Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Seküler dincilik laik dindarlığa karşı

Seküler dincilik laik dindarlığa karşı

Dr. Şahin Filiz yazdı...

featured

Siyasal İslamcılık, laikliği özgürlük ve eşitliğin temeli sayan Cumhuriyet rejimine karşı eskiden beri laikliğe sürekli tavır almış; onu dindarlaşmanın önünde en büyük engel olarak görmüştür. Laikliğin çok bilinen tanımını burada yineleyecek değilim. Ama bu karşıtlığın sosyal psikolojik gerekçesini çözümlemek için, bilinmesine rağmen, şark kurnazlığıyla görmezden gelinen anlamlarından bir kaçını vurgulamam gerekiyor.

Laiklik, her şeyden önce dindarlığı; halifeye, devlet başkanına ya da siyasi otoriteye havale eden kula kulluğun önüne geçer. Her birey kendi ayakları üzerinde durmalı; kendi dindarlığını; inancını ve ibadetlerini kendi özgül bireyselliği ve becerisiyle kurmalıdır. Devlete havale edilen dindarlık, bireyi ve bireysel sorumlulukları yok eder. Siyasal dincilik, laikliği reddederek “Devlet Baba”yı, “Allah Baba” yerine koymuş olur. Bu ise, İslam’da Allah’a ortak koşmaktır.

Laiklik, inanç ve ibadetin devletin değil bireyin sorumluluk alanında olduğunu bildirir. Çünkü devletler, tek bir kişi, halife ya da otorite ile tanımlanmamışsa, dinli veya dindar olmaz. Tüzel kişilik ile gerçek kişilik birbirinden ancak laiklikle ayrıştırılabilir. İkisini birbirine karıştırmak, devleti tıpkı gerçek birey gibi Tanrı katında sorumlu tutmanın akılsal ve mantıksal saçmalığına sürükler.

Laiklik kesinlikle bir kanaat değildir.

Laik, ruhban sınıfından veya din adamı grubundan olmamak demektir. Din adamı sınıfından olmak, özellikle Hıristiyanlık için kurumsal bir kimlik ifade eder. İslam için din adamı veya ruhban sınıfı söz konusu olmadığına göre, Müslüman olsun olmasın, her birey, din nazarında “sivil”dir ve “laik”tir. Ben laik değilim diyen bir Müslüman, “ben ruhban sınıfının üyesiyim” demekle aynı şeyi savunmuş olur. “Devlet laik olamaz” diyen bir Müslüman, “devlet din adamı sınıfından olmalı” demekle eşdeğer temelsiz bir iddiada bulunuyor demektir.

Dindar olmak ya da olmamak, devletin ne kendisi ne de bireyler için zorlayıcı bir seçeneğe işaret etmez. Üstelik kimin hangi dini seçeceği, kimin dinli veya dinsiz olacağını tayin ve tespit eden de devlet olamaz. “Eğer Müslüman’ım diyorsan, Şeriat devleti (nasıl bir şeyse o) seni inanç ve ibadetler konusunda özgür bırakmaz; inancının ve dininin gereğini yapmanı ister, aksi takdirde Şeriatın zorlayıcı mekanizmalarını işletir” demek, “Devlet Baba”yı “Allah Baba” sanmaktan başka bir şey değildir. Bu ise, İslam hakkında yüzeysel bilgisi olanların bile fark edeceği yanlışlıktır; sapkınlıktır.

Laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün vazgeçilmez garantisidir. Bir dini ve o dinin gereklerine göre yaşamayı seçmek, siyasal bir partiyi savunmak; pankartını taşıyıp fırsat düştükçe o partiden yararlanmak kadar kolay değildir. Kula kulluk, otoriteye tebalık kadar basit ve havaleci canlı yaşamı kadar akıl ve fikir tembelliği değildir. İnsan olmak, insanlaşmak bütün bunların ötesinde yaşam gerçeğinin en zor ve engebeli sürecidir. Siyasete ve siyasallaşmış dinci ideolojik yapıya havale edilen bir dindarlık türü ancak ülkemizde görülüyor. Laikliği küfürle suçlayarak muhayyel şeriata havale ettiğin dindarlığın gibi, kendini de teslim edersin. “Gassal elinde meyyit” (ölü yıkayıcının elinde ölü, cenaze) gibi olmak dururken, neden birey olarak kendi varlığını, karakterini, ahlakını düzeltmek gibi zahmet gerektiren çabalara giresin ki?

