Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…
İslam ahlakı, en idealize edilmiş formunda, bireyi erdemin kalesine çağıran kutsal bir nidadır: adaletli ol, merhamet et, sabret, affet, elindekine kanaat et ve her şeyden öte, Yaratıcı’nın rızasını bütün eylemlerinin en nihai gayesi kıl. Bu ahlaki evren, kâğıt üzerinde, insandan barışçıl, güvenilir ve fedakâr bir varlık yaratmayı vaat eder. Ancak ahlak, boşlukta var olan bir idealler manzumesi değil, toplumsal ve politik gerçekliğin tam kalbinde işleyen, güç ilişkilerini şekillendiren ve insan özneliğini inşa eden bir iktidar teknolojisidir. Bu yazımız, “İslam ahlakı” olarak kodlanan bu sistemin, idealize edilmiş söyleminin ötesine geçerek, bir reel politik aygıt olarak nasıl işlediğini deşifre etmeyi amaçlamaktadır. Bu ahlakın bireyi nasıl bir psikolojiye hapsettiğini, hangi iktidar yapılarına zemin hazırladığını ve “dindar nesiller yetiştirme” gibi modern politik projelerin hangi derin ve stratejik hedeflere hizmet ettiğini, herhangi bir haklılaştırma kaygısı gütmeksizin, felsefi, sosyolojik ve politik bir arkeolojiyle ortaya koymaya çalışacaktır.
AHLAKIN ONTOLOJİSİ: ERDEM Mİ, İTAAT Mİ?
Herhangi bir ahlak sistemini analiz ederken sorulması gereken temel felsefi soru, ahlakın kaynağıdır: Ahlaki olan, kendinde bir değere mi sahiptir, yoksa değerini yalnızca aşkın bir otoritenin emrinden mi alır? Modern Batı etiği, özellikle Kant’la birlikte, ahlakın otonom, yani bireyin kendi akıl yürütmesiyle temellendirilebileceği fikrini merkeze almıştır. Buna karşın, geleneksel Sünni İslam ahlakı, özü itibarıyla heteronom, yani dışsal bir otoriteye, yani Tanrı’nın emrine dayalıdır. Bir eylemin ahlaki değeri, “Çünkü Allah böyle emretmiştir” ilkesine indirgenir.
Bu indirgeme, ahlakı, bir erdem pratiğinden ziyade, bir itaat pratiğine dönüştürür. Birey, bir eylemin içkin iyiliğini rasyonel olarak temellendirip seçmek yerine, buyruğa sadakatini ispatlamakla yükümlü hale gelir. Bu durum, bireyin ahlaki failliğini (moral agency) zayıflatır. O, artık bir değer yaratıcısı değil, bir emir taşıyıcısıdır. Bu teolojik temel, ahlakın sonraki politik manipülasyonları için en verimli zemini hazırlar. Zira akla ve vicdana değil, emre dayalı bir ahlak, emir veren otoritenin her türlü yorumuna ve manipülasyonuna açıktır.
‘ONURLU MAĞLUP’: İDEAL BİREYİN PSİKO-POLİTİK ANATOMİSİ
İslam ahlakının yücelttiği insan tipi –hile bilmeyen, öfkesini yutan, hakkından feragat eden, “tokat atana öbür yanağını dönmese de” en azından affeden, fakirliğini ve zayıflığını bir imtihan bilip sabreden birey– modern kapitalist ve rekabetçi dünyanın gerçekliğiyle yüzleştiğinde neye dönüşür? O, sistemin çarkları arasında ezilmeye mahkûm, Nietzsche’nin tabiriyle bir “sürü insanı” (herd animal), reel politiğin acımasız denklemlerinde ise “kullanışlı bir enstrüman”dır.
Bu prototip, psikolojik düzeyde, Martin Seligman’ın kavramsallaştırdığı “öğrenilmiş çaresizlik” (learned helplessness) olgusunun teolojik bir versiyonudur. Sürekli olarak dünyevi başarısızlıkların ve acıların uhrevi bir anlamı olduğuna, sabrın en büyük erdem olduğuna ikna edilen birey, içinde bulunduğu olumsuz koşulları değiştirmek için eyleme geçme motivasyonunu yitirir. Zulüm, kaderdir; yoksulluk, sınanmadır; adaletsizlik, Tanrı’nın bir imtihanıdır. Bu inanç sistemi, bireyin yaşadığı acı ile adil ve merhametli olduğu varsayılan Tanrı inancı arasındaki bilişsel çelişkiyi (cognitive dissonance) çözmesi için ona güçlü bir rasyonalizasyon mekanizması sunar: “Bu dünyada kaybetmek, aslında ahirette kazanmaktır.”
