Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, köhnemiş toplumsal, siyasal ve dinsel yapıları yıkıp egemen unsur Türk milletinin kimliğine hak ettiği yeri ve değeri iade etmiş; Türklere yaşatılan kimlik krizini, “Ne Mutlu Türk’üm” vecizesiyle köklü bir çözüme kavuşturmuştur. Türk Milleti Cumhuriyet sayesinde kendi öz kimliğini bulmuş; emperyalizmin dayattığı kimliksizlik ve ardından kişiliksizliğe, Atatürk öncülüğünde bağımsız bir Cumhuriyet kurarak tarihsel yanıt vermiştir. Siyasi, hukuki, toplumsal ve dinsel alanlarda eşi görülmemiş devrimlerle kurulan Türkiye Cumhuriyeti, haklar, özgürlükler, hukukun üstünlüğü, laiklik, din ve vicdan hürriyeti alanında dünya tarihinde eşine az rastlanır devrimlere imza atmıştır. Padişaha kul olmaktan kurtulup Cumhuriyet’in özgür vatandaşı olma ayrıcalığı, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkese, ama herkese, koşulsuz tanınmıştır.
İçte ve dışta Türk milletini yeryüzünden silmeye kalkanlarla yapılan kararlı ve çetin mücadelenin ardından, teba ve kul olmakta direnip herkesi kulluğa çağıran marjinal gruplara karşı aynı azimle mücadele edilmiş; hak ve özgürlüklerden, eşitlik ve adaletten, başı dik Cumhuriyet yurttaşı olma ayrıcalığından geriye dönüşü kökten reddeden Anayasamızın ilk dört maddesi ve Üç Temel Devrim kanunlarıyla ülke ve ulusun bekası her şeyden öncelikli bir yere konmuştur.
Ancak etnikçi, mezhepçi ve envai çeşit uç sesler, Cumhuriyet’in bu erdemlerinden yararlanarak din ve ırk ayrımcılığını sürekli Demokles’in Kılıcı gibi Türk Milleti ve devletinin tepesinde sallandırmaktan vazgeçmemişlerdir.
Cumhuriyet’e yönelik saptırıcı ve yanıltıcı cahilce saldırılar, özellikle radikal dinci çevrelerden kaynaklanmaktadır. 1970’lerden itibaren Türkiye Cumhuriyeti’ni hedef tahtasına oturturken bu hayâsız saldırıyı din kisvesine büründürüp din istismarı yapan bu çevreler, zamanla yanlarına liberal solcuları da alarak kimliksizlik, milliyetsizlik ve yönsüzlüğü din ve etnik ayrımcılık özgürlükçüğü olarak gülünç bir ideoloji olarak kurmuşlardır. Radikal dinci çevreler, Cumhuriyet tarihinde “yeraltına çekilen medrese ve tarikatlar”ın dini yaşamak ve yaymak uğruna “tektipleştirici” olmakla suçladıkları Cumhuriyet ideolojisine karşı “kutsal” bir mücadele verdikleri ezberini 1970’lerden beri nakarat gibi tekrarlamaktadırlar. Hedef din adına Cumhuriyet olunca, liberallikle solculuğu birleştirecek dehaya sahip sivri zekalı kesim de , etnikçiliğin üzerinden saldırıya geçmiştir. Bugün her ikisi artık “Güçlendirilmiş Bölücü Mutakabat Metni”nin ortak yazarları olarak bir araya gelmiştir.
“Üstü ODTÜ” başlığı, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti ile herhangi bir düşmanlığı olmayanları içine almaz, bu yüzden alınmasınlar. Üstü ODTÜ olup altı medrese olanları kastediyorum.
