Semih Güneri
Semih Güneri
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. ‘Arkeolog değilim ama Tonyukuk’u da kazarım Ergenekon’u da keşfederim’

‘Arkeolog değilim ama Tonyukuk’u da kazarım Ergenekon’u da keşfederim’

featured

Prof. Dr. Semih Güneri yazdı…

Adam arkeolog değil. Ama Moğolistan’da arkeolojik kazının âlâsını biz yaparız, kazma-kürek bizde, mal bizde, der gibi bir özgüven içinde. Alttan havalandırmalı arazi gömleğimizi ve kargo pantolonumuzu da çektik mi önümüzde kimse duramaz. Keşfeder atarız, der gibi bir özgüvenle. Evet, adam arkeolog değil. Tarihçi. Ama 2015 yazında Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ)’nin Moğolistan’da Tonyukuk tapınağı bölgesinde yapmaya başladığı arkeolojik kazıları sabote ederek yapıyorlar o kazı dedikleri şeyi. Peki, ne yaptı bu adam 2015’in yazında orada? DEÜ bilim takımının haftalarca çalışıp ortaya çıkardığı tapınak zemininin Moğol arkeologlar tarafından kazılmak suretiyle tahribini-talanını uzaktan seyretti. Adam parmak izi çıkan bir kiremit parçasını keşif zannetti. Bizim kazılar sırasında bulduğumuz ve yayınladığımız “kiremit kapağı pişmiş toprak obje”nin kendi keşifleri olduğu yalanını utanmadan çevresindekilerle paylaştı. O tapınakta yapılan sözde kazılar, tek kelimeyle tahrip-talan’dı. Mongol arkeologlar dolar üzerinden aldığı gündeliğe bakar. Yık desen yıkar, dağıtır. Yeter ki dolarlar gelsin. Bu adam, DEÜ bilim takımının gelecek yıla hazırlayıp bıraktığı alana, bir hafta sonra yanına avanesini de alıp çöküyor. Bilimsel bir amacı yok. Yok, çünkü arkeolojik formasyonu yok. Bana, yaptığı o kazılarla ilgili gelişim raporunu, ne keşfettiğini, kazıların somut sonuçlarının kitabını, bilemedin hakemli bir dergide çıkan bir kazı sonuçları makalesini göstersin, bu köşemden kendisinden özür dileyeceğim. Ders notlarından ürettiği, dipnotsuz kitaplarından söz etmiyorum.

TONYUKUK YAZILI STELLERİ HÂLÂ BİR HARABE ÇÖPLÜĞÜ İÇİNDEDİR

Adamın tek amacı vardı, orada kazı yapıyor görünsün yeter. Ne anlar kazıdan, arkeolojik stil gelişiminden? Tapınak zemininin tahrip edilmiş olması umurunda değildi. Çünkü arkeolojiden anlamıyordu. O yıl, yanına aldığı diplomasında arkeolog yazan bir eleman ve Moğol arkeologlar ile birlikte “Tonyukuk hazinelerini” bulmak amacıyla tapınak zeminini darma-dağın ettiler. Bununla da kalmadı DEÜ bilim kurulunun orada “izinsiz, kaçak çalıştığı” yalanını günlük gazete haberleri yaptılar. Acizliğe bakar mısınız? Ve “DEÜ ekibi ata yadigârı tapınağı tahrip etti” yalan haberini yaydılar. İnanmayan açar arşivlere bakar. DEÜ ekibine tehditlerin arkası kesilmedi. DEÜ bilim kurulu boş durmadı. Adamı Rektörüne şikâyet etti. Akademik personel gibi davranması gerektiğini, aksi halde hukuk yolunu deneyebileceklerini adamın özel üniversitesinin rektörüne bildirdiler. Ve o günden sonra ne olduysa, DEÜ bilim takımına yönelik saldırılar, iftiralar “hoşafın yağının kesildiği” gibi, anında kesildi.

