Emekli Tuğgeneral Mustafa Köse yazdı…
Meclis koridorlarında bir süredir “çerçeve yasa” diye anılan bir hazırlık var. Silah bırakan PKK’lı teröristlerin Türkiye’ye dönüşü, hukuki durumları, cezaların infazı, topluma kazandırılmaları ve beş yıllık siyaset yasağı gibi başlıklar basına ve kulislere yansıyor.
Çerçeve yasa için verilen tarihler geçti. Bu yazı kaleme alınırken teklif henüz Meclis’e sunulmuş değildi. Şehit yakınları ve gazilerin haklarına ilişkin bir teklifin imzaya açıldığı duyuruldu; fakat onun da maddeleri kamuoyuna açıklanmadı.
Gecikmenin sebebini bilmiyoruz. Siyasi taraflar arasında metin üzerinde bir uzlaşmazlık mı var, yoksa toplumun tepkisini azaltacak bir denge mi aranıyor? Bu ısrarın arkasında Meclis aritmetiği, anayasa hesabı, milletvekili transferleri veya kamuoyuna açıklanmayan başka siyasi pazarlıklar mı bulunuyor? Bilmiyoruz.
Ancak bekleyiş uzadıkça iki soru büyüyor. Şehit ailelerinin, er gazilerin, uzman erbaşların ve emekli astsubayların yıllardır bekleyen meşru talepleri bu düzenlemenin içine mi yerleştirilecek? Silah bırakarak dönecek örgüt mensupları nerelerde istihdam edilecek; beş yıl sonra önlerine hangi siyasi ve örgütsel faaliyet alanları açılacak?
Önce durduğum yeri açıkça söyleyeyim.
Ben bu sürecin daha iyi yönetilmesini, maddelerin ayrılmasını veya bazı güvenlik tedbirleriyle kabul edilebilir hâle getirilmesini savunmuyorum. “Terörsüz Türkiye” adı altında PKK’nın muhatap alınmasına, İmralı’daki hükümlünün siyasi aktöre dönüştürülmesine ve örgüt mensuplarına özel hukuki yollar açılmasına karşıyım. Bu süreç derhal sonlandırılmalı, hazırlanmakta olan çerçeve yasa Meclis’e getirilmemelidir.
Türkiye’nin bütün vatandaşlarının ekonomik, sosyal, demokratik ve hukuki sorunları olabilir, vardır da. En gelişmiş ülkelerde bile böyle sorunların olduğunu hepimiz biliyoruz. Devlet bunları çözmek, eşitsizlikleri gidermek ve adaleti sağlamak zorundadır. Fakat bu sorunları bir “Kürt sorunu” başlığı altında PKK’nın hanesine yazmak, terör örgütüne sahip olmadığı bir temsil yetkisi kazandırır. Devletin muhatabı kendi vatandaşıdır. Kandil veya İmralı, Kürt vatandaşlarımız dâhil, bu ülkenin hiçbir kesimi adına söz söyleme hakkına sahip değildir.
Kırk yıldır mücadele edilen, defalarca ağır darbe alan ve ülke içindeki hareket kabiliyeti büyük ölçüde kırılan bir örgüt, siyasi hesaplar uğruna yeniden devletin karşısına muhatap olarak oturtulamaz. Silah bırakacaksa koşulsuz bırakır, örgütü feshedecekse herhangi bir pazarlık ve imtiyaz beklemeden fesheder.
İtirazım neyin hangi kanuna konulacağıyla sınırlı kalmıyor; bu sürecin tamamını reddediyorum.
GÜVENPARK’TA DUYDUĞUM CÜMLE
Yaklaşık on beş gün önce Güvenpark’taki hak nöbetinde bir er gazimiz bana şöyle dedi:
“Komutanım, bu düzenlemeyi yalnızca teröristlerle ilgili getirirlerse toplum tepki gösterir. Onun için gazilerin, şehit ailelerinin, belki uzman çavuşların ve emekli astsubayların bazı taleplerini de aynı paketin içine koyup çorba yapabilirler.”
