Metin Aydoğan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Vahdettin’in kaçışı, saltanatın kaldırılması

Vahdettin’in kaçışı, saltanatın kaldırılması

featured

VAHDETTİN VE KAÇIŞ

17 Kasım 1922 günü ülkeden kaçan Vahdettin, ulus vicdanını gerçek anlamda rahatsız eden ağır suçlar işlemişti. Anadolu’da ordu yoksulluk içinde savaşırken; kadınlar, yaşlılar, çocuklar ölüm dahil her türlü eziyeti göze alıp ateş hatlarına silah götürürken; İstanbul’da, ‘en sıradan hamal bile özgürlüğün temeline bir taş koymak için yaşamını tehlikeye atmaktan çekinmezken’; Padişah, tüm ulusun kutsal saydığı bu savaşa katılmamıştı. Tam tersi, her türlü karanlık oyun içinde düşmanla işbirliği yapmıştı. Yoksul halk, ülkenin bağımsızlığı için ‘kendini feda ederken’, o ülkeyi işgal edenlerle anlaşmıştı. Düzenlediği iç isyanlarla kardeş kanı akıtmış, Kurtuluş Savaşı önderlerini idama mahkum etmişti.

VI.Mehmet (Vahdettin), Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahıydı. 16 Kasım 1922 öğleden sonra, Saray hizmetlilerine o geceyi Tören Köşkü’nde geçireceğini bildirdi. Görevliler, durumu olağan karşılamış, Büyük Millet Meclisi kararıyla tahttan uzaklaştırılan Padişah’ın, bundan böyle Tören Köşkü’nde yaşayacağını sanmıştı. Oysa, gerçek durum başkaydı. Devrik Padişah Köşk’e yerleşmek için değil, İngilizlere sığınarak ülkeden kaçmak için geliyordu.

Davranışı, önceden tasarlanmış ve bir plana bağlanmıştı. Altı yaşındaki oğlu Şehzade Ertuğrul, altı danışmanı, hekimi, iki harem ağası ve kendisi toplam on bir kişiydiler. Mücevherler, değerli taşlar, içinde altın olan saray eşyaları, Vahdettin’in ‘dikkatli gözetimi altında’, özenle sandıklara yerleştirilmişti. 17 Kasım sabahı saat 6’da, ortalık henüz tam ağarmamışken, küçük topluluk Köşk’ten ayrıldı. Dışarda, üzerinde kızılhaç işareti bulunan iki otomobil ve çevresinde İngiliz subay ve erleri bekliyordu. Küçük bir askeri birlik otomobilleri izledi. Bardaktan boşanırcasına yağmura karşın, İngilizler yol boyunca, sözümona ‘yürüyüş için’ sıralanmıştı. Arabalar, Dolmabahçe Sarayı’nın önünde durmuş, Vahdettin İngiliz İşgal Güçleri Komutanı General Sir Charles Harrington ve kurmayları tarafından karşılanmıştı. ‘Kaçaklar topluluğu’, Boğaz’da bekleyen Malaya zırhlısına gitmek üzere motorlara bindiler. On dakika sonra son Osmanlı Hükümdarı, ülkeden kaçmak için İngiliz donanmasının en büyük savaş gemilerinden birinin merdivenlerini çıkıyordu.

Bu çıkış, egemenlik gücünü yitirmiş yeteneksiz bir hükümdarın, yalnızca can kaygısıyla giriştiği kişisel bir eylem değildi. Bununla birlikte ve kuşkusuz daha önemli olarak, Avrupa’yı 500 yıl etkisi altına alarak dünya siyasetine yön vermiş büyük bir imparatorluğun çöküşünü noktalayan bir tarih olayıydı. Osmanlı ülkesinin hükümdarı, dünya Müslümanlarının dini önderi, Hristiyan bir devlete sığınarak ülkesinden kaçıyordu. Böyle bir durum, 1400 yıllık İslam tarihinde ilk kez oluyor; ‘Peygamber’in temsilcisi gâvurlara sığınıyordu’.¹

