Nihat Genç

Afrodit

featured

Nihat Genç yazdı…

Orta Doğu’nun parçalanmasının asıl sebebi bir şekilde beka sorununun hep siyasetin manşetinde yer alması ve toplumun nefes alamaması!

Milli güvenlik endişeleri diktatörlere zemin hazırlar ve diktatörler de dış tehditleri çok iyi kullanır ve gündemden düşürmez!

Siyasiler sabah akşam silah ve savunma ve casus ve saldırı ve terör ve düşmanları konuşur ve bu bitmeyen tehlike ve panik ülkeleri tek bir kurtarıcının insafına keyfi rejimine ve yasaklarına mahkûm eder!

Modern bir toplum için beka sorunu ve düşman tanımı ve tarifi şüphesiz birincil önemdedir ancak gücün tek adamın eline geçmesiyle karar verici meclis gibi ya da bağımsız sivil kurumlar ya da sanat ve felsefe işlevini-varlığını kaybeder!

Evet, düşman vardır ve apaçık ortadadır ancak düşman sadece emperyalistlerin saldırı planları değildir!
Çirkin ve kötü ve hukuksuz ve ahlaksız olan da ‘düşmandır!’

Ancak düşmanın adını sadece İsrail ve Amerika diye koyarsanız çirkin ve kötü ve hukuksuz ve ahlaksız diktatöre de rıza gösterip kapı açarsınız!

Mesela çirkin olan şey de düşmandır!

Orta Doğu’yu birkaç defa turladığımda ilk gördüğüm şey, tarihi yapıları bir yana koyarsanız, yeni ve modern hiçbir yapının eserin ortaya çıkmayışı!

Şüphesiz İran örneğinde olduğu gibi ülkenin en yaratıcı en okumuş kesimi yurt dışına kaçar ve şehirlerin mimarisi ve kültür diktatörlerin kararına kalır!

Düşünün kitlesi çok eğitimli ve çok kültürlü Filistin Kurtuluş Örgütü iç savaşlarla kapana kıstırılıp bu büyük enerji tarihten siliniverdi!

Tarihi yapıları korumak ve klasik sanatları yaşatmak hem marifet hem de devletin görevidir ancak tarihi yapılar ve klasik kültür diktatörlerin eline geçer ve donarlar ve depoda ve kütüphanelerde kalırlar ve bugünün yenisine ilham ve ruh veremez hale gelir!

Bu yüzden Ahmedi Nejad’ın Tahran’ıyla Melih Gökçek’in Ankarası ve Esad’ın Şam’ı çirkinliğiyle birbirinin aynısıdır, tarihi eserleri dışarda tutarsanız, Kahire ve Şam ve Ankara’da yeni bir şey bulamazsanız ve bulduklarınız insanı ve şehri ve tarihi utandıracak pespayeliktedir!

Havaalanları ve otoyollar ve metrolar ve AVM’ler ve gökdelenler tüm dünyada birbirinin aynısıdır, bir şirket gelir ve her şehre tıpkısını yapar ancak o şehrin karakterine kimliğine uygun bir kültür inşa edemez! Aksine bütün bu tarihi şehirleri aynı tip AVM’ler ve havaalanları birbirine benzetir!

Sorun eşyayı, kültürü, sanat eserini yaşatıp yaşatamama anlayıp anlamama gibi çok derindir ve eserin ne olduğunu bilmeyen diktatörler ve emrindeki holdingler sayesinde inşaatlar aynı çirkinlikte üstelik tarihi yapıları da yok ederek örterek vahşice yoluna devam eder!

Mesela Paris’in içine yeni bir bina dikemezsiniz gökdelenler için şehrin dışına çıkmak zorundasınız aynı kurallar yine Paris’ten 1990’lu yıllarda gelmiş bir mimar sayesinde tarihin en güzel şehirlerinden İsfahan için de geçerlidir ve Isfahan merkeze (eskisiyi bozmadan eskisine sadık kalarak) yeni bir inşaata izin vermemiştir!

Mesela Cumhuriyet’in ilk otuz yılında Ankara’ya bakın bir de son otuz yılın ruhunu kaybetmiş birbirinin aynısı milyonlarca binayla sıkıştırılmış bir beton şehir Ankara’ya bakın, beton çöplüğü, sıkışmışlık, üst üste binen binalar, hiç bir iş yapmadan bile insanı yoran bir şehir!

İnşaat firmalarının tek örnek havalimanları ve AVM’lerin aynısının inşaatı kolaydır!