2001’de Bilge Kagan “hazineleri” de yazılı stellerin yakınlarında bir yerde bulunmuştu ya. Hesap o hesap. DEÜ takımı zaten o alanda elektro-manyetik araştırmalarını üç hafta önce yapmış bitirmişti. Olumlu bir sonuç alamamıştı. Hazine-mazine yoktu. Moğol arkeologlar tapınak zeminini kazmak suretiyle tahrip ederken bu adam ne yaptı? Yazılı stellerin önünde artistik resimler çekindi. Ne oldu peki? Bir şey bulunamadan çalışmalar bitti. Ama tapınak alanı delik deşik olmuştu. Ertesi yıl gene orada toplandılar. Gene eşelendiler. Sonuç gene aynı. Hepsi bu kadar. Bu arada, olan DEÜ bilim takımının 4 yıllık sözleşmesine oldu. Ekibin bütün planları suya düştü. Eğer bu tarihçi arkadaşın DEÜ’nün kazı alanına çökme girişimleri olmasaydı, bugün Tonyukuk tapınağı ayağa kaldırılmış olacaktı. Detaylar DEÜ takımının yayınladığı ‘Tonyukuk 2015’ adlı kitabında görülebilir. Kitabı dileyen akademisyenlere gönderebiliriz. Bu sonucun sorumlusu doğrudan o tarihçinin kendisidir. Harcanan devletin binlerce dolarına mı yanarsın? Verilen emeğin araya gitmesine mi? Tonyukuk yazılı stellerinin hâlâ bir harabe çöplüğü içinde dikilip durduğuna mı?

ERGENEKON’U NASIL KEŞFETTİM?

Aynı tarihçi arkadaşı 10 yıl aradan sonra bu kez gene Moğolistan bozkırlarında izliyoruz. Şovuna bıkmadan usanmadan devam ediyor. Arkeolog değil ama Ergenekon’u filân keşfederiz icabında, havasında bir özgüvenle bu kez Moğolistan Altaylarında karşımıza çıkıyor. Yola çıkmadan önce muhtemelen uyduyu açıyor. Bir-iki saat gez-dolaş yapıyor. Bir vadi. İki vadi. Üç vadi. Vadilerden birini seçiyor. Olsa olsa bu olur, deyip Ergenekon’a sözüm ona bir konum biçiyor. Sonra yol parasını denkleştiriyor. Yola çıkmadan önce sosyal medyasında ilan ediyor: Ben gene gidiyorum ama sanırım gene bir şeyleri keşfedeceğim, ona göre, beni izleyin, gibi imada bulunuyor. Gidiyor. Orada yanına bir-iki Mongol-Kazak alıyor. Bir-iki gün gez dolaş yapıyor. Dağ-bayır manzaralı bir-iki resim çektiriyor. Hikâye hazır. İşte sana Ergenekon’un keşfi. Kim gidecek de görecek? Salla gitsin. Alttan havalı arazi gömleğim, kargo pantolonum yeter. Dönüyor, geliyor. Veriyor çekindiği resimleri ulusal medyaya. Uydudan aldığını da ilave ediyor. Ossursa haber oluyor ya. Bu mu olmayacak? Bir de bakıyoruz yer haber gök haber. Türkiye’nin tv kanallarında, daimi tarihçi-arkeolog kadrosunda olunca bütün kanallar adamın emrinde. Bu tarihçi arkadaşı değil de bizim gibi garibanları çağıracak değiller elbette. Ben olsam ben de çağırmam. Arkeolog mu var sanki memlekette çağırılacak çapta?

KARGO PANTOLONUMU ÇEKTİM Mİ ÖNÜMDE KİMSE DURAMAZ

Diğer taraftan gene Moğolistan coğrafyasındayız. Bu da arkeolog değil. Ama adam Moğolistan’da yıllardır yüzey araştırması yapmışlığımız var, keşiflerimiz var, diyor. Yüzey dediğin ne ki? Küçükken köyde hep yere bakarak yürürdüm. Bana yere-bakan derlerdi. Oradan alışkanlığımız var. Hayatımızı vermişiz yüzeye. Yürüdüğümüz yerde ne gördük, taş alet. Ne gördük, cam kırığı. Ne varsa biliriz, tanırız. Ne var bilmeyecek? Köyde az mı kav kırığı topladık Kızılören’den. Hatta mikro-dilgi bile. Baskılısı-vurgulusu evvelAllah. Bir kere görsek yeter, tanırız, biliriz. Bizden kaçmaz. Bilen ne biliyor ki?

Bu adamın arkeolog olmasına gerek var mı? Her şeyi biliyor. Arkeolog değil ama en büyük arkeoloji enstitüsünün müdürü. Atanmışlığı var adamın. Kolay mı? Arkeolog değil diye yok istemem mi diyecek? Adam ol da seni de atasınlar. Sanki arkeolog var da atanmıyor? Arkeolog çalışmayınca n’olacak? İş bize düşüyor. Arkı-nı da lojisi-ni de hiç kafanı yorma en iyisini biz yaparız. Kazma-kürek bizde, mal bizde. Bir de alttan havalandırmalı arazi gömleğimizi, kargo pantolonumuzu çektik mi önümüzde kimse duramaz Allah’ın izniyle.

