1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Orkun Özeller
  4. Diyarbakır’dan gördüklerim: İnsanını sevmeyen vatanını sevemez

Diyarbakır’dan gördüklerim: İnsanını sevmeyen vatanını sevemez

featured

Orkun Özeller yazdı…

İki yıl aradan sonra Diyarbakır’a tekrar gittim. 2006-2011 de görev yaptıktan sonra gönüllü olarak 2015 sonunda Sur bölgesi operasyonları için gelmiştim. Daha sonra da her sene olmasa da iki yılda bir geldiğim Diyarbakır’a bu ziyaretimin iki temel amacı vardı.

Birincisi, 2016 yılında hendek operasyonlarının gerçekleştirildiği ve arkadaşlarımın memleketin birliği beraberliği ve güvenliği için şehit düştüğü vatan topraklarını ziyaret etmekti. Onların aziz hatıralarını yâd etmek, ruhlarına dua etmek ve kendilerini unutmadığımı bir kez daha hissetmek istedim.

İkinci amacım ise yaklaşık iki yıldır sürdürülen ve “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan sürecin Diyarbakır’dan nasıl görüldüğünü, toplumda nasıl bir karşılık bulduğunu yerinde gözlemlemekti.

HENDEKLERİN İZLERİ SİLİNİRKEN…

İlk durağım Sur bölgesi oldu. Operasyonların ardından bölgenin yeniden inşası hâlâ devam ediyor olsa da büyük ölçüde tamamlanmış. Gördüğüm kadarıyla, üzerinde ihtilaf bulunan birkaç metruk bina dışında, hendek operasyonlarından geriye kalan eski ve yıpranmış yapıların büyük bölümü ortadan kalkmış.

O günlerde yaşanan çatışmaların izleri, bugün daha çok Kurşunlu Camisi ve Dört Ayaklı Minare gibi tarihî yapıların duvarlarındaki mermi izlerinde görülebiliyor.

Anlayacağınız, birkaç yıl sonra burada yaşanan çatışmaların izlerini bulmak belki de mümkün olmayacak. Zamanla bu izler silinecek, yaşananlar hafızalardan uzaklaşacak.

Oysa operasyonların son günlerinde bir hayalim vardı. Bu düşüncemi raporlar hâlinde hazırlayarak çeşitli makamlara da iletmiştim.

Dileğim şuydu: Sur bölgesinde yeniden yoğun bir yerleşim alanı oluşturulmasın; bölge, açık hava müzesi olarak düzenlenerek ağırlıklı biçimde turizme kazandırılsın. Diyarbakır’ın ev sahipliği yaptığı, geçmişten bugüne uzanan medeniyetlerin izlerini taşıyan bir açık hava müzesi ne kadar etkileyici ve öğretici olurdu, değil mi?

Üstelik burası, kanlarını bu topraklara döken aziz şehitlerimizin ve kıymetli gazilerimizin hatırasına yapılacak bir anıtla taçlandırılabilirdi. Böyle bir anıtı gören herkese, bu çatışmaların neden yaşandığını ve geride nasıl acılar bıraktığını hatırlatabilir; barışın, huzurun ve güvenliğin kıymetini anlatabilirdi.

Bu vesileyle sormak istiyorum:

Neden şehitlerimizin anısını yaşatacak bir anıt yapılmıyor? Bu, onların hak ettiği bir vefa göstergesi değil mi?

DİYARBAKIR’DA SÜREÇ NASIL DEĞERLENDİRİLİYOR?

“Terörsüz Türkiye” sürecinin Diyarbakır’daki yansımalarını görebilmek amacıyla iki siyasi parti temsilcisi, iki sendika başkanı, üniversitede görev yapan kişiler, bir yerel gazeteci, güvenlik görevlilerimiz, Atatürkçü Düşünce Derneği temsilcileri ve Diyarbakır’da yaşayan bazı esnaflarla görüştüm.

Çok değerli tespitlerle ve birbirinden farklı görüşlerle karşılaştım.

Ziyaretimle ilgili iki farklı yerel basında yer alan iki haberi okumanızı önemle rica ediyorum ve bunların bağlantılarını bırakıyorum.

ve

Görüşmelerimden çıkardığım sonuçları özetle şöyle ifade edebilirim:

Farklı siyasi görüşlere sahip olmalarına rağmen süreci destekleyen kişilerin, sürecin nasıl sonuçlanacağına ilişkin beklentileri birbirinden oldukça farklıydı.