Ve hatta klasik eserleri ve batılı eserleri tıpa tıp icra edecek sanatçılar yetiştirmeniz de mümkündür, ancak tarihine ve ruhuna uygun yenisini inşa etmek savaşlardan da zordur!

Çamlıca’ya yapılan devasa büyüklükteki camiiyle Bebek’teki Mimar Kemalettin’in yüzük kadar küçücük camiisini estetik olarak karşılaştırdığınızda Çamlıca’daki eserin Tayyip’in zevkiyle ortaya çıktığını göreceksiniz! Büyüklük ve şaşaa ve her yerden görünüyor olması ve hakim bir tepede bulunuyor olması Çamlıca’daki Camii’yi güzel yapmaya yetiyor mu!

Oranlar da siyasetin hamaseti gibi büyüdükçe aksine ortaya güzel olan değil baskın olan basan daraltan bir şey çıkıyor!

İran’da Suriye’de Ürdün’de ve Mısır’da ve Türkiye’de yeni diye gördüğünüz sadece bu bozulmuş ucubeleştirilmiş ‘oranlardır’!

Oran derken uyumu söylüyoruz, Edirne’de Selimiye Camii ahengin ne olduğunu sizi hayran bırakarak öğretir!

Güzel olan her şeyin bir egemenliği vardır! Sizi fetheden estetik güzelliğin cazibesidir! Devasa büyüklükler güzel olmaya hiç yetmez ve devasa ölçüler sadece diktatörün zevkini ortaya çıkartır ve diktatörle birlikte yıkılır gider, kalıcı olmaz!

Kültür Bakanlığı Telif Hakları’nda çalıştığım beş yıl içinde bakanların ve müsteşarların ve kültür üzerine ahkam kesenlerin sanat eserini hiç tanımadıklarına şahit oldum ve şaşırıp kaldım! Bir senaryo yazan ya da Anadolu’dan gelen bir saz sanatçısı ürettiği şeye ‘eser’ diyor ve ödüllendirilebiliyor, eser bu kadar kolay mı?

Okuyorum dinliyorum ve bu ‘eser’ değil diyorum, bunun eser olduğuna kim karar verecek?

Mesela şiir roman ödülü jürileri ya da otorite mimari kurumlar ya da akademi, bir değerlendirme yapıp eser olduğuna karar verebilir, neyin eser olup olamayacağı konusunda bir fikir verecek doğru bir yöntemdir ancak asıl tartışma, günümüzde eserin ne olduğuna ya holdingler karar veriyor ya da siyasiler!

Oysa sanat eseri kendini beğendirmek için torpil aramaz araya holdingin atadığı küratör ya da holdinge çalışan eleştirmen koymaz ya da takdir ve övgü için kraldan ödül beklemez!

Bu yüzden Orta Doğu şehirleri çöplük görünümünde ve tarihlerini de boğan bir çirkinliktedir, plastik naylon derecesinde ucuzluk ve vasatlık tam anlamıyla egemenlik kurmuştur!

Güzel olan her şeyin o şehrin köklerine uzanan görünmeyen derinlikleri vardır, bir şiir, bir hikaye, bir heykel deyip geçmeyin, yarınların çatısını inşa eder bugün türkülerimizin ruhumuza koruyucu çatı kök olması gibi!

Sanat eseri, tarihimizde ve içimizdeki insanla aynı heyecan ve coşku ve aynı lezzetle konuşabilmeyi başarandır!

Tarihimizde ve içimizde saklı olan en değerli duygu düşünce güzellik gibi hazineleri kazıp keşfedip çıkartabilendir!

Mesela Selimiye Camii’ndeki kubbe, pencere, minare ve kapıların küçüklük-büyüklük oranları yani ahengi aslında türkülerimiz şarkılarımız ve hatta ahlakımız ve hatta şimdi eser formunda kabul gören sanatlarımızın hepsinde az çok ama mutlaka vardır!

Bir hikayenin bir şiirin cümle yapısı anlamı kelimelerin dizilişi yani bir tasvir cümlesinde eşyaların yerleştirilmesi, olayın yerleştirilmesi, duygu ve heyecanları ortaya çıkartan çatışmanın kurulması ortaya çıkan şeyi sanat eseri yapan büyük sorulardır!

Mesela son yüzyılımıza baktığımızda Kahire’de Şam’da Tahran’da sanat adına hiçbir şey yoktur ve son yüzyılda yapılanlar tam anlamıyla çöptür ve yaşadığımız şehirler çok şekilsiz ve çirkindir!

Oysa vatan sadece üstünde yaşadığımız toprak değildir, türküleri, şarkıları, mimarisi, resimleri ve müziği ve anıt eserleriyle ruhumuza da aynı duygular ve heyecanlarla içine alan bir bütündür!