Bu cümle, kafamda dolaşan şüpheyi açık bir soruya dönüştürdü.
O günden bu yana Güvenpark’ta er gazileri ile şehit ailelerinin eylemi sürüyor. Uzman erbaşlar, yıllardır biriken hakları için yürüyor ve sesini yükseltiyor. Emekli astsubaylar tazminat adaletsizliğini yeniden gündeme taşıyor.
Bunların aynı zamana rastlaması tek başına bir planın kanıtı sayılamaz. Ancak ortada teslim edilmiş bir hak da yoktur. Meclis Millî Savunma Komisyonu kanadından çalışmanın tamamlandığı açıklanırken, iktidar grubu da teklifin imzaya açıldığını duyuruyor. Bazı dernek, vakıf ve sendika temsilcileriyle yapılan toplantıların sayısı ve görüntüleri kamuoyuna sunuluyor.
Fakat hak sahiplerinin önünde henüz maddeleri ve takvimi belli bir metin bulunmuyor. Toplantı sayısı, gazinin hakkının teslim edildiği anlamına gelmez. Üstelik bütün bunların “Terörsüz Türkiye” ve çerçeve yasa tartışmalarıyla aynı siyasi takvimde yürütülmesi şu kuşkuyu büyütüyor: Gazinin hakkı mı teslim edilecek, yoksa gazinin adı bu sürece meşruiyet kazandıracak bir vitrine mi dönüştürülecek?
GAZİNİN HAKKINDAN MEŞRUİYET DEVŞİRMEYİN
Kurşun rütbe sormaz. Mayın, üzerine basanın er mi, uzman erbaş mı, astsubay mı, subay mı olduğuna bakmaz. El yapımı patlayıcı patlarken sicil numarası istemez.
Daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim üzere, er statüsünde gazi olanların ve şehit er ailelerinin rütbe ayrımı yapılmadan eşit özlük ve sosyal hak istemesi lütuf talebi değildir. Devlet, göreve gönderirken öz evlat saydığı insanı yaralanıp döndükten sonra mevzuatın üvey evladı hâline getiremez.
Uzman erbaşların sözleşme, emeklilik, görev sonrasındaki hayat ve özlük haklarına ilişkin sıkıntıları yıllardır biliniyor. Terörle mücadelenin en ağır yükünü taşıyan profesyonel kadroların başında onlar geliyor. Emekli astsubayların tazminat ve maaş adaletsizliğine ilişkin itirazları da yeni değil. Ordunun yükünü yıllarca omuzlamış bu insanların taleplerini yıllarca sürüncemede bırakmak hakkaniyetle bağdaşmaz.
Bu kesimlerin, eşlerini, çocuklarını, anne babalarını, yakınlarını ve silah arkadaşlarını da kapsayan geniş bir toplumsal karşılığı vardır. Tam da bu nedenle, haklarında atılacak olumlu bir adım kamuoyunun bir bölümünde memnuniyet oluşturabilir.
Bu insanların hak arayışlarıyla yürütülen siyasi süreç arasında kendiliğinden hiçbir bağ yoktur. Kuşku, siyasi iradenin birbirinden ayrı bu iki alanı aynı takvimde yan yana getirmesinden doğuyor. Hak sahiplerini böyle bir hesabın tarafı sayamazsınız. Gazinin, uzman erbaşın ve astsubayın adı ile itibarı, bir düzenlemeye meşruiyet kazandırmak için kullanılamaz.
Gazinin protezi, uzman erbaşın alın teri, astsubayın emeklilik hakkı; terör örgütüne açılmak istenen hukuki ve siyasi kapıların önüne kalkan yapılamaz.
TORBA MI, ÇORBA MI?