AVRASYA TÜRK ARAŞTIRMALARINDA YÖNTEM VE FORMASYON SORUNU

Geçtiğimiz aylarda çalışma arkadaşlarım Dr. Ayça Avcı ve Dr. Ahmet Z. Bayburt ile birlikte yeni yılda yeni bir konu üzerinde söyleşiler yapmaya karar verdik: “Avrasya Türk Araştırmalarında Yöntem ve Formasyon Sorunu: Arkeolojik Stil-Kritik”. İlk söyleşimizi Ön Türk Akademisi’nin başkanı Mimar Vedat Köle dostumuzun çağırısı üzerine geçen hafta İstanbul’da Kadıköy Belediyesi salonlarında seçkin bir grup önünde gerçekleştirdik. Konuyu yıl içinde geniş çevrelere yaygınlaştırmak istiyoruz. Neden? Anlatayım:

Meslek yaşamımda her türlü çorbaya nane olandan da olmaktan da mümkün-mertebe uzak durdum. Başkasının işine karışmadım. Gelişmelerin beni en zorladığı anlarda bile, ‘kendi işine bak oğlum’ diyerek kendimi frenledim. Kimi zaman son kerteye geldiğim oldu. O zamanlarda da yazdım. Eylemim yalnızca yazmak. Kavgam bilgisayar ile benim aramda. İşte şimdi o zamanlardan birindeyim. Uzunca bir süredir ibretle izliyorum. Ne yapıyor bu adamlar? Bu adamlar nereden koşuyor? Nereye ulaşmak istiyorlar? Adam hayatında tek bir saat arkeoloji dersi almamış, arkeolojik formasyon sahibi hocanın yanında bir saat oturup hikâye dinlememiş. Adını bile “arkoloji” diye yanlış telaffuz eden insanlar bunlar. Bakıyorsun görünüşte dağ gibi duran kos-kocaman bir ‘arkeolojik proje’nin başında. Adam ya tarih öğretmeni ya da Türkçe öğretmeni. İşini üniversite dersliğinde yapıyor olması onun öğretmenlik formasyonunu değiştirmez. Kâşif yapmaz. Arkeolog hiç yapmaz. Bu alanların arazi uygulaması yoktur. Oturduğun yerde derersin, çatarsın. Dilin varsa çevirirsin yazarsın, yayınlarsın. Neyine be abim senin arkeolojik projelere heveslenmek? Yaşın kemale erdikten, saçının kılı ağardıktan sonra? Sana ne yüzey araştırmasından, kurgan kazısından? Buldum diye üç kuruşluk bir ödenek fırsatı, kariyerini, kişiliğini riske atmanın gereği var mı? Bugün keyfin yerinde görünüyor da kimi odalarda alay konusu oluyorsun. Güldürüyorsun insanları kendine. Ne yapıyor bu adam, dedirtiyorsun? Değer mi? Otur bildiğin işi yap. Bu yaştan sonra arkeoloji üzerinden master yapmak senin neyine? Bak kendi işine bre. Ha, sana ne bilâder? Diyebilirsin. Başta söyledim. Elbette bana ne. Ve ama bilim etiği var. Ahlak var. Bilimsel yöntem diye bir şey var. Bunlar akademik olan için. Yok, takmam ben onları, dersen o da ayrı konu. Öyle bir bilimsel eleştiri yersin ki günün birinde, yaptığına yapacağına pişman olursun da iş işten geçmiş olur.