Dünyada mermerin en çok çıkartıldığı ülkede hayranlık duyabileceğimiz mermerden tek bir eser göremeyişimizin altında yatan sadece ekonomik fukaralığımız değil insan olarak ruhen hem batının hem de kendi tarihimizle konuşabilen sanatçılarımızın çok az olmasıdır!

Mesela elimizde tarihin derinliklerinden gelen Binbir gece masalları var, bütün çağlarda okunmuş ve en yeni sanatsal akımlara karşı direnmiş, o halde, bu esere bakarak, bin yıl önceki insanla şimdi bizi, büyüleyen, şaşırtan ve merak uyandıran o şey nedir, diye sorabilmeliyiz!

Ve mesela nasıl oluyor da hikaye nehir gibi akıyor ve zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyoruz! O halde, bu büyük sanat eserindeki ‘düzeni’ (yapıyı) merak etmeliyiz! (Ki, Osmanlı asırlarında Binbirgece parça parça basıldı ama bir bütün olarak şu son otuz kırk yıl içinde basıldı!)

Daha kolayı var, işte halk hikayelerimiz işte Nasreddin hoca fıkraları elimizde, o halde, kalkın ve kitle karşısında milleti gülmekten kırıp geçirin bakiyim, çok zordur, orijinal örnek elimizde olduğu halde beceremeyiz, söyleyemeyiz, anlatamayız, fıkra anlatırken siz komik düşer rezil olursunuz!

O halde, eserin yapısı Nasreddin Hoca fıkrası gibi basit görünür ama pratiği çok zordur! Çünkü o fıkrayı söyleyebilmek cesaret ister fütursuzluk ister eyvallahsızlık ister ve dünyayı ve milleti acaba ne diyecekler diye hiç takmayan bağımsız bir karakter ister ve hazır cevaplık ve zeka ve daha ötesi daha önce beğenilmiş şeylerin yapısı hakkında bir halk kültürü ve bilgisi ister!

Dikkat edin, size kadar gelmiş o fıkra yüzlerce yılın beğenisinden süzülmüş yani hiçte kolay değil!

Özellikle icracılar bu tuzağa çok düşer ve kendilerini gülünç hale getirirler, kırk yıl aralıksız klasik eser icra eden sanatçımız sonunda kalkıyor ve kendi de bir beste yapıyor, ve yaptığı besteyi aklınca klasiklerle yarıştırıyor, oysa, eseri berbat, çöp bile değil!

Peki bu icracı sanatçı bu beş para etmez eseriyle kendini neden küçük düşürüyor, çünkü, icra sanatı onun egosunu kaldırmış ve kendini kaf dağında görüyor, ve icra ettiği sanat eserleriyle boy ölçüşeceğini sanıyor, o halde, icra ettiği sanatı dahi bilmiyor tanımıyor! Bakanlık görevimde bu tür bomboş çöp eserlerin nasıl övüldükleri ve ödüllendirildiklerini görüp utancımdan yerin dibine girdiğim çok sahne yaşadım!

Çünkü icracı ağbimiz alkışlayıcı övücü taltif edici ödüllendirici yakın akraba eş dost siyasetçilerini bulmuş, ama ortada eser yok!

Memlekette neye eser diyoruz bilen yok!

Hilkat garibeleri ya da çöp hurda yığınları arasında şehirlerimizin ve ruhumuzun boğulmasına sebep, eseri tanıyacak vaktimiz yok!

Şu Şam’ı İsrail’le fetheden hamasetin sanat dünyasında daha fecilerine şahit olursunuz, osuruk bir parça getirir, deha, ordinaryus, muhteşem, mükemmel, imparator, çağını aşmış sanatçı, alkış övgü, ödül, yani Tayyip Erdoğan yalnız değil!

Bizi büyüleyen şaşırtan hayran bırakan hislerimizi duygularımızı ve aklımızı havalandıran nedir, dinlemesi şüphesiz kolaydır, ancak kendinize dair bir eseri bu Doğu topraklarında alkışsız övgüsüz holdingsiz reklamsız torpilsiz inşa edebilmek ülkenin en büyük sorunudur!

Bir Aşık Veysel türküsünün halkın içine girebilmesi gibi bir eseri halkın ruhuna-içine sokabilmek modern dünyanın en zor işidir ve mesleki teorik meselelerle sizi yormayayım, başka zaman inşallah!

Batının güzeli Afrodittir!