KAÇIŞIN ETKİSİ

Vahdettin’in kaçışı, Ankara için, yenileşme önündeki önemli bir engeli kendiliğinden ortadan kaldıran uygun bir çözüm oldu. ‘Tutuklayıp sürgüne göndermek gibi hoş olmayan’ bir girişime gerek kalmamış, Padişah kendi isteğiyle, üstelik ‘düşmanın yardımıyla’ kaçmıştı. İslam dünyasındaki saygınlığı bir anda yok olmuş, ‘haksızlığa uğramış gibi görünme’ şansını tümüyle yitirmişti. O artık, Müslümanların ‘nefretle andığı’ sıradan bir sürgündü.²

Kaçışı, tüm ülkede çok sert söylemlerle kınandı. Çözülüp dağılmış olsa da büyük bir tarihe sahip koskoca bir imparatorluğun son temsilcisi, imparatorluğu parçalayan devletin işgalci ordusuna sığınarak kaçmıştı. Konumuna hiç yakışmayan bu girişimi, kendisini, Yunan Ordusu’na sığınan Çerkez Ethem’in düzeyine düşürmüştü. Atatürk Nutuk’ta ondan, ‘canını kendi milleti içinde tehlikede görerek, bir yabancının himayesine giren’ ve bu davranışıyla ‘onuru yüksek soylu bir milleti utançlı duruma düşüren alçak’ diye söz edecektir.³ Kaçış olayı için şunları söylemişti: “Vahdettin gibi hürriyet ve yaşamını milleti içinde tehlikede görecek kadar adi bir mahlûkun, bir dakika bile olsa, bir milletin başında olduğunu düşünmek ne hazindir. Şuna sevinebiliriz ki bu alçak, soyundan gelen saltanat makamından, millet tarafından atıldıktan sonra, adiliğini (denaet) tamamlamış bulunuyor… Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca, özgürlüğe ve bağımsızlığa simge olmuş bir milletiz. Değersiz yaşamlarını iki buçuk gün daha, alçakçasına sürükleyebilmek için her türlü düşkünlüğü gösteren, halifeler oyununu da ortadan kaldırabileceğimizi gösterdik”.4

KARŞITÇILAR CEPHESİ

Vahdettin’in kaçışına dek yaşanan olaylar, Mustafa Kemal için, sıkıntılar ve kimi zaman tehlikelerle örülmüş bir dizi gelişmeyi içeriyordu. Padişah’ın Kurtuluş Savaşı’na karşı yürüttüğü politikaya karşın, çıkarları saltanatın sürdürülmesine bağlı, tutucular cephesi, düzeysiz karşıtçılıklarını, ‘altı yüz yıllık saltanatın korunması’ üzerine oturtmuştu. Saltanata bağlılık geleneklere bağlılıkla bir tutuluyor, bu tutum siyasi yaymaca (propaganda) aracı durumuna getiriliyordu. Saltanatın kaldırılmasına karşı çıkan, tutucu kitlenin genişliği tam olarak bilinmiyor, gerçek gücü saptanamıyordu.

Kurtuluş Savaşı’na katılan ve ordudaki üst düzey görevleri süren kimi komutanlar, geleceğini duyumsadıkları (hissettikleri) devrimci atılımlardan korkmuş, ilk girişim olarak saltanatın kaldırılmasına onay vermek istememişti. Devlet kurumlarında, Meclis içinde ve yaygın örgüt ağına sahip tarikat çevrelerinde, güçlü bir karşıtçılık vardı. Buralarda; Mustafa Kemal’in saltanatı kaldırarak baskıcı bir yönetim kuracağı, diktatör olacağı ve halkın değerlerine saygı göstermeyeceği yönünde etkili bir yaymaca yürütülüyordu.

