Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Yabancılaşmanın sol yanı: Başka dinin ‘Müslüman’ı’ olmak

Yabancılaşmanın sol yanı: Başka dinin ‘Müslüman’ı’ olmak

Şahin Filiz yazdı...

featured

Türk kültürüne yabancılaşma denince tüm kesimlerden taraftar bulan bir süreçten söz ediyoruz. Yabancılaşma soldan sağdan, dinlisinden dinsizine kadar her kesimden alıcı bulabilmektedir.

Cemaat ve tarikatları, siyasal İslamcı akımları ve bunlar gibi Cumhuriyetimize zarar verecek her türlü yapıyı sırf ülkemiz ve ulusumuzun esenliği için eleştiriyoruz. Bu doğrudur. Eleştirilerim, dinin varlığına ve olumlu etkilerine değil, siyasi ve kişisel çıkarlara araç edilmesine yöneliktir.

Bunları neden söylüyorum?

Sosyolojik olarak hiçbir toplum veya millet din-siz değildir. Bireysel olarak inanıp inanmamak; mensubu bulunduğu dinin gereklerini yapıp yapmamak konusunda herkes sonuna kadar özgürdür ve özgür olmalıdır. Bu özgürlüğü bize sağlayan anayasal güvence ile temellendirilmiş laikliktir.

Laiklik, bir Müslüman’ın dini tecrübeyi gönülden; özgürce ve içine sindirerek yaşamasını temin eder. Din, siyasi sloganlara sıkıştırıldığında ve başkalarına tebliğ edilen bir metaya dönüştüğünde, ne birey ne de toplum bu tecrübeyi yaşayamaz. İçinden geldiği gibi davranıp Tanrı ile bir gönül bağı kuramaz. 1970’lerden beri siyasal dincilik, önce bireyin dini tecrübeye yabancılaşmasının önünü açtı. Kendi varlığına ve bu nedenle dinle olan ilişkisine anlam veremeyen bir çok “Müslüman” türü ortaya çıktı. İçtenlikle yaşamayı bıraktığı dini tecrübeyi, siyasal söylemlere tercih etmeye başladı. Özgüveni sarsıldı; dini tecrübeyi, önder kabul ettiği dini liderlere ve o liderlere bağlı siyasetçilere havale etmek de işine geldi. Dinin kendisinden istediği ile kendisinin dinden istediği şeyler, önce iç dünyasında çatışmaya girdi. Bu çatışmadan zaferle çıkan, ikincisi oldu. Bütün içtenliğini ve gönül bağını yitirmekle karşı karşıya geldi. Doğal olarak bu sendrom, bireyin içindeki dini tecrübe açığını, siyasal alanda doldurma çabalarına itti. Artık birey, bireysel olarak tadına varamadığı ve bu yüzden de metalaştırdığı dini yoksunluğu, tarikat-cemaat ve devlete yansıtmaya başladı. Oysa hiç biri, bu manevi zenginliği bireyin yerini alarak, onun adına yaşayabilecek gerçek kişiler değildi. Dindarlığı bu araçlarda aradı ve doğal olarak bulamadı.

Kendini periferiye düşüren bu çaresizliğin acısını başta hukuk olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularından, toprağından ve Türk kültüründen çıkarmanın tek yol olduğu sanısına kapılmaktan kendini alamadı. Maneviyat olarak eksiklik ve boşluk içinde sürüklendi. Bu eksiklik ve boşluğu dini cemaatlerin ve devletin doldurabileceğini sandı. Oysa hiç biri, ona, dinle arasında kurabileceği manevi bağı inşa edebilecek içtenliği ve sahiciliği sağlayamazdı. Bu gerçek, hayatı boyunca gerçek kişiliği yerine tüzel kişiliklerin ikame edilmesiyle sorunun çözülemediğini açıkça gösterdi. Yabancılaşma artık, dindarlığını havale ettiği kurum, rejim, ulus ve toprağa tüm şiddetiyle yabancılaşmasını kaçınılmaz kıldı.