Afroditin kaşı gözü yüzü bir oran güzelliğidir, geometrik bir güzellik! AVM’ler gibi! Bu geometrik güzellik herkese göre aynıdır ve bugünkü estetik cerrahiyle her genç kızın kaşını gözünü aynı yaptırması bu ‘ortak’ güzellik anlayışıdır, ve ama bir de doğunun kendine has içinde kaybolduğunuz çıkış kapısını bulamadığınız Kapalıçarşıları vardır!

Oysa doğunun güzeli Leyla’dır, Leyla’nın güzelliği aşığına göre değişir, herkesin bambaşka bir Leylası vardır! Doğu’nun kapalı çarşıları içinde kaybolursunuz Leyla’da kaybolduğunuz gibi!

Hem Afrodit estetiğinde hem de Leyla da bir ‘düzen’ vardır! Afrodit’in güzelliği dış güzelliktir ve dış düzendir, Leyla’nın güzelliği iç güzellik ve iç düzendir ve iç karışıklık ve düzensizlik de Leyla’nın kendisidir!

Leyla biraz da içimizdeki karmaşadan sıkıntıdan kurtulmanın meşguliyetine bahane olmuş aşkıdır! Holdinglerin ve diktatörlerin zevkine göre inşa edilmiş, çöplüğe karmaşaya, kaosa, betona ve hurdalığa dönüşmüş bu şehirler ne Afroditi tanıyorlar ne kendi Leylasını…

Çocukluğumda sahil kıyısında midye ve istiridye ve deniz tarağı parçaları ve parlak taşlar topluyorum, elime bir nesne geldi, daha önce hiç görmedim, ne deniz kestanesine benziyor ne deniz yıldızına ne yosuna ve adını koyamayınca, irkildim, arkadaşıma, bu nedir dedim, o, hiç bir şey dedi.

Hiçbir şey lafıyla iyice ürktüm, çünkü zihnimde bir yere koyamıyorum, güzel bir şey hiç değil, amorf şekilsiz ve çakıla da benzemiyor ve bende hiç karşılığı yok!

Değersiz bir şey deyip fırlatabilirdim ama o hiçbir şeydi ve o tuhaf nesneyi o gün elimden korkuyla hemen atıp kurtuldum ama zihnim hiç kurtulamadı!

Çok sonra hikayelerimi milyonlar okuyunca üstünde çok düşünüp anladım ki ‘hiçlik’ büyük bir korku ve sanat eseri dediğimiz şey, hiçlik korkusuna karşı sanatçının verdiği savaşların en büyüğü!

Değer üretmek! Taşı boyayı şekilleyip eşyanın dışardan göremediğimiz niteliklerini biçimlemek ve o hiç olan şeyi doğanın üstün ilahi derin yüce anlamları içine yerleştirmek ve anlam katmak!

İnsanların ruhundaki heyecanları ve coşkular ve sevinçler ve hüzünleri renkler ve kelimeler ve boyalarla biçimlemek yüzleştirmek karşılaştırmak ve hiç olan, hiç bir şey olan şeyi, hayat diye diye aşk diye var kılmak! Yani anlamsızlık ve hiçlikle savaş kötülükle çirkinle işkenceyle hukuksuzlukla düzensizlikle savaşların en büyüğüdür!

Kime ve neye bakıyorsanız ona benzerseniz, bu çürümüş ve çöp ve çirkin şehirlerde bu yüzden diktatörler devrilir ve çirkinlik ve hiçlik, işkence ve zulmüyle yeni diktatörlerin önünü açar ama alkış kıyamet deha(?) sanatçılar ödüllere doymaz!

Bu yüzden emperyalizm size şeyleri olguları kavramları eşyayı yani dünyamızı güzelleştirecek ve ruhumuza kuvvet verecek düşünecek biçimleyecek zaman vermez!

İsrail sizi taş devrine döndüreceğiz derken bunu söyler ve başarır! Fetösü gider İşid’i gelir, PKK’sı gider HTŞ’si gelir! İşte İsrail HTŞ’yi yanına aldı ve Şii militanları kovdu! Bir on yıl geçer bu sefer Şiileri yanına alır ve selefileri kovar ve ceddimizin bu büyük tarihi mirası yanında naylon torbadan değersiz çöp gibi kalırız, ki, asıl ölüm budur!

Ruhumuzun muhatap olduğu bu çirkinlikler bu çöplük şehirlerimizde karar verici olarak ve anlam ve değer ve eser katan özgür bağımsız insanları olmadıkça ve olanlar da dışlandıkça, Kaddafiler Esadlar, kovulmakla sarayları yıkılmakla bitmez!

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. Sanatı ve güzelliği ancak hür ve cesur düşünce yaratır. Eline sağlık Nihat abi.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!