Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…
Yahudilik ve Hıristiyanlıkta, dinsel kararlar ve hükümler, kendi kurumları tarafından verilir. Bu dinlerde küresel ve bölgesel düzeydeki hahamlık ve papalık, kurumsal kimlikleri ile dinsel bağlayıcılığı şahsında toplamıştır. Din adamı sınıfına sahip ve mabet merkezli olmaları, bu din mensuplarını eşit şekilde bağlar. Başka bir deyişle, dinsel kurum ile dinsel hükümler arasında din-içi laiklik yoktur. Çünkü kurum-hüküm birbirinden ayrılmaz. Bu dinlerin doğası ve kuruluş şekli böyledir. Hükümleri uygularsanız din adamı sınıfı ve mabetle iyi geçinmiş, onların saygın bir üyesi olmuş sayılırsınız. Aksi durumda, bu iki kurumla en azından manevi bağınız kopar. Hepsi bu kadardır. Din-içi laikliğin olmayışı sonucu, Ortaçağ’daki gibi Engizisyonla muhatap olmazsınız. Çünkü din-devlet ilişkileri hem kurumsal hem de fiili olarak birbirinden kesin olarak ayrılmış durumdadır. Buna rağmen her iki dindeki bazı küçük gruplar, din adamı sınıfı ve mabet merkezli dinsel yetkiyi gasp ederek, bu hükümlere uymayanları yasaları çiğneyerek cezalandırma yoluna gidebilmektedirler. Ancak artık Ortaçağ’daki engizisyonuna öykünücü bu sıra dışı çıkışlar, ne din-içi ne de din-devlet ayrımına dayalı laikliği kurumsal olarak aşabilecek boyutta bir güce ulaşamamaktadır.
İslam dininde tam tersine, ne bir din adamı sınıfı ne de bir mabet kültü vardır. Bu yüzden kurumsal bir inanç ve uygulama yoktur. Dini hükümler, meşruiyet ve bağlayıcılığını, herhangi bir din adamı sınıfından veya mabet merkezli bir kurumdan almaz. İslam tarihinde din bilginleri, din hakkında çeşitli hükümler, yorumlar ve fetvalar ortaya koymuşlardır. Verdikleri hükümler ve yaptıkları yorumlar, meşruiyetini, bu bilginlerin kutsiyetlerinden değil, din bilimleri alanındaki bilgilerinden alır. Ne kendileri ne de verdikleri hükümler insanüstü değildir. Allah’tan icazetli veya onaylı olduklarına ilişkin hiçbir dini nass yoktur. Her bilgin, bilgisi ölçüsünde etkileyebildiği Müslümanlardan belirli bir gruba hitap eder. Bir bilgin ya da mezhepleşmiş bir görüşün geçerliliğine karar vermek, bireylerin onayına bağlıdır. Öyleyse İslam bilginlerinden hiç birisi, diğer bilginlerin farklı yorumlarını yok sayarak bütün Müslümanlar için genel-geçer bir dini hüküm ortaya koyup bunun her Müslüman’ı koşulsuz kayıtsız bağladığını iddia edemez. Zaten etseydi, farklı düşünen ve farklı dini hükümler veren birçok İslam bilgini yetişmez ve birbirine aykırı görüşler ileri süren mezhepler doğmazdı.
Dinsel ve tarihsel gerçeklik böyle olmasına rağmen ülkemizde son zamanlarda her biri “mobil engizisyon görevlisi” gibi ortaya çıkıp din konusunda hiçbir sağlam temele dayanmayan hükümler vermekte ve her biri kendi verdiği hükmün bütün Müslümanları bağladığını ileri sürmektedir. Ülkemizde Eğitim-Öğretim Birliği yasasına aykırı olarak kurulan ve faaliyet gösteren medreseler bir yandan yasa dışı mezunlar vererek engizisyoncuların sayılarını artırırken, bir yandan da cemaat ve tarikat üyeleri dini kullanarak verilen bu cahilce fetvaları toplumda kabul ettirmek için sosyal psikolojik faaliyetlerini yoğunlaştırıyorlar. Medrese-tarikat-cemaat üçgeni, başına sarık, sırtına cübbe alan üyelerini sokağa salarak Türk toplumunu ama özellikle Türk kadınını yıldırmak için yoğun bir çaba içine girmişlerdir. Türk kadınının, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti ve laik yaşam biçiminde en büyük rolü olduğunu yakından bilen bu yapılar, Türk kadını üzerinden İslam’a eklemledikleri Ortaçağ engizisyonunu “yumuşak faşizm” ile hayata geçirerek Cumhuriyetimizi hedef almaktadırlar. Amaçları halkı dini yönden aydınlatma olamaz çünkü bunlar klasik anlamda bile din bilgini değildirler. Çağdışı medrese tahsili ve tarikat-cemaat mensupluğu dışında hiçbir hünerleri ve dünyası olmayan bu gerici konuşmacılar, dinin temel nassları ile kendi yaptıkları yorumları bile birbirinden tefrik edecek bilimsel, akli ve rüşdi bir ehliyete sahip değillerdir. Bunun farkında oldukları için her biri kendi başına çevresinde bir din adamı sınıfı oluşturmaya ve cemaatlerince mabet saydıkları mekânlarda bir araya gelmektedirler. Din adamı sınıfı ve mabet kültü, bu yobazların güç devşirmek için başka dinlerden ödünç aldıkları kurumlardır. Her biri kendi başına Ortaçağ engizisyonunun modern Türkiye’de dinsel merkez olmak yarışı içindedir.