Bilir misin tarihçi, Türk dilici? Ankara’da Siyasal Bilgiler ile Hukuk Fakültesi aynı cadde üzerinde, yan-yanadır: No. 56 ve No. 58. Birinin seçmeli dersi 101 Hukuk Başlangıcı iken diğerinin temel dersi 101 Hukuk Bilimine Giriş’tir. İkisi de aynı konudur. Aynı derstir. Bir sohbet ya da tartışma sırasında aynı dersleri almış olmalarına rağmen Siyasal bilimci, hukuk ile ilgili bir maddeyi anarken diğerinden özür dileyerek lafa başlar. Çünkü diğerinin ana alanı doğrudan ‘hukuk’tur. Bırak destur istemeyi, adam yüzü kızarmadan, kazma-kürek bizde, mal bizde diyerek araziye dalıyor ve bize adeta meydan okuyor. Yeri geliyor kazı alanımıza çöküyor. Bununla kalsa iyi. Zaman geliyor işimizi de engelliyor. Bulmuşsun her türlü işin rüşvetle, siyasi bağlantılarla döndüğü çürümüşlük içindeki ülkeyi, kaz kazabildiğince. Sana serbest. Sıkıysa yapsana o kazıları Moğlistan’ın Kuzeyindeki ya da Güneyindeki ülkelerde de görelim. Geçtim yurtdışını. O ki kazma-kürek ve mal sende, yapsana o kazıları, surveyleri Türkiye’nin herhangi bir noktasında. Alttan havalandırmalı gömleğin ve kargo pantolonun seni ancak Moğolistan gibi gariban, kanunsuz, zavallı ülkelerde kurtarır. Kanunlu olsaydı bizim 2.000 dolar ödeyip imzaladığımız 4 yıllık resmi kazı sözleşmesini iptal etmeye kalkmazdı.

Özetle durum böyle. Bir grup arkeolog olmayan, mezuniyetleri, uzmanlıkları CV’lerinden menkul o kişilerin sınır tanımayan arkeoloji merakının abartılmış, kışkırtıcı yansımaları bu yazıyı yazmamın zamanının çoktan geldiğini hatta geçtiğini bana bildiriyor.

AKADEMİSYEN KİTABIN ORTASINDAN BAŞLAMAZ

Buradan, arkeolog olmayan akademisyenlerin arazi uygulamalı projelerine destek veren resmi kurumlara da seslenmek istiyorum. Özellikle kolay çalışma izni alınabilen Moğolistan ve Türkistan coğrafyasına yönelik arazi uygulamalı arkeolojik projelere destek vermeden önce, işi yüklenecek bilim takımının meslekî formasyonlarına, o alanlarda daha önce yaptıkları bilimsel çalışmalarının yeterliliğine, deneyimlerine ve uzmanlıklarına bakınız. Başta TÜBİTAK projeleri olmak üzere kurumsal proje formlarında bu konu (Özgün Değer adı altında) dikkate alınır. Avrupa Komisyonu Bilimsel Araştırma projeleri uluslararası hakem kurulunun üyelerinden biri olarak bana yakın zamanda gelen, bugünün yürüyen en büyük uluslararası Altaylar (Tuva/Tunnug) arkeoloji projelerinden birine verdiğim hakem raporunda en dikkat ettiğim husus buydu: Proje alanında daha önce ne yaptınız?

Burada yapmak istediğim, kişileri köşeye sıkıştırmak değildir. Uzman akademisyenlerin kendi alanlarında dolaşmaları gerektiğini, yan dallara ihtiyaç duyulduğunda izlenecek yolun ise meslektaşına çelme takmak değil dostça ilişkiler kurmaktan geçtiğini onlara hatırlatmaktır.

KAHRAMANLARIMIZI ÖNÜMÜZDEKİ GÜNLERDE HANGİ MACERALAR BEKLİYOR

Türk kültürü alanında çalışıyorum diye, uzmanlık alanından ayrılarak plansız-programsız, örneğin merkezi Moğolistan’da herhangi bir nokta seçip orada arkeolojik kazılara başlamak Türk kültürüne hizmet olmaz. Olsa olsa kaynak ve zaman savurganlığı olur. Bu durum, tıpkı kitabın ortasından başlamaya benzer. Akademisyen adam kitabın ortasından başlamaz. Başlarsa bunun adı macera aramak olur. Oysa bizim kırk yıllık meslek hayatımızın neredeyse otuz beş yılı, yurtiçinde Anadolu’nun üç bir yanında, yurtdışında Kafkasya’dan Tibet’in Glog-Phug mtsho yaylalarına uzanan alanlarında sayısını unuttuğumuz arkeolojik çalışmalarla geçti. Avrasya Erken Türk Tarihini (Türk-Altay Kuramı) yazmak fikri ise bu uzun sürenin yalnızca son ‘beş yılı’ içinde ortaya çıktı.

Henüz bitirmedim. Bu konuyu gelecek köşe yazılarımda kesinlikle sürdüreceğim. Bakalım hangi kahramanlarımızı önümüzdeki günlerde hangi maceralar bekliyor. İzleyeceğiz. Göreceğiz.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. 4 Aralık 2025, 22:16

    Yüreğine, kalemine sağlık Semih hocam. Teşekkürler.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!