Tarikatların derdine deva olabileceği inancında ısrar ettikçe, yağma, çapul, tecavüz ve baskılara maruz bırakıldı. Kendisi yerine ve adına Devlet”in, “dini tecrübe”yi yaşayan ve yaşatan bir tüzel birey olmasını isterken, dinin tüzel kişileri değil gerçek kişileri muhatap aldığı hakikatini görmezden geldi. Bu argümanı hatırlatanları “İslam düşmanı”, “Irkçı, faşist” diye nitelendirdi; yurduna ve toprağına sahip çıkan en masum dindarları bile, mensubu bulunduğu cemaatin yönlendirmesiyle, “din dairesi”nin dışına attı. İşte bu yabancılaşmanın ta kendisidir.

Kelime-i Şahadet getiren bir yabancı, ömrü boyunca dindar olan vatandaşından daha sevimli geldi. Hatta bir yabancının İslam’a en ufak ilgisi, onu, sübliminal olarak yabancılara hayran bırakmaya yetiyordu. “Sonradan Müslümanlığı seçmiş” bir İngiliz, Amerikalı, Afrikalı; kısaca dünyanın Müslüman olmayan herhangi bir köşesinden olan bir kişi, yanı başındaki masum ve doğal bir Müslüman komşusuna göre daha üstündü; çünkü o, İslam ülkesinde doğmadığı halde, “Müslüman” olmuş,  komşusu gibi hazıra konmamıştı. Yabancılaşmanın ikinci etabı burada nüksetti.

İlkinde devletine, toprağına yabancılaşmıştı; ikincisinde yurttaşına yabancılaştı. Bu iki süreçte, dini tecrübe içten dışa taşınmıştı. Artık siyasal dinci, dini tecrübeyi hem kurumsal hem de gerçek kişi olarak kendi ruhunun dışında aramaya başlamıştı. Bu arayış sürekli hayal kırıklıkları yaşattığı için, devleti, Cumhuriyet’i, Türklüğü ve Türkleri suçlamaya başladı. Türkiye Cumhuriyeti, laik olduğu için, gayrı meşru idi; kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, zaten “İslam dili olan Osmanlıca’yı” kaldırıp atmış; Latince harfleri getirmişti. “Dinsiz” bir rejim kurmuştu. Bu rejimin doğal olarak yürürlükte olduğu Türk yurdu ise, “Daru’l-Harp” idi. Yani kutsal cihatla fethedilmesi gereken bir “gâvur diyarı” idi.  Ahalisinin malı mülkü, karısı kızı helaldi.“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı olarak” içinde yaşayan halk da, Türklükle nitelendirildiği için, “hidayet bekleyen yarı-Müslüman, yarı-gâvur” bir halk idi. Böylesi bir ülkenin ve halkın yönetimi, Türk kültürünün engel teşkil etmeyeceği bir Araplaştırma kültürü temel alınmadıkça kotarılmazdı.

Bu yabancılaşma siyasal İslamcıları, onlara koşut olarak yabancılaşan bir kısım solculara yaklaştırdı. Siyasal İslamcılar esasen yalnız kendi yurduna ve ulusuna değil, bu süreçte İslam’a ve onun manevi-ahlaki karakterine de yabancılaştılar. Tam da bu noktada  “Ateizm ve Deizm” aldı başını gidiyor serzenişleri arş-ı alaya ulaşmaya başladı.  Sebep tüm bu yabancılaşma süreçleri değil, gençlerin tam da bu yabancılaşmadan mütevellit dinden ve dini söylemlerden uzaklaşmaları idi.

