Mustafa Özgür Sancar yazdı…
Savaş, savaşan tarafların tümü için yıkım demektir ve kapitalizm dünyayı savaş sarmalına sürüklemeye devam ediyor.
Yirminci yüzyılın başında, kapitalizmin emperyalizm aşamasına ulaştığını tespit eden V.I. Lenin’in kapitalist toplumun örgütlenmesi ile ilgili belirlemesi güncelliğini koruyor.
”Kapitalist toplum daima ucu bucağı olmayan bir dehşettir.” Lenin (Sosyalizm ve Savaş, s.60)
RUSSELL’IN SEMBOLİK MAHKEMESİ, ABD’Yİ SAVAŞ SUÇUYLA MAHKÛM ETTİ
İtalyan düşünür, eylem insanı Bertrand Russell, dünya savaşlarının yüzyılı hâline gelen 20. yüzyılda gidişâtı durdurmak adına en fazla çaba gösterenlerin başında geliyordu. 60’lı yıllarda ABD’nin Vietnam’da yaptığı vahşiliklere sesini yükseltir, Birleşmiş Milletler benzeri uluslararası kuruluşların katliamlara kayıtsız kalmasını kabul edemez ve tarihte eşdeğeri pek az olan uluslararası sembolik bir mahkeme kurar.
Bu mahkemede Vietnam’da napalm bombası kullanarak masumları katleden ABD’yi mahkûm etmiştir.
Böylece dünya kamuoyunun uyanmasını, insanlığın kendi adına işlenen suçlara ortak olmamasını amaçlıyordu.
Pek çok konuda fikir ayrılığına düşmüş olmalarına karşın, Fransız meslektaşı Jean-Paul Sartre mahkemeye başkanlık yapmayı kabul etmişti. Mahkemede Vietnamlı tanıklar, gazeteciler, ABD’li asker kaçakları dinlenmiş, tutanaklar tutulmuş, sonunda ABD savaş suçları işlemek, yasaklı silâh kullanmak ve esirlere kötü muamele etmek suçlarıyla mahkûm edilmişti.
FİKİR ve EYLEMDE TUTARLILIK
Somut hukukî değeri olmasa bile, karar dünya ölçeğinde büyük bir yankı uyandırmış ve küresel etki yaratmıştı.
Hümanist fikirleri dolayısıyla, yıllar sonra bile, 1961’de, tam 89 yaşındayken hapis cezasına çarptırılmıştı Bertand Russell.
Atom bombasına karşı bir eyleme katıldığı için suçlanmıştı. Onurlu ve tutarlı bir insan olarak verilen para cezasını ödemeyi reddetti, 7 gün olarak belirlenen hapis cezası, yaşına hürmeten bir kaç saate indirgendi, bu bir kaç saatin ardından serbest bırakıldı.
Sadece düşünsel değil, kötülüğe karşı mücadelenin harekete geçerek, eylemle yapılabileceğini gösteren Russell bir manifesto niteliğindeki, ”İnsanlığını hatırla, geri kalanı unut” sözüyle fikir ve eylem konusunda gerçek bir tutarlık örneği verdi. Onun bu sözü insanlığa bir deniz feneri gibi yol gösteriyor.
BİLİM, VİCDAN, HÜMANİZM: PEPE MUJICA
Kendi kişisel ve siyasal tarihiyle büyük insanlığa yol gösteren öncülerden bir diğeri ise Uruguay’ın eski devlet başkanı José “Pepe” Mujica’dır.
Bir buçuk yıl önce hayatını kaybeden Mujica fikir, eylem ve yaşam biçimi, tercihleri konusunda anıtsal bir bütünlük, tutarlılık örneği verir.
İnsanın inandığı gibi yaşayabileceğini, yaşaması gerektiğini pek az kişi Mujica kadar kusursuz gösterebilir.
Mujica çoğunluktan farklı olarak insanlığını hiçbir zaman unutmadı; ne fiziksel acılar ne de siyasetin engebelerle dolu yılları onu insanlık yolundan şaşırtmadı.
