Nihat Genç yazdı…
Fransız İhtilali 10. yılını doldururken Napolyon’un Mısır’ı işgal etmesi üzerine Osmanlı Padişahı III. Selim İngiliz donanmasından yardım ister.
İngiliz donanmasının başında Lord Nelson (Horatıa Nelson) vardır. Bir gözünü bir de kolunu savaşlarda kaybetmiş ve Trafalgar Savaşı’nda genç denecek yaşta (47) ölmüştür.
Sonuçlarıyla Fransızları denizden silen ve bir yüzyıl İngiltere kıtasını istiladan uzak tutan ve İngiltere’nin dünya denizlerinde tam hakimiyet sağlayan Trafalgar Burnu Savaşı İngilizler’in övüne övüne bitiremedikleri büyük bir kahramanlık savaşıdır.
Otuz yıl sonra savaşın anısına meydanın adı değiştirilir ünlü kahraman amiralin heykeli dikilir, tarihi müzeler açılır, adı da meşhur Trafalgar Meydanı olur.
Tarihçiler Trafalgar Savaşı’nda ölen Nelson’un tek savaş gemisi zayiat vermeden Fransız-İspanyol donanmasını çok büyük üstünlükle madara ederek hezimete uğratmasını anlata anlata bitiremez.
Ve o savaşın son saatlerinde Nelson’un kalbinin üstünden aldığı mermi yarası tedavi edilirken, kahraman komutanın dünya gözleriyle gururla bu büyük zaferinden ölmeden haberi olduğu söylenir, boru değil, Napolyon gibi kahramanı ikinci yenişidir.
Amiral Nelson, kahramanlık madalyalarını göstermeyi çok severdi, zaten son savaşında çok uzaktan parlaklığıyla düşmana hedef olacağını bile bile göğsüne altın ipekle işlenmiş madalyalarıyla korkusuzca kendini düşmana gösterir.
Bu madalyalardan en ünlüsü III. Selim tarafından verilmiştir. Nelson’un Napolyon donanmasını bozguna uğratıp Mısır işgalini kırdığı savaşın adı: Nil Muharebesidir. III.Selim’in verdiği madalyanın adı: Hilal Nişanı’dır. Ve Osmanlı İmparatorluğu’nda verilen en yüksek kahramanlık nişanı’dır.
Tarihçiler, Avrupa’nın her başkentine giren Napolyon’un İngiltere’yi istila edemeyişinin sebebi bu savaştır, der, yetmez, İngilizler çok nefret ettikleri Fransız ihtilali fikirlerinden de korunmuş olur, kral, aristokrasi, kilise rahat bir nefes alır.
Bugün Trafalgar meydanındaki tarihi müzede, Nelson’un kalbinin tam üstünden çıkarılmış, bir mermiye yapışıp vücudun içine mermiyle giren bir santimlik ipek bir iplik parçası da sergilenmekte. Mermi Nelson’un göğsündeki madalyaya isabet eder ve madalyayı göğsüne diken ipek-altın ipliğini omuz içine kadar peşinden götürür.
Yani, Nelson’un kalbiyle omuzu arasından çıkartılan bu minicik iplik parçası İngilizler için İsa’nın avcuna çakılan kutsal çividen de değerlidir.
Sonuç, Nelson’un galibiyetiyle İngilizler Mısır’a Akdeniz’e Orta-Doğu’ya bir geldi pir geldi, bir daha çıkmadılar.
Trafalgar Burnu Savaşı maymuncuk gibiydi dünyanın kilidini kırıp yere göğe sığmayan imparatorluk kurdular.
Bir yüzyıl içinde, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçaladılar. Mısır’da 1880’lerde tam hakimiyet, Süveyş açılır açılmaz otobana çevirdiler. Ve bir yüzyıl içinde Orta-Doğu’yu ele geçirdiler ve petrolün sahibi oldular. Ve Basra Körfezi’ndeki güçleri Hindistan işgalini kolaylaştırdı. Ve İsrail diye bir devlet dahi kurdular, bonus: Kıbrıs’ı dahi aldılar, bonus: Hindistan’ın işgaliyle Afganistan’a Çin’e….
Kahraman amiral Nelson’un kalbinden çıkartılan bir santimlik ipek-altın iplik parçası bizlere İngilizler’in bir dünya hakimiyetini tek başına anlatıyor!
Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’in Mavi Vatan başlığı altında coşkun yazılarını her okuduğumda aklıma işte bu ‘iplik parçası’ gelir!