Laik dindarlık, özgüvene dayanır. Ruhban ya da din adamı sınıfından olmadığı halde bir kimsenin “sivil” bir dindar olabilmesi, laikliğin sağladığı özgürlük ortamında kendi otokontrolünü kurabilmesi yolunda tam bir sınavdır. Kimin ne kadar dindar olup olmadığı, ancak laik özgürlük ortamında ortaya çıkar. Çünkü herhangi bir dini özgürce seçmek veya seçmemek; seçti ise, yaşamını o dinin gereklerine, özellikle ahlak yasalarına uygun düzenlemek, laik dindarlıkla mümkündür; laiklik, dindar olmayı seçen ve seçmeyen için, er meydanıdır. Seçtiği dini, başkalarına değil, kendine anlatmak zorundadır. Başkaları adına değil kendi adına konuşmak ve yapmakla yükümlü olduğunu görür. Yani dindarlığı başkalarından değil, kendi özünden menkuldür.

Laiklik, her zaman vurguladığım gibi, özellikle ülkemizde “Müslüman’ı Müslüman’dan koruyan” vazgeçilmez siyasi bir tavırdır. İslam ülkelerinin durumunu bir an için düşünün. Ülkemizde onlarca tarikat, cemaat, medrese, dinci örgütler, hilafetçiler, şeriatçılar, Kuytulcusundan Nurcusuna yüzlerce irili ufaklı gruplar var. Laiklik resmen kaldırılıp “devletin dini İslam’dır” dediğiniz an, birbirine diş bileyen bu grupların ilk yapacağı şey, önce kendi “dindaşlarını” yok etmek, sonra da Anayasal düzeni ve Cumhuriyet’i ortadan kaldırmaktır. Bunu görebilmek için kâhin ya da stratejist olmaya gerek yok. Dinler Tarihi, (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’la sınırlasak da) kanlı, acımasız din ve mezhep savaşlarıyla doludur. İslam dünyasında Işid’i, Fetöyü, Taliban’ı, Hizbullah’ı örnek olarak hatırda tutmak yeterlidir.

Arada, gerçek dindarlar ezilir. Bu hep böyle olmuştur. Ama Cumhuriyet’i kuran irade, bu acı tarihsel gerçekliğin çok iyi farkındadır.

Laikliğin aşındırıldığı süreçte bile, soruyorum, en çok zarar görenler Müslümanlar değil midir? Cihad’ı Türk’e, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e yönelik kutsal savaş gibi saptırarak propaganda eden yapılar, neden emperyalizme karşı hiçbir tavır almazlar? Düşünün. Türklüğe, Cumhuriyet’e ve Atatürk ilke ve devrimlerine saldırırken neden yurdumuzu dört bir yandan işgal eden düşmanlar hakkında tek bir laf etmezler? Yine bu dinci gruplar neden bölücü-ırkçı terör örgütleri ve Fetö konusunda herhangi bir eleştirel tutum almazlar? Sığınmacı sorunu hakkında neden konuşmazlar?

Sebebi, laikliğin aşındırılmasıdır. “Daha iyi dindar olmak” kandırmacasıyla laikliğe saldırdıkları halde, amaçlarının dindarlık olmadığını hep birlikte görüyoruz.

Bu yapıların söylemleri ile eylemleri hep çelişkilidir. Laik dindarlık, bireysel özgüven ve sorumluluk gerektirdiğinden, bu seküler dinci yapılar ahlaksal yükümlülüğü ve sorumluluğu, İslam’da olmayan ruhban sınıfı yaratarak şeyhlerine, mürşitlerine, gavslarına ve siyasette önder saydıkları kişilere; buradan da, hayalini kurdukları Halifeliğe yükleyerek dopdolu bir dünyevi hayat yaşamak peşindedirler.

Oysa laiklik, bireylerin dindar olarak veya dindar olmayarak, eşit şekilde herkesin inandığı gibi yaşama hakkını garanti eder. Dindar olmak isteyenlerin yolunu açar; olmak istemeyenler için alan yaratır. Cumhuriyet böyle bir özgür laiklik temeline yaslanır. Ama aralarında dinci rekabete izin vermez.

