor. Hayır, hiçbir ilgisi yok. Onların paraları Araplıklarından önce sevilen bir değer olarak görülüyor. Ancak, “biz Arapları ve diğer kaçakları paraları için seviyoruz” demeleri şık olmaz. Onun yerine, “Muhacir-Ensar” kurgusuyla “İslam ümmetinin birliği ve şeriat devleti umudu” nun oluşturulması için adeta her türlü olanak seferber ediliyor.

Cumhuriyet sayesinde her türlü devlet imkanlarına kavuşmuş sorumluların gözleri önünde, bizzat Atatürk’ün kurduğu Diyanet eliyle onun manevi kişiliğine hutbelerde lanet okutulmuş, kadın-erkek ayrımı yapılarak din adına haremlik-selamlık gibi Yahudi uygulaması yaygınlaştırılmaya başlanmış, tarikat-cemaatlere Diyanet, İlahiyat ve İmam-hatiplerden daha fazla faaliyet alanı açılmış, teşvik edilmiş, medreseler yeniden hortlatılmış, laikliğe, sosyal hukuk devletine karşı “şeriat devleti” (sanki gerçekleşmiş gibi) nidaları yükselmiş, milletin karşısına ümmet, Türklüğün karşısına dincilik ikame edilmiştir.

Türk milleti çoğunlukla dinine bağlı olmasına rağmen bu karşıtlıkların yapay olduğunu fark etmiştir. Türk milleti ümmeti değil milleti, dinciliği değil, dindarlığı, haremlik-selamlığı değil makul ve meşru kadın-erkek ilişkisini, tarikat-cemaatleri değil Cumhuriyet kurumu olan Diyanet’i (tabii ki şimdiki kadrosuyla değil), İlahiyat ve İmam-Hatiplerin eski misyonlarına yeniden dönmesini tercih ettiği için yurt içindeki tarikat-cemaat ve bunların uzantısı olan feodal medreseciliğe taze kan, sığınmacılar içine karışmış çok sayıda dinci klikler, şıhlar, mezhepçi ve cihatçı travmatik kişi ve gruplardan gelmektedir. Türkiye’nin muhafazakâr illerinden birçok dindar arkadaşım, İlahiyat ve İmam-Hatip çevrelerimden yüzlerce meslektaşım, sığınmacılar içindeki bu grupların Süleymancılara, Menzilcilere, Nurculara ve Fetö’ye katıldıklarını bildirmektedirler. Ortak noktaları, Cumhuriyetimizin laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak “şeriate” aykırı rejim olduğu için meşru sayılmadığı inancında toplanıyor. Siyasiler, Atatürk’e ve Cumhuriyet değerlerine, laiklik ve hukukun üstünlüğüne, Türklüğe ve Türkçeye tavır aldıkça bu din cambazları safları sıklaştırıyor ve Cumhuriyet’in imkanlarıyla Cumhuriyet’i yıkmak için güç birliğine gidiyorlar. Siyasilerin, dini sadece istismar için propaganda aracı olarak kullandıklarını anlamayan bir kısım samimi dindar, “Cumhuriyet’in yerine din devleti getirileceği’ propagandasıyla baskılanıyor, istismarcılar ve çevrelerindeki tufeyli kesim ise bunun olmayacağını hepimizden iyi biliyorlar. Ancak güç, para ve siyasi istikbal için din istismarında hiçbir beis görmedikleri kesindir.

Sığınmacılar içindeki cihatçı, Selefiyeci yobazlar da tıpkı bu siyasiler gibi, Şeriat’in Cumhuriyet’e alternatif bir rejim olmadığının çok iyi farkındalar. Farkındalar çünkü kaçıp geldikleri ülkede dindarlık yerine şeriatçılığın, canlarını, mallarını, ırzlarını ve vatanlarını tarumar ettiğini bizzat deneyimlemiş kesimlerdir. Yoksa “Şeriat ülkesi”nden kaçıp Cumhuriyet ülkesinde sıfırdan şeriat kurmak, akla zarar bir hayaldir, bunu çok iyi biliyorlar.

Peki o halde neden Cumhuriyetimizi ve Türk Milletini hedef alan bu kaosun yaratılmasında etkin rol alıyorlar?

Ortadoğu’daki Müslüman ülkeler, emperyalistlerin kışkırtmasıyla “şeriat oyunu” ile dümdüz edilmiş; Müslümanların bütün zenginlikleri yağmalanmıştır. Cahil bırakılmış halklarıyla bu ülkelere din adı altında cehalet dayatılmıştır. Hemen hepsi vatansız, milletsiz, hukuksuz ve yoksul bırakılmıştır. Eğitimden sağlığa, güvenlikten ekonomiye her şeyleri yerle bir edilmiştir. Arap ülkeleri Arapsızlaştırılmış, İslam yerine dincilik hâkim kılınmış ve mezhepçi-ırkçı ayrımlaşmalar körüklenmiştir. Cumhuriyet sayesinde ayakta kalan Türkiye doğal olarak gözden kaçırılamazdı. Aynı akıbeti Türkiye de paylaşmalıydı. Türkiye Türksüzleştirilmeli, Anayasanın ilk dört maddesi tartışılarak Türk ulusal kimliği ortadan kaldırılmalı, İslam’ın yerine cehalet, çalışıp üretmenin yerine atalet, adalet yerine delalet egemen kılınmalıydı. Olabildiğince mezheplere, tarikatlara, cemaatlere ve ırklara ayrılmalı; milli birlik öncelikle bozulmalıydı. Ekonomik kaynakları zayıflatılarak ele güne muhtaç hale getirilmeli, üniversiteleri medreseleştirilmeli, Diyanet’i laik özerk bir Cumhuriyet kurumu olmaktan çıkarılmalıydı. Avrupa’nın güvenliği için biz ülkemizi ve milletimizi feda edercesine dünyayı Anadolu’ya doldurmalıydık.