Böyle bir ortamda, Başbakan Rauf (Orbay) Bey; 12 Ekim 1922’de Refet (Bele) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ve Mustafa Kemal Paşa’yı, Refet Paşa’nın Keçiören’deki evinde bir toplantıya çağırdı. Rauf Bey toplantıda; Meclis’in, ‘Saltanatın ve belki de Hilafetin’ ortadan kaldırılacağı söylentisi nedeniyle kaygı ve üzüntü içinde olduğunu, ‘gelecekte yapacaklarından kuşku duyduğunu’, bu nedenle kamuoyuna bu tür söylentilerin doğru olmadığını bildiren bir açıklama yapılması gerektiğini söyledi.5 Mustafa Kemal, bu sözler üzerine, Kurtuluş Savaş’ındaki bu en yakın üç arkadaşına, ayrı ayrı padişahlık ve halifelik konusundaki düşüncelerini sordu. Aldığı yanıtlar, daha işin başında karşılaşacağı güçlüklerin çetinliğini ortaya koyuyordu.

Rauf Bey soruya şu yanıtı verdi: “Ben saltanat makamına ve hilafete vicdan ve duygu bakımından bağlıyım. Çünkü benim babam padişahın ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ileri gelen adamları arasına geçmiştir. Benim kanımda o ekmeğin kırıntıları vardır. Ben nankör değilim ve olamam, Padişaha bağlı kalmak borcumdur. Halifeye bağlılık ise terbiyem gereğidir”.6 Kendine en yakın gördüğü komutanlardan böyle bir tutum beklemiyordu. Vahdettin, kendisi gibi bu üç savaş arkadaşını da idama mahkum ettirmiş, Rauf Bey’in Malta’ya sürülmesine onay vermişti. Refet ve Ali Fuat Paşalar, Padişaha bağlı iç ayaklanmaların yükünü çekmiş komutanlardı.

TBMM, 20 Ocak 1921’de kabul ettiği Anayasa’da ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim biçimi, halkın, kendi geleceğini bizzat ve eylemsel olarak yönetmesi esasına dayanır’ diyerek 7, Saltanatı yönetim düzeni dışına çıkarmıştı. Buna karşın, en yakınında bulunan insanlar şimdi, Padişahı koruyan bir tutum içine giriyordu.

GELECEĞİ KİM BELİRLEYECEK

Zafer’e karşın Türkiye’nin geleceği belirsizdi. İçerde ve dışarda, sonucu merak edilen ana sorun, Türkiye’nin geleceğini kimin belirleyeceğiydi. Bağımsızlıkta kararlı Kemalist devrimciler mi, Batı’yla uzlaşmaya hazır eski düzen yanlıları mı egemen olacaktı? Hemen her yerde, ‘görevleri sanki, Saltanat ve Hilafeti koruyup güçlendirmek olan’8 insanlar ortaya çıkıyordu. ‘Kurtuluş Savaşı’nın ortak ölüm-kalım çekincesi karşısında birleşen ve o günkü koşullar içinde adeta ihtilalci bir hava taşıyan ortak ruh hali’9, yerini şimdi; inanç ayrılıkların, siyasi çıkarların etkisi altında, çatışma olasılığı yüksek karşıtlıklara bırakmıştı. Karşıtlık o denli sertleşmişti ki, Meclis’te, ‘Yunanlılar’dan kurtulduk, bakalım Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız?’ diyen milletvekilleri vardı.10

Saltanat ve Hilafeti kaldırmaya çok önce karar vermişti. Uzun süre kendinde saklı tuttuğu bu kararını, örneğin Mahzar Müfit (Kansu)’ya Erzurum Kongresi’nin son günü (7 Ağustos 1919) açıklamış, üstelik kimseye göstermemesi koşuluyla not ettirmişti.11 Meclis’te yaptığı pek çok konuşmada, egemenliğin yalnızca ulusa ait olduğunu, hiçbir güçle paylaşılmayacağını kerelerce yinelemişti. Halk yönetimindeki kalıcılığın, bu iki kurumun kaldırılmasıyla başarılacağını biliyordu. Bu işe girişmek için uygun zamanın gelmesini beklemişti.