Yabancılaşmanın sol yanındakiler, İslamcılarla aynı noktada birleştiler. Atatürk’e, Türk Milletine, milli kültüre ve Anadolu topraklarına aykırı ne varsa onlar da “seküler” söylemlerle dinci yabancılaşmanın dünyevi ayağını yaratmış oldular. Devlet, “faşist”; Türklük “ayrımcılık”; Türk kültürü, aşırı milliyetçilerin “uydurduğu” bir temenni diye damgalandı. Türk Milletini “kayıtsız şartsız egemen kılan” Atatürk ilke ve devrimleri, Atatürk’le birlikte aynı “sol yabancılaşma”nın amansız düşmanı ilan edildi. Hutbede lanet okunan Atatürk, “Kemalist diktatörlüğü”n kurucusu” iftirasına maruz bırakıldı. Anayasanın ilk dört maddesine düşmanlık, bu iki kesimin ortak duygu ve temennisidir. Türk toprağı olan Anadolu, Türk’ten başka Papua Yeni Ginelilierin bile özgürce yaşama hakkı olan “yağma Hasan’ın” böreği” sayıldı. Kontrolsüz, denetimsiz sığınmacılar, Türk vatandaşından daha muteber oldu. Siyasal İslamcılar, Ensar-Muhacir gibi dini kalıplarla; sol yabancılaşma ise, Fetö ve Bölücü mantıkla kirlettikleri “demokrasi-özgürlük” nakaratları ile sığınmacı sorununu sıradanlaştırmaya giriştiler. “Öncelik Türk vatandaşlarının olmalı” denildiğinde, ilki, “sen Müslüman kardeşlerini nasıl sınır dışı edersin?” derken, yobaz solcular da, “Sen ırkçılık yapıyorsun; hukuk var, özgürlük var” mugalâtaları ürettiler.

Bilimde, sanatta, edebiyatta ve siyasette bu iki yabancılaşma el ele vermiş bulunmaktadır. Sığınmacı sorunu devasa boyutlara ulaşırken, bu yetmiyormuş gibi, en yetkili merci eliyle “Arap Alimler Çalıştayları” organize edilmekte; siyasal dincisi de sol yobazı da bu manzaradan en ufak bir rahatsızlık duyup eleştirmemektedir. Fetö’nün Türkçe Olimpiyatları fitnesine çoğunun sessiz kaldığını hatırlayalım.Ülkemizde düzenlenen bazı Şiir Dinletisi programlarında, “Fransız Şair”, “Alman Şair”, “İngiliz Şair” yazarken, sıra Türkiye’den katılan şaire gelince, “Türkiyeli Şair” yazmayı yabancılaşma dinlerinin bir gereği gibi ibadet saymaktadırlar. Yazan, yazdıran ve yazılan da bu yabancılaşmanın figüranı olmaktan keyif duyabilmektedir.

Deizm ve Ateizmin arttığı iddiası, Türk gençlerini Arap kültürü ile baskı altına almak için kullanılan bir taktiktir. Devletini, ülkesini, toprağını seven, sevmeyenleri fark eden ve dinin siyasallaşmasına gönlü razı olmayan gençlerimizin sayısı çoğalıyor demek aslında, sosyal psikolojik bir gerçekliğe işaret etmektir. Bu gerçekliği çarpıtmak, yabancılaşmanın değirmenine su taşımaktan farksızdır.

Türk milleti, İslam dinini kendi öz kültürü olarak içine sindirmiştir. Siyasal Dinciliğin ve Sol yabancılaşmanın dikte ettiği “başka dinin Müslüman’ı” ve “başka millet/milletlerin hayranı”olmayacağını  tek çıkar yol olarak yeniden keşfetmiştir. Türkçe konuşan bu iki yabancı; dil, işte, fikirde Türk milletini kendi kültürüne ve kimliğine yabancılaştırmanın peşindedir.  Öyle Sol yabancılar vardır ki, Türkçe şiir yazar; “gösterilen” ile “gösteren” [1] arasındaki farkı, ancak midesinden bağlı olduğu çevreler anlar. Çünkü bu bağ yani gösterge süreçleri ısmarlamadır; kendinden menkul değildir. İslam ve İslam kültürünü aşağılar; Tanrı dahil hiçbir şeye inanmadığını-nedense bir marifetmiş gibi-ilan etmekten haz duyar.  Hemen söyleyeyim. İnanç tamamen insanın özgür tercihidir. Bunu tartışmıyorum ama bize gelince ateist ve dinsiz olan bir kısım Sol yabancıların nesir veya nazım türü yazılarında Tevrat’tan ve  İsa’nın sözlerinden alıntı yaparken adeta dinsel bir sekr (manevi sarhoşluk) duyduklarını gizlemediklerini görüyoruz.