Ama seküler dincilik, birey olmaya imkan tanımadığından, kişiyi hem varoluşsal hem de inançsal olarak nesneleştirmiştir. Kişi, seküler dincilikle canlı gibi yaşamanın zevkine erişmiştir. Düşünmek, akletmek, fikir üretmek, sorumluluk altına girmek kısacası ahlaki bir varlık olmak zorlu bir yol olduğundan, tüm bu zahmetlerden kurtulur. Kurtulmakla kalmaz; kendini ve inancını başka kaynaklara havale ettiğinden, sadece gerçek dindarlıktan değil, çalışma ve üretme yükümlülüğünden de kurtulmuş olur.

Yenişafak yazarlarından Faruk Beşer, laikliği eleştireyim derken aslında seküler dinciliğin kendilerini ne hale koyduğunu itiraf edercesine şöyle diyor:

“Ramazan’ı Müslümanlar olarak önce bizim inşa ettiğimiz laiklikten kurtulma vesilesi de yapmalıyız Evet, laikliği ilk defa biz icat ettik, dinle dünyayı birbirinden ayırdık, seccade başında ve camide Müslüman olduk, insani ilişkilerimizde İslam’a yer vermedik, helalı haramı hesaba katmadık. Dünyayı öğrenmeyi başkalarına bıraktık. Allah da bizi jakoben bir laiklikle cezalandırdı. Oysa İslam her şeyden önce, tabir caizse sosyal bir dindir. Topluma karşı olan görevlerimizi yerine getirdiğimizde ancak oturup nafile ibadetlerimizi yaparız. Farzlara gelince, onlar da topluma karşı görevlerimiz cümlesindendir.”[1]

Şimdi bu metni hep birlikte felsefi olarak analiz edelim.

Ramazan ayı nasıl laiklikten kurtulma vesilesi olacaktır? Laiklik, Ramazan’ı yaşamak isteyen insanlara ne gibi engeller çıkarmaktadır? Din ile dünya zaten birbirinden ayrıdır. Birleştirebilir misin? Dünyanın koşulları ile dini, dinin koşulları ile dünyayı biçimlendirebilir misin? Ramazan’ı fırsat bilerek laiklikten kurtulmak için neler önerirsin? Kapitalist-seküler dindarlıktan vicdani rahatsızlık duyduğu her satırda gözleniyor. Ama laikliği biz icat etmedik, zaten vardı. Dünya ile dini birbirine karıştırmanın acı faturalarını hep ödüyoruz; çözüm laikliktir dendiğinde hemen dini karşısına koyuyoruz. Helali haramı hesaba kattın da laiklik mi engel oldu? Örneğin, tarikat ve cemaat yurtlarında tecavüzler, cinayetler, bin bir türlü ahlaksızlıklar ayyuka çıkarken, bunu eleştirmeye kalktın da, laiklik mi engel oldu, yoksa sen laikliğe engel olduğun için mi bu haramları görmezden geldin? Laiklik dünyayı da dini de iyi öğrenmen için hayal edemeyeceğin kadar geniş özgürlük alanları vermiş iken, dünyayı; bilimi, sanatı, müziği, edebiyatı..öğrenmekten alıkoyan, laik dindarlığın değil de seküler dinciliğin olmasın?

Yine Allah’ı suçlayan bildik siyasal dinci nakaratı bu metinde görüyoruz. Hem, bunları yapmadık, haramı helali hesaba katmadık diyor, hem de “Jakoben laikliği” (ne demekse) Allah bize ceza olarak verdi, diyor. Seküler dinciliğin kafası ne kadar da karışık değil mi? Yapılan her melaneti itiraf et, sonra Allah’ı suçla; klasik bir dinci mantıksızlığı söz konusudur.

İslam bireysel olduğu gibi sosyal bir dindir, bu doğru. Ama önce bireysel özgüvene dayalı bir dindarlık tesis etmiş olmalıydın. Bundan sonra toplum için dindarlık örneği olabilirsin. Bir eli yağda bir eli balda iken, geçim sıkıntısı, terör, dinci bölücü yapılanmalar, tacizler, tecavüzler, yolsuzluklar, torpiller ve liyakatsizlikler gibi toplumsal sorunlar konusunda herhangi bir eleştirin vaki midir? İşte toplumsal bir dindarlık için somut sorunlar.. Bu sorunlara dinimiz nasıl yaklaşır, ne der, diye düşündün de, seni laiklik mi engelledi? Yoksa seküler dincilik mi?