Bu küçük kesim, başta ODTÜ olmak üzere Türkiye’nin önde gelen üniversitelerini tercih ederler. Çocuklarına da aynı yolu önerirler. Ama İlahiyat Fakülteleri ve İmam- Hatip Liseleri’ne kökten karşıdırlar. (İlahiyatlar ve İmam-hatip Okulları ayrı bir yazıda ele alınacaktır). Neden? Bu okullar, saldırdıkları Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarıdır. Başka? Buralarda öğretilen din ve dini ilimler, cemaat ve tarikatlarde atılan din palavralarına benzemez. Hele medreselerde Arapça fiil çekimlerini seri olarak ezberden söylemek dışında hiçbir marifeti olmayan “Seyda”lara kul yetiştirmez. Gerçi son zamanlarda İlahiyat ve İmam-hatiplerde medreseleri aratmayacak oranda bir gerileme, cehalet ve çöküş söz konusudur. Ama bu çevreler, söz konusu okullara temelden karşıdırlar. Düne ya da bugüne özgü bir düşmanlıktan söz etmiyorum. Diğer yandan, liberal-sol kesim hatta rakıcı-balocu sözde bir kısım Atatürkçüler aynı koroda yerini alırlar. Onlar da, sözüm ona dinciliği eleştirirken hedefe cemaat ve tarikatları değil, bu resmi dini kurumları koyarlar. Neden? Çünkü radikal dinci hareket, aslında cemaatlere ve tarikatlara değil, Cumhuriyet’in resmi, kayıtlı, düzenli ve denetlenebilir kurumlarına, üstelik din adına karşıdırlar. Sonuçta her iki kesim de bir noktada birleşir: Türkiye Cumhuriyeti’ni din ve düşünce özgürlüğünü kısıtlayan baskıcı bir rejim olarak hedefe koymak…
Medrese güzellemesi yapanlar arasında, bu iki kesimin bileşkesini temsil edenler vardır. Tevhid-i Tedrisat’ı yererken, medreselerin resmi bir statüye kavuşturulması talebinde bulunurlar. O zaman sorayım: Sorun, Tevhid-i Tedrisat mı, yoksa medreselerin korsan öğretim faaliyetinden duyulan hukuki bir kaygı mı? Eğer ilki ise, devrim yasaları reddediliyor demektir. Peki, öğretimin birliğini reddediyorsan, öğretimin keyfiliğini mi öneriyorsun? Eğitim-öğretim modeli olarak yüzyıllarca geride kaldığı halde, örneğin bir ODTÜLÜ olarak sen neden bu medreselerde okuyup icazet almadın? Neden YÖK’e bağlı, Tevhid-i Tedrisat’a bağlı bir üniversite’de okudun, diye sormazlar mı? Tevhid-i Tedrisat’a uygun olarak okuyup ona aykırı bir eğitim-öğretim sistemi önermek, insanın önce kendi kendisiyle çelişmesi demektir. Çelişkinin ötesinde, samimiyetsizlik ve popülist takiyeciliktir.
İkincisi ise, medreseler bu yasa kapsamına alınamaz. Neden? Çünkü bu korsan kurumların kullanım süreleri çoktan bitmiştir. Eğer 11-13. Yüzyılda kurulan Bologna, Cambridge, Oxford ve Sorbonne Üniversiteleri gibi, aynı tarihte kurulan Nizamiye Medreseleri de gelişip bugünün Oxfordları olsaydı, zaten konu kapanırdı. Oysa Nizamiye Medreseleri, 14. Yüzyıldan sonra neredeyse yeryüzünden silinip gitti. Oysa İslam dünyası ile Batı arasındaki eğitim-öğretim farkının 500 yıllık açığını, Tevhid-i Tedrisat yasasıyla kapatmak gibi imkânsızı başaran, işte bu Atatürk Cumhuriyeti’dir.
Medrese güzellemesi ile sadece bu yasa değil, devrim yasaları ve Cumhuriyet hedef alınmaktadır. Dikkat ediniz, deniyor ki, ‘Cumhuriyet tarihinde dine yapılan baskı sonucu medreseler yeraltına çekilmiş’. Yer üstündeyken hangi başarılara imza attıkları söylenemiyor, neden? Çünkü Batı üniversiteleriyle ne yazık ki yarışta geri kalan Nizamiye Medreselerinden sonra İslam dünyasında bu kurumların başarı hanelerine yazılan hiçbir kayıt yoktur. Olmadığını bildikleri halde sırf Cumhuriyet’i din istismarıyla kötüleyerek medrese güzellemesi yapmaktadırlar. Dincilik, etnik bölücülüğe burada da ev sahipliği yapmaktadır. Medreselere resmi statü kazandırılacak; şu an fiilen birinci öğretim dili Kürtçe ve ikinci öğretim dili Arapça yasal eğitim-öğretim dili haline gelecek. Yani dincilik ile etnik bölücülük ikisi bir aradadır ama bu şark kurnazlığı Türk milletinin İslam’a olan saygısı istismar edilerek ortaya koymaktadırlar.