Örneklerini sonraki yazılarımda bol bol vereceğim.

Yahudi ve Hıristiyan mistikleri hayranlıkla okurum ve bana göre de çok değerlidirler. Ancak bizim Cüneyd-i Bağdadi’miz, İbrahim b. Ethem’imiz, Zünnun Mısri’miz, Ahmet Yesevi’miz, Yunus Emre’miz, Hace Bektaş Veli’miz önemsenmez; yok sayılırlarsa, burada bir hinlik ararım. Hz. Muhammed’in özel yaşamını, sözüm ona çağdaşlık ve aydınlıkçılık adına didik didik eden niceleri, Tevrat’a ve İsa’nın sözlerine gelince “gassal elinde meyyit” (ölü yıkayıcının elinde ölü gibi) boyunlarını eğip o dinlerin “Müslüman’ı” olabilmektedirler. Sol yabancılaşma, İslam dinini geri kalmış üçüncü dünyanın dini; buna karşılık, Hıristiyanlığı hatta Yahudiliği, Batı bilimi ve teknolojisinin altında yatan itici bir gizemli güç sanarak, her fırsatta İslam kültürünü Hıristiyan kültürü karşısında küçük düşürmeyi marifet sayar. Onlar İslam’ın deisti ve ateistidir; yoksa başka dinlerin Müslüman’ıdır.

Dindarlığı, Türk milletine; çağdaşlığı da İslam kültürüne  karşı yabancılaşma olarak deneyimleyen Siyasal dincilik ve Sol Yabancılaşma, bugün “Altılı Masa”da siyaseten ete kemiğe bürünmüş; muhalefet gibi görünmüştür.

Sonraki yazımda Edip Cansever’in şiirlerindeki “sol yabancılaşma”yı, örnekler vererek analiz edip eleştireceğim.

“Cansever sevenleri” de  bekliyorum.

[1] Gsötergebilim (Husserl, Sassure, Brentano, Withgenstein, Ernest Cassirer), Hipergerçeklik (Jean Baudrilyard) konusunda bu isimlerden okuma yapabilirsiniz. Burada okuyucuyu kuramsal tartışmalarla yormak, bilgiçlik taslamak olur.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 Yorum

  1. Değerli Hocam, sizi burada okuyabilmek bizim için önemli bir fırsat. Bir çok eksiğimizi sayenizde kapatıyoruz. Sağolun.

  2. Bir büyük içmiş gibi oldum,epeydir böyle bir yazı okumamıştım,okuma sarhoşu oldum.eline,yüreğine sağlık olsun.saygilar.

  3. Hocam keyifle okuyoruz yazılarınızı yüreğinize sağlık

  4. Sn. Şahin Filiz hem aydinlatici hem de bilgilendirici nitelikteki bu yaziniz icin Tesekkur ederim.
    ‘Türk’üz, Türk milletindeniz’ deme sözünu bizlere sanki ayıp bir seymıs gibi hissettirmeye çalışan iç ve dış tehditlere rağmen, zayif anlarında destek olduğumuz biraz güçlendiklerinde biz Türkleri sırtımızdan bıçaklamaya çabalayanlara rağmen dimdik ayakta durup Türk olma bilincini ve saygınlığını, Yurttaşlık bilincini diri tutan ve arttırmak için çaba sarfeden, Türk vatandaşlığına ve Türk kimliğine sahip çıkan tüm VeryansınTeVe okurlarına ve yazarlarına selam olsun.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!