Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Tantalus azabı ya da varlık içinde darlık

Tantalus azabı ya da varlık içinde darlık

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı

Dünyada eşi menendi olmayan cennet gibi bir ülkede yaşıyoruz. Her mevsimi ayrı ayrı, bazı bölgelerimizde ise aynı anda tadabiliyoruz. Çeşit çeşit sebzesi, meyvesi, ürünü, insanı ve doğal zenginliğiyle dünyanın gözünü kamaştıran bolluk ve bereketle dolu bir ülkenin insanlarıyız. Üç yanı denizlerle çevrili, üstüne üstlük iç denizi, inci misali boğazı, bin bir endemik bitkisi, kurdu ve kuşuyla 84 milyon Türk halkına cennetleri kıskandıracak bir verimlilik ve güzellik saçan topraklardan söz ediyorum. Yalnız bunlar mı? Anadolu Antikçağ’ın bilimi, felsefesi, edebiyatından Roma döneminin şaşaalı, parlak uygarlığına, Selçuklular ve Osmanlılar gibi devasa Türk egemenliklerine tanık olmuş; büyük uygarlıklara ve insanlığın birbirinden zengin kültürlerine ev sahipliği yapmıştır. Ömrünün her anını   ülkenin ve ulusun kurtuluşu için mücadele ile geçirmiş Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetle bu tanıklıklar ve deneyimler, Türk milletine inanılmaz medeni, kültürel ve siyasal tecrübeleri miras bırakmıştır.

Böylesine bereketli bir ülkede bedenimiz ve zihnimiz, , her iki yönden de eşine az rastlanır derecede ve neredeyse sınırsızca beslenme imkânları ile burun burunadır. İnsan kaynaklarımız buna paralel olarak artmış ve nitelikli düzeye gelmiştir. 

Bütün bunları göz önüne aldığımızda, şunu sormaktan kendimizi alamıyoruz: Bunca imkân ve fırsatlara rağmen, neden onlara eşit ve insanca ulaşma olanaklarından yoksunuz? Yıl yıl, ay ay, hatta son zamanlarda gün gün bu yoksunluk, yoksulluk ve mahrumiyet, bütün bunlara inat, ne oluyor da sürekli artıyor? Bir yanda bolluk ve bereket potansiyeli, bir yanda giderek cenderesine alan yokluk ve yoksunluk? Öyle bir bolluk ve bereket ki, sanki elimizi az uzatsak, hepsine birden hem de hepimiz doyasıya  ulaşabilecek kadar yakınız.

Düşünün; çok susadınız. Yanınızdaki muzip arkadaşınız, kabında kalan suyu size gösterip gösterip geri çekiyor. Su ile aranızda bir metre mesafe bile yok, ama ulaşamıyorsunuz. Bu psikolojik gerginlik, bedensel olarak susuz kalmaktan daha çok acı ve azap veriyor. İşte bu ve benzeri azabı, hayatımızın her hücresinde artan gelir dağılımı eşitsizliği ve kesintisiz pahalılaşma şeklinde yaşadığımızda, resmi büyütmüş oluruz. 

Bu resim, Tantalus Azabı’na çok benziyor:

“Tantalus, küçük Asyalı bir kraldır. Tanrılarla arkadaşlık eder ve bir gün onların gerçekten her şeyi bilip bilmediklerini denemek ister. Bu maksatla oğlu Pelops’u keser, yemek olarak hazırlatır ve tanrıların önüne kor. Tanrılar Pelops’u yeniden canlandırır ve Tantalus’u hadeste sonsuz açlık ve susuzluğa mahkûm ederler. Çenesine kadar suya batmıştır, fakat içeceği zaman su ağzının hizasından çekilir. Başının üstünde en güzel yemişler asılı durur fakat uzandığı zaman onlara erişemez.”[1]

Bugünden bakarsak,

Tantalus, önce emperyalist ülkelerle dostluklar kurar.  Bu ülkelere karşı  bazen dolu, çoğu zaman boş meydan okumalara girişir. Meydan okumalarının nişanesi ve  nihayetinde aracı olarak ülkesinin memalikini ortaya kor. Bu memalik içinde, din de vardır. Din ve zenginlik, bu küçük Asyalı Kralın kozlarıdır. Başka dinden oldukları için o emperyalist tanrılar, Tantalus’un dinini başlangıçta önemsemez görünürler. Bu arada içten içe, “küçük Tantalusların ülkelerinde değerli olan bir şey büyük Tantalus’un ülkesinde neden değerli olmasın” diye düşünürler. Zaten  Tantalus, kendi halkının önemsediği dinin er geç tanrılar tarafından da nazar-ı dikkate alınacağından adı gibi emindir. İçeride değerli olanın dışarıya da yansıması olacaktır. Oysa tanrılar, onun dinini başka ülkelerde çoktan haraç mezat satıp olmadık servetler edinmişler; hatta din satıcılarını yine satın aldıkları dinle kılıçtan geçirmişlerdir.