Özellikle Youtube ve twiter aracılığıyla sesli, görüntülü ve yazılı yollarla inanan insanlarının dini duygularını sömürmek için hiçbir bilgi ve yetkiye dayanmadan keyfi fetvalar verenler, çağdışı medrese ve cemaatlerin Türk halkını baskı altına alabilecek ölçüde pervasızlaştığını; her fetvacının kendi grubunu oluşturup dogmatikleştirdiğini ve diğer gruplarla dinsel çatışmalara zemin hazırladıklarını görüyoruz. Fetva yetkisi hem resmen hem de bilgi ehliyeti bakımından Diyanet İleri Başkanlığı’nın fetva birimlerine aittir. Bu hem resmi yetki hem de bilimsel yetkinliktir. Meşruiyetini bu iki gerekçeden aldığı halde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu gerici fetvabaz kişi ve grupların rastgele fetvalar vermesine sessiz kalması ya kurumsal acziyetinden ya da susarak onaylamasından kaynaklanıyor görünmektedir. Eğer ilk gerekçe ise, yetkililer görevini ihmal ediyor ve kötüye kullanıyor demektir. Eğer ikinci gerekçe ise, bu daha büyük resmi ve dini bir cürümdür. Resmi yetki ve dini yetkinliği bu yobazların insafına bırakmak demektir ki bu, resmi olarak suçtur; dini olarak da vebal üstlenmektir.
Şimdi düşünün, bu cahil ve gerici fetvacılar, “ yazdıklarım ve söylediklerim benim görüşüm değil, dinimizin buyruğudur, Herkesi bağlar. Allah’ın ilahi hükmü herkese tecelli edecektir” derken, sinsi bir zorbalıkla kendi yorumunu dayatmakta ve onun herkesi aynı şekilde bağlayacağını iddia etmektedir. Peki, nerede Diyanet ve onun fetva birimi? Bu fetvaların bağlayıcılığı onları da içine aldığına göre neden “hayır bu senin kişisel yorumun. Kişisel yorum yapabilirsin ama bunu dinin ve Allah’ın hükmü gibi sunamazsın” demeleri gerekmiyor mu? Diyanet fetva yetkisini fiilen ve resmen bu yobaz cahil kişilere devretmediğine göre, yetkilerini kullanıp gerekli cevabı vererek Türk halkını karanlıklara sürüklenmekten kurtarmak zorundadır.
Fetvalar yorumdur. Zamana ve koşullara göre değişir. Dogma ya da nass değildir. Hiçbir Müslüman kendi bilgisini gerekçe göstererek yaptığı dinsel yorumları ve hükümleri Allah’ın hükmü imiş gibi sunamaz. Aksi halde Allah’a ve nasslara iftira atmış; onlarda olmayanı iddia etmiş; olanı inkar etmiş durumuna düşer. İran’daki molla rejimi, Mahsa Amini’yi dine değil aslında bizdeki bir kısım yobazların oluşturduğu konseylerin yorumlarına kurban vermiştir. Oradaki Şii engizisyonuna öykünen ve Mahsa Amini’nin öldürülmesinden cesaret alan bunlar gibi gerici cahil yapılar, benzer baskı ve yıldırma operasyonlarına “ben Allah’ın hükmünü tebliğ ediyorum” kılıfıyla hız vermektedirler. Allah’ın hükmü, hak, adalet ve insanlar arasında hoşgörüyü yaygınlaştırmak iken, giderek kadınların üzerinde baskı ve zulme dönüşen bir kul engizisyonunu kurumsallaştırmaya varmıştır. Sıkça tanık olduğumuz bu gerici-bölücü yobazlar, bu tutumlarıyla hem Cumhuriyet kurumu olan Diyanet’i etkisizleştirme hem de Türk kadınını hedef alarak yıldırmak gibi iki temel hedefe kilitlenmiş durumdadır. Fetö’nün aynı yöntemle türban söylemiyle mikrofaşizmi peyda ettiğini 2007 yılında kamuoyuna açıklamıştım. Fetvaları kendilerinden menkul bu cehalet mensupları, Fetönün bıraktığı yerden Türk kadınlarına çok daha çeşitli yollarla baskı kurmaya çalışmakta; etek boyunu eleştirecek kadar zorbaca ve faşistçe yöntem denemektedirler. İslam dinini fütursuzca kullanmaktan çekinmeyerek mikrofaşizmi makro faşizm evresine taşımak için yoğun çaba harcamaktadırlar.