Politik yaşamı ise insana insanlığını hatırlatmak üzerine kurulmuştu.
Tüm kişisel çıkar ve siyasi gelcek beklentilerinden uzak bir yaşam sürdü; onunki kapitalizmin getirdiği bütün kötülük ve acıların ortadan kaldırılabileceğine dair dokunaklı bir hikâyenin çok ötesinde, bilim ve hayatın kendisiyle sınanmış bir öz yaşam öyküsüdür. Bir büyük insanlık mücadelesidir.
Ve… o sadece Uruguay ve dünya siyasetinde bir lider değil, bundan çok daha fazlasıydı; küresel kapitalizmin tüketim kültürüne karşı savaşan, mücadelesine yaraşır yaşayan bir sembol oldu.
Siyasî kariyeri ve dünyadaki etkisi, onu geleneksel devlet başkanlarından farklılaştıran rafine ve özgün özelliklere dayanır.
ÖNCÜ ve RADİKAL
Mujica, 2010-2015 yılları arasındaki başkanlık döneminde Uruguay’ı Latin Amerika’nın en ilerici ve sosyo ekonomik olarak en istikrarlı ülkesi haline getiren yapısal adımlara öncülük yaptı.
Mujica hükümeti, esrarın üretimini ve satışını devlet kontrolü altında aldı; üretimi yasallaştıran dünyadaki ilk ülke oldu. Bu hamle, uyuşturucu kartellerinin finansal gücünü kırmayı ve meseleyi salt bir güvenlik sorunu olmaktan çıkartıp, bir halk sağlığı sorunu olarak ele almanın yolunu açtı. Böylece uyuşturucu ile mücadelenin en etkili ve radikal çözümünü üretti.
Bilimsel Sosyalizmden asla kopmadı; fakat günün koşullarını göz önünde tutarak rasyonel ekonomik politikalar belirledi. Uruguay onun döneminde istikrarlı bir büyüme yakaladı, işsizliği ülke tarihinin en düşük seviyelerine indirdi; yoksulluğu yok denecek kadar azalttı.
Gençliğinde Tupamaro gerillası olarak silâhlı mücadele veren Mujica, iktidara geldiğinde intikamcı bir politika izlemek yerine demokratik kurumlara ve hukukun üstünlüğüne gerçek bir sadakat gösterdi. Uruguay siyasetindeki kutuplaşmayı yumuşattı ve kararları ile hükûmet etme biçimi, onu muhaliflerinin bile saygı duyduğu bir figür haline getirdi.
ANTİ-KAPİTALİST BİR BAŞKAN: ‘KALKINMA İNSANLARIN MUTLULUĞU ALEYHİNE OLAMAZ!’
Mujica’nın asıl küresel etkisi, uluslararası zirvelerde alışılmışın dışındaki diplomatik dili ve modern dünyaya yönelttiği felsefi eleştirilerle ortaya çıktı.
1- Tüketim Toplumuna Küresel Başkaldırı: 2012 yılında Rio+20 Birleşmiş Milletler Sürdürülebilirlik Zirvesi’nde yaptığı konuşma, dünya siyaset tarihine geçti. Mujica, çevre krizinin asıl nedeninin su veya kaynak kıtlığı değil, insanların bitmek bilmeyen tüketim arzusu ve bunu körükleyen küresel ekonomik model olduğunu söyledi.
Son derece sarih ifadelerle, siyasetçilere, “Kalkınma, insanların mutluluğu aleyhine olamaz” diyerek seslendi.
2- “En Fakir Başkan” Paradoksu: Maaşının %90’ını evsizlere ve sosyal konut projelerine bağışladı. Lüks makam araçları yerine emektar Vosvos’unu kullanmaya devam etti. Dünya genelinde siyaset kurumuna olan güvenin sıfıra yaklaştığı bir dönemde insanlığa, sürekli eşitsizlik doğuran sistemin aşılabileceğini gösterdi.