Kimse buradan, “Terör örgütü mensuplarıyla ilgili hükümleri ayrı çıkarın, gazilerin ve askerî personelin haklarını başka kanunlara koyun” sonucunu çıkarmasın. PKK’nın muhatap alındığı ve örgüt mensuplarına özel hukuki yollar açıldığı çerçeve yasa hiç çıkarılmamalı, yürütülen süreç en kısa sürede sonlandırılmalıdır.
Er gazilerinin, şehit ailelerinin, uzman erbaşların ve emekli astsubayların hakları ise bu süreçten bağımsız olarak devletin yıllardır ödemeyi geciktirdiği borçtur. Bu hakların teslim edilmesi için PKK’yla ilgili bir düzenlemeye ihtiyaç yoktur. Devlet, gazisine olan borcunu terör örgütü mensuplarına açacağı kapının yanına iliştirerek ödeyemez.
Siyasi irade bütün itirazlara rağmen “Bu yasayı çıkaracağız” diyorsa, toplumun en saygın kesimlerini önüne kalkan yapmamalıdır. Aynı pakete konulan maddelerle milletvekillerine ve vatandaşa “Ya hepsine evet diyeceksin ya da gazinin hakkına karşı çıkmış olacaksın” baskısı kurulamaz.
Bu, kanun tekniğiyle açıklanamaz; düpedüz vicdan mühendisliğidir. Torba yasa diye önümüze konulan metin, sonunda bir çorba yasaya dönüşür.
Üstelik tehlike, gazinin adının bu düzenlemeye iliştirilmesiyle bitmiyor. Çerçevenin içine terör örgütü mensupları için hangi hükümlerin konulacağı da hâlâ muğlak.
ÇERÇEVENİN İÇİNDEKİ SİS: “SUÇA KARIŞMAMIŞ TERÖRİST”
Basına yansıyan iddiaların en sorunlu taraflarından biri, “suça karışmamış örgüt mensubu” tanımıdır.
Kime göre suça karışmamış?
Bir PKK mensubu belirli bir saldırıda silah kullanmamış olabilir. Hakkında öldürme, yaralama veya bombalama fiiline ilişkin delil de bulunmayabilir. Ceza sorumluluğu şahsidir; kimse işlemediği bir suçtan cezalandırılamaz. Devlet intikamla hareket etmez, delile bakar ve hükmü yargı verir.
Ancak dağ kadrosuna katılmak, örgütün hiyerarşisi içinde yer almak ve verilen görevi yerine getirmek, silahlı terör örgütüne üyelik değerlendirmesini gerektirir. Nöbet tutan, kurye görevi yapan, lojistik sağlayan, propaganda yürüten veya silahlı gruba yer gösteren bir kişiyi sırf tetiği çektiği kanıtlanamadı diye “suça karışmamış” ilan edemezsiniz. Silahlı terör örgütüne üyelik başlı başına suçtur.
Hukuk, her kişinin fiilini ve örgütle bağını ayrı ayrı araştırır. Olması gereken de budur. Fakat “bireysel eylemi yok” denilerek örgüt üyeliğini görünmez kılan bir formül hazırlanıyorsa, hayli tehlikeli bir kapıdır bu.
Üstelik toplumun hafızasında Habur tecrübesi duruyor. Çadır mahkemelerini, pişmanlık göstermediğini söyleyenlerin bile kısa işlemlerden sonra serbest bırakıldığı görüntüleri unutmadı Türk milleti. Bugün kullanılan daha teknik kelimeler, o güvensizliği kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
BEŞ YIL SONRA NE OLACAK?
Kulislerde dönen bir başka ifade, aktif siyasete beş yıl süreyle katılma yasağı getirileceği yönünde.
Beş yıl neden? Bu süre bittiğinde ne olacak?
Tartışmayı eski bir teröristin milletvekili seçilip seçilemeyeceğine sıkıştırmayalım. Bir partinin genel merkezinde, il veya ilçe teşkilatında görev alabilir. Derneklerde, vakıflarda ve sözde sivil toplum yapılarında çalışabilir. Köy köy, mezra mezra, mahalle mahalle dolaştırılıp örgütsel geçmişinin sağladığı nüfuzla insanları yönlendirmek ve baskı altına almak için kullanılabilir.