Eğer bu beyan sahipleri medreselerin neler üretemediğini, çağdışı hal-i pür melalini, cehaletin en karanlık noktasını nasıl temsil ettiklerini görmek istiyorlarsa, “aynı düşündüklerini” söyledikleri Taliban Peşaver’ine ve Afganistan’a baksınlar. Oysa buraları çok iyi biliyorlar. Amaç çağdaş, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni din, dil ve bölge ayrıştırmalarıyla kafalarındaki en şahane Afganistan modeline olabildiğince yaklaştırmaktır. Bunu yapamayacaklardır. Başaramayacakları için salt gündem değiştirme aracı olarak iki de bir yinelemektedirler.
Medreseler yalnız bilimsel gelişmelerin değil, insanlığın da gerisindedirler. Medreselerin yoğun olduğu yerlerde insanlık değerleri diğer yerlerden farklı mıdır? Aralarında Türkiye’nin yüzünü ak edecek hangi fizikçi, kimyacı, tıpçı, siyaset bilimci ya da filozof çıkmıştır? Medreseler, halk arasında nasıl bir kaynaşma yaratmıştır? Örneğin, Fetö ve PKK’ya karşı yöre halkına herhangi bir telkinde bulunmuş mudur? Teröre açıkça karşı olduğunu haykırıp oradaki halk nezdinde medreseleşmenin kurumsal ve “Seyda”ların “manevi” gücünden yararlanmış mıdır? Yoksa tarikatlar medreseler yoluyla örgütleniyor olmasınlar?
Medreseler nasıl oluyor da, mahalli bir dile, mahalli bir kültüre, mahalli bir din anlayışına dayanarak Cumhuriyet’in “tektipleştirici kültürü”ne karşı, “çoktipleştirici”, “özgürlükçü”, “bilimci” ve “çağa uygun bir eğitim öğretim” sunubiliyor? Sunabildiğine dair tek bir kanıt ya da programları ortada yok. Cumhuriyet’in Tevhid-i Tedrisat’ı iddia edildiği gibi “tektipleştirici” olsaydı, bedeni ODTÜLÜ, kafası medreseli “kimlik sorunu içinde kıvranan” insanlar olmazdı. Üstü ODTÜLÜ altı medreseli olan “çoktipleştirilmişler” olmazdı.
İşte Cumhuriyet, iki arada bir derede kalmamamız için vardır. Kimlik ve kişilik sahibi olmamız onun sayesindedir. Bilim, teknoloji, kültür ve toplumsal gelişme çağımızda ancak Cumhuriyet değerleriyle takip edilip kavranabilecek süreçlerdir. Medreseler dil, bilim, teknoloji, kültür, eğitim-öğretim, toplumsal ilişkiler, insan felsefesi ve din konularında ülkemize hiçbir katkısı olmayan; sadece yasa dışı kurumlar değil, aynı zamanda çağdışı yapılardır. Cemaatler ve tarikatların Cumhuriyet karşıtlığı, medreselerde ete kemiğe bürünmüştür.
Kimliksiz ve kişiliksiz olmayalım diye, Tevhid-i Tedrisat vardır. Ancak Cumhuriyet, “tektipleştirici” olsaydı, “çoktipli”ler bu kadar özgür olamazlardı. Asıl baskıcı, tektipleştirici ve Türk kültürünü baskılayan, medreselerdir. Akki olsaydı, çoğu medreseli, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın ayrıcalığını fark ederdi.
Yazınız içiniz teşekkür ederim. Son zamanlarda dikkatime takılan bir konuyu Diğer okuyucuların da dikkatine sunmak istiyorum. Bu yazıda adı geçen yapılar ve kişilerin yayınladıkları yazı dergi makale gibi yayınlarda sıklıkla Türkçedeki sözlere saldırdıkları ve bunların yerine arapça veya farsçalarının kullanılmasını öneriyorlar. örneğin örnek yerine misal, uçak yerine tayyare kullanılmalıymış vb gibi şeyleri adeta saçmalıyorlar ve Atatürkün dil devrimini saldırarak harf inkilabına da karşı yazılar yazıyorlar. Ve asıl amaçlanan ise Türk düşmanığı ve tabiiki Türkün diline zarar vermek. Saygılar
Hocam mükemmel yazı Allah razı olsun
Harika bir tespit yüreğinize saglik hocam.