Zafer sonrasında oluşan ve bilinmezliklerle yüklü, duyarlı bir denge ya da sessiz bir dengesizlik yaşanıyordu. Halkın kendisine duyduğu güven ve sevgiden başka hiçbir şeyden emin değildi. Girişeceği atılımlarda, halk dışında kimlerden ne kadar destek alacağı, örgütlü karşıtçılığın gücü ve etkisinin ne olacağı bilinmiyordu.

Saltanatı böyle bir ortamda kaldırıldı. 30 Ekim’de Meclis Başkanlığına, 80 imzalı bir önerge verildi. Onun da imzaladığı önergede, ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun artık yıkıldığı, yeni bir Türk devletinin doğduğu, Anayasal düzen ile egemenlik haklarının ulusa ait olduğu’ söylenmişti.12. Önerge, 2 gün sonra Meclis’te oylandı ve oy birliğiyle kabul edildi. Büyük Millet Meclisi, 623 yıllık Osmanlı Saltanatı’na, 1 Kasım 1922’de son verdi.

DİPNOTLAR

1 “Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” Paul Gentizon, Bilgi Yay., 2.Basım, Ank.-1994, sf.37-38

2 “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kit., 12.Baskı, İst.-1994, sf. 414

3 “Nutuk” Mustafa Kemal Atatürk, II.Cilt, TTK, 4.Baskı-1999, sf. 924

4 a.g.e., II.Cilt, sf.924

5 “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, TTK, 4.Baskı-1999, sf.911

6 a.g.e. sf.913

7 “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Kit., 8.Baskı, İst.-1983, sf.49

8 “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Kit., 8.Baskı, İst.-1983, sf.49

9 a.g.e. sf.49

10 “Çankaya” F.R.Atay, Bateş A.Ş., İstanbul-1980, sf.314

11 “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” Mazhar Müfit Kansu, 1.Cilt, TTK Yay., 3.Baskı, Ank.-1988, sf.127-128

12 “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Kit., 8.Baskı, İst.-1983, sf.56

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

6 Yorum

  1. 18 Kasım 2019, 05:54

    Sizin bu iddialarinizi Fevzi Çakmak paşa yalanlıyor beyefendi
    Size tavsiyem Fevzi paşanın ankara ya geldiği ilk meclis konuşmasını okumanız vede cesaretiniz varsa nesretmenizi tavsiye ediyorum
    Bu yalanlar sizi hem bu dünyada hemde inancınız varsa ahirette hesaba alacak

  2. Güzel hikaye

  3. Tarihi vesikalardan istifade edilmemiş. O yüzden 6 yaşında ilk mektepte öğrendiklerinizden fazlasını yazamamışsınız.

  4. Cuneyd beye sonuna kadar katılıyorum. Metin aydogan bey sizi tarihi iyi arastirmanizi iyi bir şekilde okumanızı tavsiye ediyorum

  5. Cuneyd beye sonuna kadar katılıyorum. Metin aydogan bey sizi tarihi iyi arastirmanizi iyi bir şekilde okumanızı tavsiye ediyorum

  6. fendiler hakimiyet ve saltanat kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye görüşmeyle tartışmayla verilmez. Hâkimiyet ve saltanat kuvvetle kudretle zorla alınır. Osman oğulları Türk milletinin hakimiyet ve saltanatını zorla el koymuşlardır. Bu haksız durumu altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir. Simdi de Türk milleti bunlara hadlerini bildirerek hakimiyet ve saltanata isyan ederek idareyi kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldu bittidir. Konumuz millete saltanatı bırakmak yada bırakmamak değildir. Mesele zaten olup bitmiş bir gerçeği ifade etmekten ibarettir. Bu derhal olacaktır. Burada toplananlar meclis ve herkes meseleyi olduğu gibi görürse doğru olur. Aksi takdirde gerçek yine gerektiği şekilde belirtilecektir. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”
    Kaynak:nutuk

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!