Silah taşımamak, baskı kurma gücünün de ortadan kalktığı anlamına gelmez. Yıllarca dağ kadrosunda bulunmuş isimler, silahsız siyasi propaganda içinde eski bağlantılarını ve yarattıkları korkuyu kullanabilir. Beş yıllık bir bekleme süresi bu riski nasıl yok edecek?
Yakın zamanda kamuoyuna yansıyan bir örnek önümüzde duruyor. Ağır bir terör dosyasından şartlı tahliye edilen PKK hükümlüsü Çetin Arkaş’ın kısa süre içinde İmralı’daki hükümlüye özgürlük isteyen toplantılarda görünmesi, bu ihtimali teorik olmaktan çıkardı.
İlk düzenlemede Kandil yöneticileri veya İmralı’daki hükümlüyle ilgili bir madde bulunmayacağı söylenebilir. Bu, güvence değildir. Önce “suça karışmamış” denilen alt kadrolara cezasızlık veya sınırlı infaz yolu açılır. Bir süre sonra “örgütün feshedilmesine katkı sunduğu” gerekçesiyle orta kademe yöneticiler için yeni kolaylıklar gündeme getirilir. Ardından aynı gerekçe örgütün sözde üst düzey yöneticilerine kadar genişletilebilir. Son durak ise İmralı’daki hükümlünün infaz şartlarının iyileştirilmesi, temas imkânlarının artırılması ve fiilen siyasi aktöre dönüştürülmesi olabilir.
Böyle bir takvimin var olduğunu iddia etmiyorum. Ancak güvenlik aklı, önüne konulan ilk madde kadar o maddenin ileride nereye kadar genişletilebileceğini de düşünmek zorundadır. Bugün aralanan bir kapı, yarın orta ve üst kademe yöneticilerden İmralı’ya kadar uzanacak bir koridora dönüşebilir.
BU İNSANLARI NEREYE KOYACAKSINIZ?
Sürecin sonlandırılması gerektiğini savunuyorum. Bu yüzden hazırlanan düzenlemenin doğurabileceği güvenlik sonuçlarını da sormak zorundayım. Siyasi irade bütün itirazlara rağmen ilerlemekte kararlıysa, devlet aklı açılabilecek bütün kapıları da hesap etmek zorundadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin personel yapısı uzun zamandır değişiyor. Askerlik süresi kısaldı, bedelli askerlik kalıcı hâle geldi, profesyonelleşme hızlandı. Yaklaşık on beş yıldır yükümlü personel, esas itibarıyla terörle mücadele operasyonları ile sınır ötesi harekâtların dışında tutuluyor; muharip tecrübe giderek profesyonel kadrolarda toplanıyor.
Bunun sahadaki sonucunu yakından biliyorum. Uzman erbaşın, sözleşmeli erin, astsubayın ve subayın görev yükü ağırlaştı. Yükümlü personel ise bir seferberlik hâlinde ihtiyaç duyulacak muharebe tecrübesinden uzak kaldı. Komando birliklerinin sayısı artırılırken, nitelikli personel ihtiyacı daha da büyüdü. Kadro ve eğitim aynı hızla beslenemiyorsa, kâğıt üzerindeki büyüme gerçek muharebe gücüne dönüşmez.
Yakın zamanda, 7179 sayılı Kanun’un 42’nci maddesi kapsamında askerlikten muaf tutulan, başta şehit yakınları olmak üzere belirli hak sahiplerinin uzman erbaşlığa başvurabilmesinin önü açıldı. Düzenlemenin hak sahipleri yönünden amacı ayrı bir konudur. Ancak bu değişiklik, personel rejiminde daha önce aranan bir şartın kanunla değiştirilebildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Benzer bir değişikliğin ileride başka gruplar için de gündeme getirilmeyeceğinin güvencesi nedir?