Örneğin, MHP’ye yakın bir kişi, örgüte herhangi bir taviz verilmediğini ve süreç sonunda da taviz verilmeyeceğini savunuyordu. Hatta bu sürecin herkesin gerçek niyetini ortaya çıkardığını, nihayetinde gerekenin yapılacağını ifade ediyordu.

Sıradan vatandaşlar arasında bir kesimde ise sürecin sonunda barışın ve huzurun hâkim olacağı yönünde bir beklenti öne çıkıyordu.

Örgüte yakın olan veya örgüte sempati duyan kişiler ise örgütün kararlı tutumuyla bir başarı elde ettiğini düşünüyor, sürecin sonunda çeşitli yasal düzenlemelerin yapılmasının kaçınılmaz hâle geleceğine inanıyordu.
Peki, bu süreç nasıl sonuçlanacak? Sonuç, hangi görüşe sahip insanların beklentileri doğrultusunda şekillenecek?

Bu sorunun cevabı, yalnızca Diyarbakır için değil, bütün Türkiye için büyük önem taşıyor.

Güvenlik güçlerimizin gelişmeleri takip ettiğini ve görevlerinin başında olduğunu görmek de benim açımdan sevindiriciydi. Bu konuda karamsarlık yaşayan vatandaşlarımızın, güvenlik güçlerimizin görevlerini sürdürdüğünü bilerek umutsuzluğa kapılmamaları gerektiğini düşünüyorum. Toplum olarak güvenlik güçlerimizin yanında durmalı ve onlara desteğimizi sürdürmeliyiz.

BİR YEMEK VE İÇİNDEKİ ZEHİR…

Üniversitede görev yapan kişilerden birinin, yaşanan süreci anlatmak için kullandığı benzetme özellikle dikkatimi çekti. Şöyle diyordu:

“Biz aç ve çaresiziz. Birileri önümüze bir yemek koydu. Beslenmeye, doymaya ihtiyacımız olduğu için bu yemeği yeriz. Ancak o yemeğin içinde bize zarar verecek bir zehir olup olmadığını bilemeyiz.”

Bence son derece çarpıcı ve üzerinde düşünülmesi gereken bir tespitti.

Batıdaki insanların anlamakta zorlanabileceği bir gerçek var: Terörle mücadelenin ve çatışmaların yaşandığı bölgelerde yaşayan insanlar artık çatışma, ölüm ve gözyaşı görmek istemiyor. Yıllardır böyle bir ortamda yaşamanın getirdiği yorgunlukla, bu dönemin sona ermesini istiyorlar. Huzur, barış ve refah arzuluyorlar.

Onları anlamak gerekiyor. Bu beklentilerinde haklılar.

İşte tam da bu nedenle, onların ihtiyaçlarını karşılayacağı söylenen ve “Terörsüz Türkiye” adı verilen bir süreç önlerine konulmuş durumda. Bölge halkı, yıllardır süren çatışmaların sona ermesi ve huzura kavuşma umuduyla bu süreci destekleyebilir. Ancak asıl mesele, sunulan çözümün gerçekten kalıcı barış getirip getirmeyeceği ve uzun vadede ne gibi sonuçlar doğuracağıdır.

Ben bu sürece karşıyım. Çünkü sürecin anlatıldığı gibi barış ve huzur getireceğine inanmıyorum. Aksine, Türkiye’yi ayrışmaya, bölünmeye ve büyük bir felakete sürükleyebileceğinden endişe ediyorum.
İşte bu nedenle, o yemeğin zehirli olduğunu düşündüğümü söylüyor ve insanları uyarıyorum:

“O yemeği yemeyin! Önünüze konulan çözümün içeriğini, doğuracağı sonuçları ve ülkemize olası etkilerini sorgulamadan kabul etmeyin!”

Ancak ben ve benim gibi düşünenler, bu uyarımız nedeniyle kara propagandaya maruz kalıyoruz. Sanki bölge halkının huzura kavuşmasını istemiyormuşuz, insanların yıllardır yaşadığı acıların devam etmesini arzuluyormuşuz gibi bir algı oluşturuluyor.

Oysa mesele, insanların aç kalmasını istemek değil; önlerine konulan yemeğin onları gerçekten doyurup doyurmayacağını, yoksa daha büyük zararlara mı yol açacağını sorgulamaktır.