Gerçek Müslüman, kimsenin ne giyip ne giymediğine karışmaz. İslam’da türban ve tesettür konusunda kesin nasslar olmamasına rağmen Şiilikte icat edilen din adamı sınıfı ve mabet kültü sayesinde kurumsallaşan dinci faşizm, devlete egemen olduğu için, devleti kullanarak kadınların başından ayağına varıncaya dek nasıl, ne şekilde örtünmeleri gerektiğine ilişkin molla yorumlarını genel geçer İslam nassı olarak dayatmakta ve siyasal egemenliğin adını İslam koyarak, bedeni hakkında söz sahibi olma hakkına sahip çıkan kadınları yeri geldiğinde katletmektedir.
Önce, bu ‘Allah’ın emridir’ deyip kendi görüşünü nass gibi sunmakta ve bir adım sonraki yazıda, “orasını burasını açan sert bir şekilde uyarılır, dinlemezse usulüne uygun ceza verilir” diyor. Diyanet’in henüz bir değerlendirme yapmadığı bu ve benzeri zorbalıkların dinle ilgisi olmadığını ve bizdeki tarikatçı-medreseci mollaların Sünniliğe özgü bir engizisyonu kurumsallaştırmaya çalıştıkları gerçeği Türk halkının gözünden kaçmamaktadır. İnsanların, özellikle kadınların bedenlerini görünüşte dinsel ama gerçekte cinsel hedef tahtası haline getiren bu çağdaşı, İslam dışı kafalar hayatın her alanında İslam’ın hakim olduğu iddiasıyla kendi feodal-kişisel-aşiretsel ve cemaat gücünü tahkim etmekten ve bu güçle Türk kadınını Ortadoğu’nun ezilmiş kadınlarına dönüştürmekten başka hiçbir kutsal ya da dini amaçları yoktur. Eşitlik, adalet, hukukun üstünlüğü, sosyal ve laik bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu gerici-yobaz engizisyon için en büyük engeldir. Bu engeli aşmanın tek yolu, Türk kadını üzerinden şahsi-dinsel engizisyonları kurup devleti ele geçirerek özgür Türk halkını köleleştirmektir.
İran kadınları çoktan uyanmaya ve kendi yaşamlarına sahip çıkmaya başladı. Türk kadını bu tecrübeye Cumhuriyet’ten beri sahiptir ve bugün Cumhuriyetine sahip çıkacak yeterli güce erişmiştir. Türk kadını Cumhuriyet sayesinde kendi içinden Mahsa Amini’leri kurban vermeyeceği gibi, İran’da başka Mahsa Amini’lerin kurban gitmesine de yeterince çağdaş ses olabilecek Cumhuriyet birikimine sahiptir.
Türk yargısı, Cumhuriyet savcıları Türk kadınını giyimi kuşamı üzerinden istismar eden, tehditler savuran ve hedef gösteren bu cahil yobazların dinle en ufak ilgilerinin olmadığını ve hiçbir yetki taşımadıkları, halkın dini duygularını istismar ettiklerini, yanlış yönlendirdiklerini ve halk arasında mezhep, din, dil, ırk ayrımcılığını körükleyerek bölücülük yaptıklarını gerekçe tutarak geç olmadan, Türk Mahsa Amini’ler acısı yaşamadan bu kişi ve yapıları hukukun karşısına çıkarmalıdırlar.
Mahsa Amini “saç teli” göründü diye katledildi. Sadece istediği gibi, insan olarak özgürce giyim-kuşamını kendisi belirleme hakkını kullandığı halde, İran rejiminin dinci zebanileri onu ve belki nice Amini’leri gözlerini kırpmadan öldürdüler. Hala da öldürüyorlar.