Silah bırakıp dönecek PKK mensuplarının Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma, Emniyet, Sahil Güvenlik, güvenlik koruculuğu, özel güvenlik, savunma sanayii kuruluşları veya stratejik kamu kadrolarında çalışmasını kesin biçimde engelleyen hükümler yasada yer alacak mı?
Yalnız kadrolu memuriyeti sormuyorum. Taşeron şirketler, hizmet alımları, belediye iştirakleri, kritik tesislerdeki destek görevleri ve bilgi sistemlerine erişim sağlayan işler de bu yasağın içinde olacak mı?
Orduyu sosyal uyum projesine, güvenlik teşkilatlarını rehabilitasyon merkezine çeviremezsiniz. Türk ordusunun içine girecek kişinin yalnız nüfus cüzdanında değil, yüreğinde de Türkiye Cumhuriyeti yazmalıdır.
2019 yerel seçimlerinden önce dönemin iktidar partisinin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı, PKK ve DHKP-C mensuplarının belediyelerde çalıştırılacağı iddiasıyla şöyle sesleniliyordu:
“İnsanların parklarında artık o militanlar olacak. Allah korusun, evine su parasını getiren tahsildarın militan olduğunu bir düşünün.”
O gün belediyenin tahsildarı üzerinden toplumu uyaran iktidar, bugün silah bırakıp dönecek PKK mensuplarının hangi işlerde çalıştırılacağını açıklamak zorundadır. “Merak etmeyin, oralara alınmayacaklar” sözü yetmez. Kanun yaparken güvenceyi siyasi sözler değil, bağlayıcı hükümler sağlar.
SON SÖZ
Türk milleti elbette terör bitsin ister. Kan dursun, askerimiz ve polisimiz şehit olmasın, analar ağlamasın ister. Bunu en fazla isteyenler, yıllarca evladını göreve gönderenler ile dağda, sınırda, karakolda bedel ödeyenlerdir.
Fakat terörün bitmesi için PKK’yı muhatap almaya, İmralı’dan siyasi reçete beklemeye ve örgüt mensuplarına özel kanun çıkarmaya ihtiyaç yoktur. Silah bırakan örgüt koşulsuz teslim olur. Bu, devletten siyasi veya hukuki imtiyaz isteme hakkı doğurmaz. Suç işleyen yargılanır; vatandaşlarımızın ortak sorunları da devletin meşru kurumları içinde çözülür.
Terörle müzakere edilmez, mücadele edilir.
Gazinin, şehit ailesinin, uzman erbaşın ve astsubayın hakkı da daha fazla bekletilmeden teslim edilir. Birini ötekinin içine saklamaya, milletin en temiz duygularından siyasi meşruiyet üretmeye kimsenin hakkı yoktur.
Bugün toplum geçim derdiyle yorulmuş olabilir. Gündem birkaç hafta sonra değişebilir. Tarih bu kadar çabuk unutmaz.
“Terörsüz Türkiye” adı altında PKK’yı yeniden muhatap alan, İmralı’daki hükümlüyü siyasi aktöre dönüştüren; komisyonlarda bunun yolunu açan, çerçeve yasayı hazırlayan ve bu yasaya imza atanlar, Türk devlet geleneğine kara bir leke sürmenin sorumluluğunu taşır. Günlük siyasetin tozu o lekeyi bir süre örtebilir. Tarih örtmez. Hele şehit ailelerinin, gazilerin, uzman erbaşların ve astsubayların yıllardır bekleyen haklarını bu yasaya kalkan yaparlarsa, milletin vicdanında affedilmeyecek bir vebalin altına girerler.
Bazı imzaların mürekkebi kurur. Lekesi kalır.
Onun için, daha metin ortaya çıkmadan soruyorum:
Neyi nereye koyacaklar?