Hayır, sorun laiklik değildir. Laik bir dindar olsaydın, bireysel ve toplumsal sorumluluğu önce vicdanında hisseder; bu hissin topluma yansırdı. Sorun, seküler dinciliğin sağladığı imkanların giderek daralmasında aranmalıdır. Seküler dinci, birey olarak gerçek bir dindar değildir; dindarlığını, devlete, siyasete cemaat ve tarikatlara endekslemiştir. Seküler dindarlık özgüvensizlik üzerine kurulu olduğu için, “verilen dünyasal kaynaklar” azaldıkça, kendi başına birey olmak zorunda kalacağı kaygısının dışa vurumudur.

Seküler dincilik, Beşer’in itiraf ettiği gibi, namaz, oruç ve benzeri birkaç resmi ibadet dışında, bütün hayatı “dünyevi” hale getirmektir. “Allah’, verdiği nimetleri kulunun üzerinde görmek ister” savunusunu ilke edinip, “Daru’l-Harb”te her şeyin “Müslüman”a anasının ak sütü gibi helal olduğu sanısıyla dünyayı, dindar olmayan bir insan tekinden daha dolu dolu, sınırsız yaşamaktır. Dünyevileşmenin sınırları, kendini ve inancını havale ettiği mercilerin sağladığı maddi imkânlarla belirlenir, yoksa helal ve haram ilkeleriyle değil.

Haramı helali ortadan kaldıran, yolsuzluk haram değildir diyen, kendileri dışında en yakınlarını bile kafir ilan eden, sayesinde özgürce yaşadığı Cumhuriyet’e ve onu kuran Atatürk’e lanet okumayı sevap bilen, Anadolu toprağına yabancılaşarak Türk kültüründen başka her türlü yabancı kültürü (doğu ya da batı) mal bulmuş mağribi gibi sahiplenen ve nihayetinde tüm bu melanetleri Hilafetçi Jakobenizmle devletleştirmeye kalkmak, seküler dinciliğin iman, ahlak ve ibadette, laik dindarlığın eline su bile dökemeyeceğini kanıtlar.

Laik dindarlığın sınırları, İslam dininin evrensel ahlak ilkeleri, Cumhuriyet’imiz ve onun kurucusu Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle ortaya çıkmış ve Türk halkının ezici çoğunluğu tarafından benimsenmiştir.

Anadolu Türk’ü Cumhuriyet dindarlığı ile yolunu çoktan çizmiştir. “Bağımsızlık, karakteri” olduğu için, dindarlığı da bağımsızdır; Arap’a, Acem’e göre bir din anlayışı ona yabancıdır. Tarikate, cemaate, şeyhe veya dini bir lidere özgülenmiş değildir. İşte bu Cumhuriyetimizin erdemidir.

Seküler dincilik, “acıktığında, ilk önce, inandığını iddia ettiği dini yemeye başlar”. Din istismarı budur.

Laik dindarlığın aksine, Seküler dincilik, dünya hayatının kulu kölesi olmanın dinle perdelenmiş ideolojisidir. İkiyüzlü ve samimiyetsizdir. Bu çelişkisi, onu sürekli laikliğe düşmanlaştırmakta; hatta siyasi-dini figüre dönüştürdükleri “Allah Baba”yı, kendi dünyevi günahlarından dolayı sık sık suçlayabilmektedir.

 

[1] https://www.veryansintv.com/yeni-safak-yazari-beser-ramazani-laiklikten-kurtulma-vesilesi-yapmaliyiz/

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 Yorum

  1. 5 Nisan 2022, 08:53

    Din hakkında hüküm verme yetkisi kime aittir. Din ve dünya ayrıdır diye hüküm veriyorsun. Din herseyi kapsar, zerre miktarı iyiliği ve zerre miktarı kötülüğü. Din ve dünya ayrımı yoktur. Dünyada Yüce Allah’ındır rızasını onun emirleri doğrultusunda kazanmak için yaşar Müslüman. Yazının konusu Din ama onun kitabından hiç delil getirmemiş yazar. Bakmak ve görmekle alakalı herhalde.

  2. bu millet kendisine bahşedilen hakları kaybettiğinde anlayacak ama iş işten geçmiş olacak çoğuunu kaybetti zaten.

  3. Değerli Şahin Hocam, benim en büyük tesellim, sizinle aynı zaman dilimi içerisinde y yaşıyor olmak. Sizin düşüncelerinizi paylaşabilmek. veryansınTV buna aracı olduğu için, arkadaşlar da çok sağolsun.

  4. 4 Nisan 2022, 13:02

    Yazı harikulade hocam, tüm Türkiye okumalı.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!