Bizim itirazımız barışa, huzura veya insanların güven içinde yaşama arzusuna değil; bu hedeflere ulaşmak için izlenen yönteme ve sürecin Türkiye’nin geleceği açısından doğurabileceğini düşündüğümüz sonuçlara yöneliktir.

DEMOKRASİ HERKESİN SÖZ HAKKINI GÜVENCE ALTINA ALMALIDIR

Son olarak, Diyarbakır’da karşılaştığım ve demokrasi adına üzerinde durulması gerektiğine inandığım bir haksızlığa değinmek istiyorum.

Demokrasiyi savunanlara sesleniyorum: Lütfen şu tabloya dikkatle bakın.

Diyarbakır’da “Terörsüz Türkiye” sürecini anlatmak üzere halkın karşısına çıkan kişilere baktığımızda, bu süreci savunan farklı kesimlerden isimler görüyoruz. Kimi iktidar partisine, kimi DEM Parti’ye yakın; kimi de cezaevinden çıkmış, geçmişte terör örgütüyle bağlantısı nedeniyle hüküm giymiş kişiler. Bu isimler halkla buluşabiliyor, görüşlerini anlatabiliyor ve kendi bakış açılarını kamuoyuyla paylaşabiliyorlar.

Peki, o zaman şu soruyu sormak istiyorum:

Neden Orkun Özeller ve onun gibi düşünen insanlar Diyarbakır’a giderek bir konferans veremiyor?

Belki de şöyle diyeceksiniz: “Talepte bulundunuz da izin mi verilmedi?”

Evet, talepte bulunduk. Ancak bize salon verilmedi.

Hatta bilinmesini isterim ki İçişleri Bakanlığı tarafından hakkımda koruma kararı bulunmasına rağmen gittiğim birçok yerde koruma talep etmedim. Mesela geçen ay Bingöl’e gittiğimde bile talep etmedim. Fakat Diyarbakır’a giderken talep etmem gerektiğini Bingöl gezimden sonra anladım. Can güvenliğimden duyduğum kaygıdan dolayı değil. Hakkımda provokasyon yapmak istediğim, gizli görüşmeler yaptığım yönünde iftiralar olabileceğini değerlendirdiğim için nereye gittiğim, kiminle oturduğum, ne konuştuğum devletimin ilgili birimleri tarafından bilinsin diye koruma talebinde bulundum.

Beni bu endişelere itenlerin kimler olduğunu hepiniz tahmin edebilirsiniz. Merak edenler, Diyarbakır konusunda sosyal medya paylaşımlarımın altına yapılan yorumlara bakabilirler.

Bizler kendi görüşlerimizi anlatmak, yaşanan süreci kendi bakış açımızdan değerlendirmek ve vatandaşlarla doğrudan iletişim kurmak istiyoruz. İnsanların bizimle aynı fikirde olup olmaması önemli değil. Görüşlerimizi beğenebilirler de beğenmeyebilirler de. Bizim talebimiz, vatandaşlarımızın bizi de dinleyebilmesi ve kendi değerlendirmelerini yapabilmesidir.

Demokrasi, yalnızca belirli bir görüşün rahatlıkla ifade edilebildiği bir sistem değildir. Gerçek demokrasi, birbirine zıt düşüncelerin de özgürce dile getirilebildiği, insanların farklı görüşleri dinleyerek kendi kararlarını verebildiği bir düzendir.

Eğer bir süreç toplumun geleceğini ilgilendiriyorsa, o sürecin yalnızca destekçilerinin değil, karşı çıkanların da konuşabilmesi gerekir.

Diyarbakır halkının da farklı görüşleri dinleme ve kendi iradesiyle karar verme hakkı vardır.

Bizim istediğimiz tam olarak budur: Diyarbakır’da yaşayan vatandaşlarımızın, kendilerine sunulan tek bir görüşün etkisi altında kalmadan, farklı değerlendirmeleri de dinleyerek özgürce karar verebilmesi.
Ne garip değil mi? “Barış, yalnızca silahların susmasıyla değil; insanların korkmadan konuşabildiği, farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği ve herkesin kendisini eşit biçimde ifade etme hakkına sahip olduğu bir ortamın kurulmasıyla mümkündür.” diyenler bizim Diyarbakır’da konuşmamıza da Diyarbakır’da koşmamıza da itiraz ediyor ve istemiyor.

Peki, neden..?

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!