Sığınmacılar çaresizlikleri nedeniyle ve hayatta kalabilmeleri için yurdumuza alınmıştı. Ama artık ülkelerine dönebilecek şartlar olgunlaştı. Üstelik sığınmacılar bugün artık Arapçasıyla, Arap kültürü ile, cehaletleriyle ve travmalarıyla bulunuyorlar. Kendi aralarında olduğu gibi birlikte yaşadıkları Türk halkına karşı da gittikçe hırçınlaşıyorlar. Tümüyle haksız da değiller. Vatansız ve milletsiz kalmak, iç savaştan çıkmak kimse için kolay atlatılabilecek bir travma değildir. Ancak bunun çaresi, herkesi geldiği vatanına kavuşturmaktır. Her iki taraf için de sağaltıcı olan bu kolay yolu seçmemek, iyi niyetle izah edilemez.

Pakistan’a gelen Taliban medreseleşmiş bir Pakistan yarattılar. Sonuç, koskoca bir cehalet ve dramatik bir ilkellik oldu. Aynı ilkellik Cumhuriyet Türkiyesi’nde deneniyor.

Onca siyasi, ekonomik ve sosyal karartma girişimlerine karşın, tarikat ve cemaatlerde ve bunların uzantıları olan medreselerde çocuklarımızın istismarı, baskılara maruz kalmaları ve şüpheli ölümleri, bir kez daha Türk kamuoyunun dikkatlerini üzerinde toplamıştır. Açığa çıkmayan nice ölüm, işkence ve baskılar olabileceği bu örneklerden çıkarılabilir. En son Urfa’daki bir cemaat medresesinin yakınlarında 12 yaşındaki bir çocuğumuzun ağaca asılı olarak bulunmuş olması, bu yapıların sadece yasa dışı değil aynı zamanda ahlak ve insanlık dışı olduğunu da tekrar tekrar kanıtlamıştır.

Mevcut iktidar, tarikat-cemaatlerin bu yasa dışı varlık ve faaliyetlerine alenen her türlü desteği vererek “paralel İslam” inşa edilmesine adeta göz yummakta; bu illegal yapılara bağlı medreselerin güçlenip çoğalmalarına yardım ederek “paralel eğitim” kurulmasının yolunu açmaktadır. Yasal kurumlara karşı yasal ve ahlaki olmayan “paralel kurumlar”ın teşkili, “paralel devlet” yapılanmasına karşı göğsünü siper etmiş Türk ulusunun Fetö ile mücadelesine karşı en hafif deyimle, saygısızlıktır.

İslam dininin, bu yasa dışı, ahlak dışı yapılardan kaynaklı “şüpheli ölümler”, “taciz ve tecavüzler”, “hukukun üstünlüğü ve laiklik ilkesinin çiğnenmesi” ile anılmasına doğrudan veya dolaylı olarak neden olmak, ne iktidarı ne de onun desteklediği cemaat-tarikat-medreseleri, Yüce Dinimiz nezdinde asla temize çıkaramayacak; “paralel din “ ve “paralel eğitim” girişimleri, Türk ulusu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş, laik ve sosyal hukuk devleti birikiminin karşısında yok olup gidecek; Orta çağ karanlığında layık olduğu yere geri dönecektir.

Bize din olarak İslam, rejim olarak Cumhuriyet ve çağdaşlaşma yolu olarak Atatürk ilke ve devrimleri yeter.

Bütün sığınmacılar, sığındırılmış hale gelmiş durumdadır. Her sığınmacı vatanına kavuşturulmalı; ülkemiz sosyal psikolojik baskıdan, ekonomik çöküşten, sağlık ve güvenlikte yaşanan zaaftan bir an önce kurtulmalıdır.

Hakkari’den Edirne’ye kadar, ülkemizin her yerinde, Rusça, Arapça, İngilizce, Fransızca tabelalar derhal kaldırılmalı; Türkçeden başka yabancı hiçbir dil bu anlamda kullanılmamalıdır.

Bunu gerçekleştirecek olan Türk halkı değil, onun yetki verdiği sorumlulardır. Hukukun üstünlüğü varsa eğer, ihkak-ı hakk’a mahal olmaz.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 Yorum

  1. Sayın Şahin hocam, bu uyarılarınızı yöneticiler hiç dikkate almıyor, çok yazık. Ama halk içerisinde sizi çok iyi anlayan kitle gittikçe büyüyor.

  2. Çok doğru. Göçmenlerin yarattığı sıkıntı tüm halkı ve ulusal yapıyı etkilemeye başlamasına rağmen, durumu en açıkça dile getiren Zafer Partisi hak ettiği oyu alamadı. Nedeni nedir?

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!