Orkun Özeller yazdı…
BÖLGESEL İTTİFAKLAR, SUUDİ ARABİSTAN–İRAN REKABETİ VE TÜRKİYE’NİN TARİHÎ SORUMLULUĞU
Ortadoğu’da yeni ittifaklar kurulurken ülkelerin hangi amaçlarla bir araya geldiğini anlamak, yapılan açıklamalardan çok daha önemlidir. Çünkü diplomatik metinlerde güvenlik, istikrar, dayanışma ve barış gibi kavramlar öne çıkarılırken perde arkasında nüfuz mücadelesi, ekonomik çıkarlar ve bölgesel liderlik hesapları bulunabilir.
Mekke merkezli bir ittifak veya Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen bölgesel bir iş birliği gündeme geldiğinde sorulması gereken ilk soru şudur:
Bu ittifakın amacı gerçekten bölgesel barışı sağlamak mı, yoksa Ortadoğu’daki güç mücadelesinde yeni bir cephe oluşturmak mı?
Türkiye açısından mesele, yalnızca hangi ülkelerle birlikte hareket edileceği değildir. Asıl mesele, bu iş birliğinin Türkiye’nin bağımsız dış politikasına, bölgesel çıkarlarına ve kendi içindeki toplumsal bütünlüğüne nasıl yansıyacağıdır.
Henüz TBMM tarafından onaylanmamış olsa da, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na ismini veren yerin Müslümanların kutsal mekânlarının başında gelen Mekke olması burayı korunmak amacıyla oluşturulan bir ittifak olduğu algısı uyandırmaktadır. Peki işin aslı öyle midir? Saldırma değil savunma amacıyla oluşturulduğu söylense de dünyadaki neredeyse tüm ittifakların savunma amaçlı yapıldığı ifade edildiğini fakat sonradan ortaklarıyla beraber çatışmaların içine sürüklendiği gerçeğini de unutmamak lazım. Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nda yer aldığı iddia edilen “Bir ülkeye yapılan saldırı diğerlerine de yapılmış bir saldırı olarak görülecek” olması da tarafları bir çatışmanın içine sürüklemesi söz konusu olabilir. Ayrıca Suudi Arabistan dışında yine Pakistan’ın da gerilim içinde olduğu Hindistan, Afganistan ve İran ile yaşanacak olası bir çatışmada kendimizi taraf olarak bulacağımızı akıllara getirmektedir.
Ayrıca Mekke Ortak Savunma Anlaşmasıyla bir araya gelen ülkelerin nüfus çoğunluğunun Sünni olması ve İran destekli Husilerin de Şii inancına mensup olması, Mekke İttifakı’nın mezhepsel bir ittifak olarak algılanmasına neden olabilir.
Tabii ki madalyonun bir diğer yüzü de var.
Gelinen süreçte Husiler bir yandan Yemen’deki merkezî hükümetle bir yandan Suudi Arabistan’la diğer yandan da İsrail ile çatışmaya devam ediyor.
Gazze’de katliamlara imza atan soykırımcı İsrail ile çatışmakta olan Husiler’in karşısında olmak, İsrail’e destek anlamına gelmeyecek mi? Böyle bir durum Türk milleti tarafından makul görülebilir mi?
Çok ilginçtir ki; Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan antlaşmanın ABD tarafından da memnuniyetle karşılandığı görülmekte. Trump’ın 7 Ekim 2026 günü Beyaz Saray’da, “Sanırım Suudi Arabistan’a yardım etmek istiyorlar ve bence bu harika.” diyerek duyduğu memnuniyeti dile getirmiş olması, bu ittifakın kime ve neye hizmet ettiği konusundaki perdeyi aralamıyor mu?
Bu nedenle konuyu sadece dinî semboller üzerinden değil, siyasi hedefler ve somut sonuçlar üzerinden değerlendirmek gerekir.
SUUDİ ARABİSTAN NE İSTİYOR?
Suudi Arabistan ile İran arasındaki rekabet, Ortadoğu’nun son yıllardaki en önemli jeopolitik meselelerinden biridir. İki ülke de bölgesel gelişmeler üzerinde etkili olmak istiyor. Ancak bunu farklı güvenlik anlayışları, müttefik ağları ve siyasi araçlar üzerinden gerçekleştiriyor.
İran, bölgede Husiler gibi çeşitli siyasi ve silahlı aktörlerle kurduğu ilişkiler sayesinde kendisine yönelik tehditleri sınırlandırmaya ve stratejik derinlik oluşturmaya çalışıyor. Suudi Arabistan ise Yemen başta olmak üzere Körfez ülkelerinin güvenliğini, devletlerin egemenliğini ve kendi bölgesel ağırlığını korumayı önemsiyor.
Ancak Suudi Arabistan’ın bunu ABD gibi büyük bir gücün desteğiyle gerçekleştirmeye çalışması, Ortadoğu’daki politikaların aslında kimin çıkarlarına hizmet ettiği sorusunu akıllara getiriyor.
Suudi Arabistan’ın Yemen’de merkezî hükümet ile Husiler arasında yaşanan çatışmalarda merkezî hükümete askerî destek vermesinden dolayı, ülkesini Husiler’in hedefi hâline getirdi.
Gerek Türkiye’nin gerekse Pakistan’ın, bu çatışmalarda savunma ve destek kapsamında bile olsa Suudi Arabistan’ın yanında yer almasının yansımaları çok farklı boyutlarda görülecektir.
Husilerin düşmanı olmak, “Düşmanımın düşmanı dostumdur.” anlayışıyla değerlendirildiğinde, İsrail ile ortak hareket edildiği ve dost olunduğu anlamına gelmeyecek mi?