Güç ve paranın dönüştürücü-yozlaştırıcı etkisine karşı, insancıllıktan sapmadan da iktidar olunabileceğini gösterdi. Böylece küresel gençlik hareketleri için bir ikon haline geldi.
3- Uluslararası Arabuluculuk ve Saygınlık: Kolombiya hükümeti ile FARC (Kolombiya Devrimci Güçleri) gerillaları arasındaki barış görüşmelerinde ve Latin Amerika’daki çeşitli bölgesel krizlerde fikrine başvurulan, tarafsızlığına ve bilgeliğine güvenilen saygın, öncü bir lider kabul edildi.
KUSURSUZ BİR SİYASET FELSEFESİ: ‘KAPİTALİZM YAŞAMINIZDAN ÇALAR!’
Mujica imrenilecek türden bir siyaset felsefesine sâhip: “Bir şey satın aldığımızda bunu parayla satın almayız. O parayı kazanmak için harcadığımız yaşam zamanımızla satın alırız.”
Yâni siyaseti, insanlara daha fazla tüketim malzemesi sunmak için değil, insanların kendi hayatlarını yaşayabilecekleri “özgür zamanı” onlara geri vermek için bir araç olarak gördü.
İktidar gücünü başkalarını ezmek amacıyla kullanmadı. Koltukların geçici, fikirlerin kalıcı olduğunu savundu.
Başkanlık sonrası dönemde senatörlükten kendi isteğiyle istifa ederek çiftliğine, toprağına ve eşi Lucía Topolansky ile sürdürdüğü sakin hayata geri döndü. Düşündüğü ile yaptığının birbiriyle tam uyumlu olduğunu bir kez daha gösterdi.
Mujica, siyaset tarihinde kalıcı bir iz bıraktı. İktidarın mutlâk biçimde iktidar olanı kirletmeyeceğini ispatladı. Daha da önemlisi asıl gücün ”ihtişâmlı saraylarda” değil, halkın arasında, bilim ve insancıl düşüncede olduğunu gösterdi.
José Alberto “Pepe” Mujica’nın yaşamı, lüksün ve ihtişamın hüküm sürdüğü modern çağın ortasında, toprağın sadeliğine ve insanın özüne adanmışlığın yalın bir hikâyesidir.
BİR YOKSULLUK MANİFESTOSU: ‘BEN FAKİR DEĞİLİM, SADECE AZ ŞEYLE YETİNİYORUM’
Tupamaro safında adaleti ararken düştüğü zindanda, etrafını saran yalnızlık ve beton duvarlara karşı derinliği ve duyarlığı pekişti.
“En yoksul devlet başkanı” yakıştırmalarına, tarihin en derin felsefi duruşuyla meydan okudu: “Ben fakir değilim, sadece az şeyle yetiniyorum. Gerçekten fakir olanlar, yaşamak için sürekli daha fazlasını isteyip asla doymayanlardır.”
Bugün Mujica’nın hatırası Uruguay’ın rüzgarlı ovalarında, toprağa düşen her tohumda, adaleti ve özgürlüğü düşleyen ve bunun için düşünce ve hayat pratiğinde tutarlı olan her bir insanda yaşıyor.
Pepe Mujica, Russell’ın yarım yüzyıl önce sembolik mahkemesinde dünyaya ilân ettiği Tunç Yasayı 21. yüzyıla taşıyor:
”İnsanlığını Hatırla Geri Kalanı Unut.”
Doğru olanı göstermek için bundan daha öğretici ve sarsıcı bir söz olamazdı.
Bu söz aynı zamanda, ”Aynı insan şartlara göre şeytan ya da melek olabilir” türünden pozitivist felsefiye de aşan bir derinliğe sahiptir.
İnsanın insana tahakkümü ortadan kalktıkça, insanî özümüze geri döneriz; artık insanlığımızdan gayrı bir şeyi hatırlamaya gerek yoktur.