Tantalus, tanrılar sofrasına koyduğu din ve zenginlikten dolayı ne kadar takdir ve beğeni toplayacağını düşünmekten sarhoş iken, “kılıçtan geçirilme” safhasını aklına bile getirmez.  Neden getirsin ki? Bir şey olacaksa, en fazla sofraya koyduklarına olur; sofrada kurban ettiği şeyler yenip tüketilinceye kadar, tanrıların o sırada verdikleri ödüller ömrünce yetecektir. 

Nihayet din ve zenginliği kurban ederek tanrılar sofrasına koyar. Emperyalist tanrılar tıka basa yer içerler; üstüne üstlük yediklerinden yeni bir din ve yeni bir zenginlik yaratırlar. Yine aynı sofradadırlar. Ama bu kez işin rengi değişmiştir; sofra aynı ama sofradakilerin yeni  sahipleri tanrılar olmuştur. Giderek sofrayı da alırlar. Tantalus aynı sofrada karnını doyuracağını sanır. Oysa tanrılar bile, kendi “değerlerini” kurban eden Tantalus’a bunu çok pahalıya ödetirler. Sofra gittikçe zenginleşir; ne de olsa kendi sofraları, üstündekiler de kendi yiyecekleridir. Pelops, tanrıların Pelops’u olarak yeniden dirilmiştir, hem de ne diriliş. Kurban edilen oğludur, ama dönüp kurban olacak olan, babası Tantalus’tur. 

Kurban ettiği Pelops, bunun acısını tanrıların sayesinde babası Tantalus’tan çıkaracaktır. Tanrılar Tantalus’u bunca bolluk ve bereket içinde, Hades’te açlığa mahkum ederler. Gırtlağına kadar yükselen su, bir türlü, susuzluktan çatlayan dudaklarını ıslatacak bir damlayı bile esirger. Yemişler, meyveler ne varsa, Tantalus’un ağzının yanı başındadır. Ama bir kere tanrılar onu açlık ve susuzluğa mahkum etmişlerdir ve bu mahkumiyet sonsuza kadar sürecektir. 

Azap, varlık içinde yokluğa bukağılanmaktır. Var iken yiyemek, giyememek ve yaşayamamaktır. 

 “Vardır bir bildiği” diyerek Emperyalizmin tanrılarına oğlumuz; her şeyimiz Pelops’u yani ülkemizi, tarımsal ve kültürel her türlü zenginliğimizi kurban ediyoruz. Ülkemizi ve halkımızı pişirip sofralarına koyuyoruz. Tüm zenginliklerimizi o tanrılar tekrar yeni bir kimlik ve biçimde diriltip sahipleniyorlar. Bizi, üzerine çöreklendikleri o bolluk ve bereketin ortasında, açlık ve susuzluğa, yokluğa duçar ediyorlar. Aslında tanrılar bile, Pelops’umuza reva gördüğümüz ahlaksızlığı kaldıramadılar. Sömürmenin verdiği ateşli hırsı ve en temel insancıl değerlere ihanetimizin intikamını birleştirip “varlık içinde darlık” çekmemizi normalleştiren dinsel bir silaha dönüştürdüler. Işid, fetö ve siyasal dincilik, değerlerini kurban edenlere bu tanrıların kırbacı oldu.

Küçük Asyalı kral olarak biz Tantalus’lar, Cumhuriyet, din ve ahlak  Pelops’umuzu tanrılara kurban vermenin mahkum ettiği açlık ve susuzluk cezasını, kurban ettiklerimizi kendi ellerimizle diriltip hayat verinceye kadar çekeceğiz. Emperyalist tanrıların el birliğini, Pelops’ları diriltmek için bizim elbirliğimizle yenmekten başka çare yoktur.

Yoksa ne Tantalus olmaktan, ne de varsıllık içinde yoksulluk çekmekten kurtulamayız.

Dini, bu tanrılara kurban eden siyasal İslamcılar, İslam onların ellerinde yine Müslümanları kesen silaha dönüştü; Din Pelops’unun sırtandan servetler edinilse de,  içinizi insanlıktan boşaltarak  o da sizi kurban etti. 

“Hades”ten taharet etmeden, namaza durulmaz.

“Hades”[2] , sadece açlık ve susuzluk hapishanesi değil, necasetin adıdır. Bu necaset çıplak gözle görülmüyordu. Ama artık  şimdi  Hades, ne yazık ki  necaset-i galizadır; ekmek ve ahlak yoksulluğu…

O halde her iki “Hades’ten de taharet” etmek zamanıdır.

 
[1] Hölderlin, Hyperion, MfV., Maarif Matbaası, İstanbul 1943, I/109.
[2] “Hades”i iki anlamda kullandım: Birinsici Antikçağ’da “Ölülere hükmeden yeraltı tanrısı; ikincisi de, İslam fıkhında, namazın beş şartından biridir. Hades İslam fıkhında, görülmeyen pislik ve kötülüktür. Örneğin abdestsizlik vb.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 Yorum

  1. Çok güzel yazmışsınız. Sağ olun, var olun.

  2. 20 Aralık 2021, 06:54

    Durumun özeti olmuş elinize sağlık çok güzel bir yazı

  3. Ülkenin durumu daha güzel anlatılamazdı.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!