Böylece, sistemin ürettiği mağlubiyet, bireyin kendi zihninde bir zafere, bir onura, bir estetiğe dönüşür. İşte bu, “kaybetmenin estetiği”dir. Bu estetik, yenilgiyi utanç verici bir sonuç olmaktan çıkarır, onu manevi bir mertebe haline getirir. Birey, acısını bir protesto enerjisine değil, bir ibadet ritüeline dönüştürür.
İKTİDARIN GRAMERİ: MAZLUM AHLAKINDAN ZALİM MEŞRUİYETİNE
Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üzerine adlı eserinde, “efendi ahlakı” ve “köle ahlakı” arasında bir ayrım yapar. Köle ahlakı, zayıfın, ezilenin, efendinin değerlerini şeytanlaştırması ve kendi acziyetini erdeme dönüştürmesidir. İslam ahlakının doğuşu, tam da bu “köle ahlakı” şemasına uyarlanabilir. İlk Müslümanlar Mekke’de ezilen, güçsüz bir azınlıktı. Dolayısıyla sabır, tevazu, dayanışma gibi değerler, onların hayatta kalma stratejilerinin bir parçasıydı.
Ancak asıl politik trajedi, bu mazlum ahlakının, İslam’ın devlete ve imparatorluğa dönüşmesiyle yaşandı. İktidarı eline geçirenler, artık “efendi” konumundaydı. Fakat ironik bir şekilde, kitleleri kontrol altında tutmak için kullandıkları ahlaki söylem, o eski “mazlum ahlakı” olmaya devam etti. Halife, sarayında lüks içinde yaşarken halka “kanaatkâr olmayı”; adaletsiz vergilerle halkı ezerken onlara “sabretmeyi”; politik rakiplerini en acımasız yöntemlerle tasfiye ederken tebaasına “affetmeyi ve merhametli olmayı” vaaz etti.
Böylece, bir zamanlar ezilenin direniş silahı olan ahlak, iktidarın elinde, ezileni zapturapt altına alan bir meşruiyet aygıtına dönüştü. Ahlak, artık yönetenlerin dokunulmaz olduğu, yönetilenlerin ise sürekli kendilerini frenlediği asimetrik bir yapıya hizmet ediyordu. Halk için ahlak bir pranga, yönetici için ise bir silahtı.
TEOLOJİK ÇIKMAZ VE YÖNETİCİ ELİTLERİN AYRICALIĞI
Bu sistemin en derin ve sarsılmaz meşruiyet kaynağı, teolojinin kendisinde gizlidir. Teodise sorunu –yani mutlak iyi ve kudretli bir Tanrı’nın evrendeki kötülüğe neden izin verdiği sorusu – İslam düşünce tarihinde bir düğüm noktasıdır. Mutezile gibi akılcı ekoller, Tanrı’yı adaletsiz eylemden tenzih etmek için kötülüğün kaynağını insanın özgür iradesine bağlayarak bu sorunu aşmaya çalıştı. Ancak bu görüş, Sünni ortodoksi tarafından “kaderi inkâr” olarak görülerek marjinalleştirildi.
Egemen olan Eş’arî ve Matürîdî kelam ekollerinin vardığı sonuç ise politikanın teolojiyi nasıl şekillendirdiğinin en çarpıcı kanıtıdır. Bu ekoller, Tanrı’nın mutlak ve sınırsız kudretini her türlü ahlaki veya aklî ilkenin üzerinde tuttu. Bu teolojiye göre:
- Tanrı Kötülüğün de Yaratıcısıdır: İyi ve kötü, Tanrı’nın emri ve yaratmasıyladır. O, mutlak kudret sahibi olduğu için kötülüğü de yaratan O’dur. Bu hakikat o kadar rahatsız edicidir ki, Matürîdî gibi kelamcılar, bunun halk arasında açıkça söylenmesinin “edeben” uygun olmadığını belirtmişlerdir. Örneğin, “Tanrı pisliğin de yaratıcısıdır” demek teolojik olarak doğru olsa da, estetik ve saygı açısından kaçınılması gereken bir ifadedir. Bu, sistemin kendi içindeki en rahatsız edici gerçeği estetik bir perdeyle gizleme çabasından başka bir şey değildir.