Husilere karşı düşman pozisyonunda olmak, onların en büyük destekçisi olan İran ile de ilişkilerimizin gerilmesine ve bu gerilimin çatışma ortamına kadar uzanmasına neden olabilir.
Eğer emperyal güçlerin algı operasyonları sonucunda bu ittifak, Sünni-Şii çatışmasının veya geriliminin bir tarafı olarak algılanırsa özellikle ülkemizde yaşayan Alevi vatandaşlarımız arasında huzursuzluğa neden olabilir. Böyle bir gelişme, iç huzurumuza bile zarar verebilecek bir süreci beraberinde getirebilir.
Türk Devletleri Teşkilatı bünyesinde yer alan, Şii inancına sahip ülkelerle ilişkilerimiz de olumsuz etkilenebilir.
Yine Balkanlar’da önemli bir ağırlığı bulunan Türkiye’nin, bilhassa Arnavutluk’ta merkezleri bulunan Bektaşi dergâhlarıyla olan yakın dostluğu zarar görebilir.
Malumunuz, Millî Mücadele’ye destek veren Bektaşiler, tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından Cumhuriyet devrimlerine saygı göstermiştir. Atatürk tarafından da Balkanlar’da varlıklarını sürdürmelerine imkân tanınmıştır. Bu yapının başta Arnavutluk olmak üzere balkanlarda sürdürdüğü misyon, bana göre son derece değerlidir.
Özellikle Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik askerî tatbikatlar yapması ve saldırgan emellerinden vazgeçmemesi, Türkiye’nin diğer Balkan devletleriyle sürdürdüğü iyi ilişkilerin mezhepsel farklılıklar nedeniyle zarar görmesi stratejik açıdan büyük güç kaybı doğurur.
TÜRKİYE YÜZYILI ANLAYIŞINIZ NEREDE?
Yukarıda yapmış olduğumuz analizlerden sonra TBMM de henüz onaylanmamış olsa da Mekke Ortak Savunma Antlaşması “Türkiye Yüzyılı” olarak adlandırılan anlayışla ters düşecek gelişmelere gebe olduğunu söylemek yanıltıcı olmaz. Devlet olarak söylemlerimizle uygulamalarımızın örtüşmesi gerekmez mi?
Peki, “Türkiye ne yapmalı?” diye soracak olursanız cevabı basit.
Türkiye, yakın çevresine yönelik dış politika hamlelerinde ABD ve İsrail’in Büyük Ortadoğu Projesi’ne hizmet edebilecek adımlar atmaktan kaçınmalı, İran’ın da Suriye benzeri bir sürece sürüklenmesine müsaade etmemelidir.
Husiler ile Suudi Arabistan ve Yemen’in merkezî güçleri arasında devam eden çatışmaları sona erdirmek, Müslüman kanının dökülmesinin önüne geçmek için politikalar geliştirmelidir. Yani taraflardan biri olarak değil, tarafsızlığını koruyarak büyük devlet sorumluluğuyla hareket etmelidir.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nda da aynı rolü üstlenerek çatışmaları sona erdirecek adımlar atması gerekiyor. Bu gereklilik, her geçen gün vurulan ticari gemilerimizin ve hayatlarını kaybeden gemicilerimizin sayısındaki artışla açıkça ortaya çıkmaktadır.
Azerbaycan ile son günlerde yaşanan gerginlik de son derece rahatsızlık verici. Dinî inanışlar ve mezhepsel farklılıklar üzerinden iki ülkenin yöneticilerinin birbirlerini yargılaması son derece yanlıştır.
Hatırlatmak isterim ki; Ocak 1990’da Sovyet ordusunun Bakü’de yaptığı katliam (20 Ocak Katliamı) döneminde ABD’de bulunan Özal, gazetecilerin sorusu üzerine şu ifadeleri kullanmıştır: Azerbaycanlılar Anadolu’daki Türk halkından çok İran’daki Azerilere yakındır. Onlar Şii, biz Sünniyiz. O nedenle İran’a daha yakınlar. O gün son derece yanlış olan bu mezhepçi bakış açısının bugün tekrar oluşmasına müsaade edilmemelidir.
Biz, tek millet iki devletiz. Hangimizin başı dara düşse diğer ülkenin insanları yardıma koşuyor. Peki, Türkiye olarak her zaman destek olduğumuz İslam ülkelerinin, bizim hangi derdimizde “Müslüman kardeşim” diyerek yardıma koştuğunu gördük diye de sorarım?
Emperyal güçlerin bölgemizi kendi istekleri doğrultusunda şekillendirme çabalarını görmeli, millî çıkarlarımıza ters düşecek oluşumlara müsaade etmemeliyiz.
Son olarak belirtmeden geçmek istemiyorum.
Ortadoğu’nun NATO’su olarak nitelendirilen Mekke İttifakı, bana Türkiye’de kurulması planlanan NATO kolordusunu çağrıştırdı. Acaba bu iki gelişmenin birbiriyle bağlantısı olabilir mi diye düşünmeden edemedim.
Sözde ülkemizin güvenliği için böyle bir yapılanmaya gidildiği ifade ediliyor. Ancak sormadan edemiyorum: Hayırdır, NATO bizim için savaşa mı girecek, bizi kime karşı koruyacak?
Türkiye’de konuşlandırılması planlanan NATO kolordusunun ülkemizin menfaatlerinden çok Büyük Ortadoğu Projesine hizmet edebileceğini değerlendirmeye devam ediyorum.
Bu konudaki daha önce kaleme aldığım yazılarım MSB’yi rahatsız etmiş ve hakkımda suç duyurusunda bulunulmuş olsa da ben endişelerimi ülkemin menfaatleri doğrultusunda dile getirmeye devam edeceğim.