Amini’lerin daha kanı kurumadan, “helalleşme sendromu”na yakalanmış muhalefet, Türk halkı açısından artık sorun olmaktan çıkmış başörtüsü söylemini yeniden gündeme taşıyarak yasal ve anayasal soruna dönüştürmeyi başardı. Cinsiyete, mezheplere, etnik kökenlere ve giyim-kuşam tarzlarına göre yasal veya anayasal düzenlemeler yapılmaya kalkılırsa, 84 milyon kere düzenleme yapmanız gerekir ki bu akla, bilime ve insanlığa zarar bir cehalettir. Helalleşme sendromu, başörtüsü çıkışı ile adeta paslaşmaya dönüştü. Bu girişim, ülkemizin içte ve dışta acil hayati sorunlarını konuşulmaya değer olmaktan çıkardığı gibi, halkın sorunları tahkir edilerek neden seçildiği ile ilgili hiçbir fikri olmamak demektir.
Özgürlük, bedenin tümü ya da bir kısmı için, yasal düzenlemelerle giysi tanımı yapmakmış gibi algı yaratılmaktadır. Ama aynı muhalefet, sansür yasalarını eleştirmeyi bu derece özgürlük olarak duyumsayamamaktadır. Her insan kendi bedeni ile ilgili kararı kendisi verme hakkına sahiptir. Açmak ya da kapatmak- toplumsal ve kamusal kuralların getirdiği düzenlemeler hariç-bütünüyle bireyin özgür iradesine bağlıdır. Türk halkı arasında açıklar veya kapalılar diye bir ayrımlaşma yoktur. Birkaç kendini bilmez kişilerin medyaya yansıyan kadınlara yönelik saldırıları bu gerçeği değiştirmez. Türk halkı bu tür insanları toplum olarak onaylamaz.
Arınç, Kılıçdaroğlu’nun bu ham hamlesini, “tövbe kapılarının bekçisi” imiş gibi memnuniyetle karşıladı. Tövbe kapısı açıktır, adam imana gelmiş, git mi diyelim? edasıyla, arkadaşlarını tövbeleri kabul etmeye çağırdı. Oysa Kemal Bey, helalleştiği bütün kapılarda onlarca tövbe etmiş; hepsi de kabul olmuştu. Nurculara, HDP’ye, etnikçilere, tarikatlara ve cemaatlere tövbekâr olduğunu helalleşerek ilan etmiş, makbul karşılanmıştı. Şimdi de “en büyük tövbe kapısı”na gelip dayanmışken nasıl olur da “imanından” şüphe edilebilirdi? Hemen tövbesini kabul edip “önceki günahları” (çok hata yaptık demişti) bir kalemde silinmeliydi. Ama samimiyet testini henüz geçmiş sayılmaz. Yani bu kale daha çok gol görür.
İlginçtir, başörtülü kadınları “sosyolojik olarak alt sınıfa mensup cahiller” olarak gören keskin solcular, çoktan bu tövbe kapısının kapı kulu olmuşlar; medyada tövbekarlar için jüri oluşturmuşlardı. Sonra bu solcular liberalleştiler. Hatta hızlarını alamamış, “imam-hatiplileri, İlahiyatçıları” lanetliler olarak yıllarca itip kakmış zadegânlığı kendilerinden menkul bu sınıf, “önceki tövbekarlar” olarak kıdemlerini kullanıp yağlı köşelere çoktan yerleşmişler, ev sahibi olmuşlardı. Hatta içlerinde “büyükelçi” olarak atananlar bile vardı. Olan, yoksul ve dinine saygılı Türk halkının İmam-Hatiplere gönderdiği çocuklarına olmuştu. Çoğu yine ayazda kaldı. ‘Tövbe Allah’ın kapısına hastır’ diye inananlar, yanlış kapıyı çalmakla itham edildiler.
Helalleşmeden paslaşmaya uzanan bu süreç, başörtüsü üzerinden kazananların sayılarını çoğaltacaktır. Kaybeden değilse bile kazanmayanlar yine başörtülüler ve başı açıklar oldu. Türk halkı açısından, bu iki kesimi birbirine zıtlaştırmaktan başka hiçbir getirisi olmayan bu girişim, siyaseten kazananlar zümresine belki yenilerini ekleyecek gibi duruyor. Ama ülke sorunlarının çözümünde nasıl bir katkı sağlayacağını tövbeciler de kapıdakiler de yanıtlamaya yanaşmıyorlar.
Türk halkıyla helalleşmeyen ve onunla “paslaşmayan” hiçbir muhalefet, halkın muhalefeti olamaz. Sapsarı bir muhalefet olur. Sonbaharda yaprak döken dalları, ilkbaharda kırılmaya başlar.