- Kudretin Mantığı: Peki, Tanrı neden kötülüğü yaratmak zorundadır? Çünkü kudret, ahlaktan ve iyilikten daha öncelikli bir sıfattır. Eğer Tanrı, önceden var olan bir “iyi” kavramına uymak zorunda kalsaydı, o kavrama tabi olurdu ve mutlak kudretli olamazdı. Kötülük yapma potansiyeli olmayan veya kötülüğü yaratamayan bir tanrı, eksik ve güçsüz bir tanrıdır. Başka bir varlığın veya ilkenin kötülüğü yaratabildiği bir evrende, bu tanrı alt edilebilir bir konuma düşerdi. Bu, gücün kaprisli ve ahlak-ötesi olduğu Yunan tanrılar panteonunu andıran bir teolojidir. Tanrı, iyi olduğu için değil, en güçlü olduğu için Tanrı’dır. Başka bir deyişle, haklı olmanın gerekçesi, güçlü olmaktır. Güçlü, haklıdır. Tanrı mutlak iyiliğinden çok, mutlak otorite ve güç kaynağı olduğundan, haklıdır.
İşte bu teolojik model, yönetici elitlere aradıkları teolojik ayrıcalığı sağlar. Eğer Tanrı’nın kendisi, mutlak kudretini göstermek için beşerî “iyi” ve “kötü” ayrımlarının ötesinde iş görüyorsa, onun yeryüzündeki gölgesi (zıllullah-ı fi’l-arz) olan sultan veya halife de aynı ayrıcalığa sahip olabilir. Yönetici elit, halk kitleleri için belirlenmiş ahlak kurallarına (yalan söyleme, çalma, öldürme) bağlı değildir. Onların yolsuzlukları, savaş kararları, zulümleri, halkın anlayamayacağı bir “devletin hikmeti” veya “yüksek bir maslahat” adına işlenmiş, tanrısal eylemler gibi dokunulmaz ve meşru eylemlere dönüşür. Tanrı’nın kötülüğü yaratması, yöneticinin kötülük işleme icazetidir / lisansıdır.
‘DİNDAR NESİLLER’ PROJESİ: MODERN BİR İTAAT TEKNOLOJİSİ
Bu tarihsel ve teolojik arkaplan, günümüzdeki “dindar nesiller yetiştirme” idealini anlamak için bize bir anahtar sunar. Bu proje, bir “değerler eğitimi” olarak sunulsa da, Foucault’cu bir perspektifle bakıldığında, modern bir biyo-politik strateji, yukarıda anatomisi çizilen “onurlu mağlup” prototipini kitlesel ölçekte yeniden üreten bir itaat teknolojisidir.
Bu projenin amacı, ahlakı otonom bir şekilde kavrayan, eleştirel düşünen, sorgulayan, haklarını arayan bireyler yetiştirmek değil; tam tersine, otoriteye sadık, adaletsizliği “imtihan” olarak kodlayan, siyasi pasifliğe ve ekonomik teslimiyete yatkın bireyler yetiştirmektir. “Ahlaklı” olmak, bu bağlamda, dünyayı daha adil bir yer yapmak için mücadele etmek değil, mevcut düzenin adaletsizliklerine rıza gösterip sabretmek anlamına gelir. Böylece bu ahlak, sosyal kontrolün en ucuz ve en etkili aracı haline gelir; devlete isyan etmeyen, vergisini sorgulamayan, kaderine razı gelen mükemmel vatandaşı üretir.
SONUÇ: BİR İKTİDAR AYGITININ SOĞUK ANATOMİSİ
Sonuç olarak, “İslam ahlakı” adı altında işleyen sistem, reel politik bir analiz süzgecinden geçirildiğinde, bireyin erdemini ve özgürlüğünü hedefleyen saf bir etik sistem değil, kitleleri disipline etmeyi, güçsüzlüğü meşrulaştırmayı ve mevcut iktidar yapılarının dokunulmazlığını teolojik olarak temellendirmeyi amaçlayan sofistike bir siyasi aygıttır.
Bu ahlak, bireyi eyleyen bir özne değil, kaderine razı gelen bir nesne; hak talep eden değil, lütuf bekleyen; dünyayı değiştiren değil, dünyanın acılarına katlanan bir figür olarak inşa eder. Kaybetmeyi manevi bir mertebeye, bir estetiğe dönüştürerek, gerçek dünyadaki somut kazanımların ve hak mücadelelerinin enerjisini emer ve uhrevi vaatlerle sönümlendirir. En tepedeki teoloji, en alttaki politik pratiği meşrulaştırır: Tanrı’nın mutlak kudreti, sultanın mutlak keyfiliğinin teminatıdır. Yarattığı “onurlu mağlup” ise ilahi bir dramın trajik kahramanı değil, kendi dindarlığı üzerinden, kendini sömüren iktidar çarkını döndüren işlevsel, öngörülebilir ve vazgeçilmez bir yakıttır. Bu sadece bir inanç meselesi değil, bir iktidar mekaniği sorunudur.