Ve burnumuzun dibi Doğu Akdeniz’de yüzyıllar sonra nihayet sahibi olduğumuz sondaj gemilerimizin varlığına karşı ABD ve AB çok rahatsız. Nerdeyse bizlere savaş ilan edecek ve ediyor. Hatta içimizde de çok rahatsız olanlar var.
Siyasette medyada Doğu Akdeniz’e gemi çıkartıp dünyanın AB’nin huzurunu(!) bozmayalım diyebilen yazar ve akademisyen cinsler var.
Pankuş Yayınları’ndan Cem Gürdeniz’in ‘Doğu Akdeniz’ kitabını yayınladığımızda okuyucuyla çok yakın temasımız oldu ve Cem Gürdeniz’in neden bu kadar çok sevildiğine yakından şahit oldum.
Yediden yetmişe her vatanseverde üç tarafı denizle çevrili topraklarımızın sahillerinde sularında denizinin dibindeki madenler ve doğal gaz’dan çok ötesi kendi sularımızda ‘egemenliğimizle’ ilgili bir coşku gördüm.
Denizden kuşatılmak olta dahi atamayacak dar bir alana sıkıştırılıp çevrilmeye karşı büyük bir hayıflanma öfke ve büyük bir korku var ve bu sahilinizde kulaç dahi atamayacak kadar kuşatılmışlığımıza karşı içten içe harlanıp kaynayan büyük bir isyan var.
Ve şüphesiz okuyucumuzda denize açılan her sondaj ve savaş gemimizle ilgili bu yüzden çok büyük bir sevinç ve merak var!
Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’den Doğu Akdeniz kitabının yayıyını istedik, aynı coşkuyu kitabında da gördük. Sonra Cem Gürdeniz bizleri aradı ve üç ayda bir çıkan Deniz Mecmuası Dergisi’ni de Pankuş Yayınlarından yayınlanmasını rica edince, baş üstüne komutanım, onur duyarız, dedik.
Ne demek komutanım, Cumhuriyet’e ve ordusuna dimdik sahip çıkan sizlerin her cümlesi her kitabı her anısı bizler için kutsaldır, o Trafalga müzesindeki Nelson’un kalbinden çıkartılan iplik parçasından daha değerlidir.
Çünkü siz Anadolu’nun kalbinden çıktınız!
Bilginiz kültürünüz donanımınızla yeni yetişmekte olan kuşaklara ve Cumhuriyet sevdasına güç cesaret ve onur veriyorsunuz!
Balyoz sürecinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup Soner Polat, Beyazıt Karataş, Ergin Saygun, Cem Gürdeniz, Turgay Erdağ, Naci Beştepe, Ali Sadi Ünsal, Nejat Eslen, Mustafa Özbey, Mustafa Önsel, Ahmet Yavuz, Hasan Atilla Uğur, Özden Örnek, Cem Aziz Çakmak, Kadir Sağdıç, Sait Ertürk, Abdülkerim Kırca vs. nice soylu subayımızla tanışma şansımız oldu, bilgi, kültür ve donanımları karşısında gurur duydum, bu milletin bir çocuğu olarak iftihar ettim. Başka bir sosyal çevreyi-‘kültür’ü de bu fırsatla tanıma şansına sahip oldum.
Mesela 20’li yaşlardan beri çok farklı yayınevi-dergi çevrelerinde yani entellektüel bir çevrede büyüdüm, başta ben sağcı-solcu-liberal-islamcı vs. yazarlar yazılarında acı-sıkıntı ve zorluklarını ballayıp anlatmayı çok severler. Soylu komutanlarımızla tanışınca ilk dikkatimi çeken bu özellikleri oldu. Başka bir dünyanın çocukları gibiydiler, hiç bir şekilde acı-sıkıntı-zorluk dile getirmiyorlar.
Mesela Beyazıt Karataş komutanımın coşkulu seri bir hayli çok konuşmasını dinledim yazısını okudum. Bunca trajediye rağmen kendine güveni samimi güleç yüzü sorumluluk duygusu inadla Cumhuriyet’e sahip çıkışına şahit oldum. Ve ama?
Yahu bir kez de benzin bulamadık bir kez de mermimiz bitti ya da içeçek çorbamız yoktu, deyin, yahu bir kez de mızmızlanın bir kez de isyan edin bir kez de yerimiz dardı oynayamadık mazaretle bahaneyle konuşun, hayır, yokluk-zorluk kabul etmeyen bir kuşak tanıdım.
Dikkatimi çeken bir diğer özellikleriyse başkaları-muarızlarıyla asla bizim gibi eğlenmez alaya almaz küçük düşürmezler, anladım ki aramızda üsluptan öte siyasi sosyal bir tarz, soyluluk farkı var.
Evet!
Soylu savaşçı ve o denli centilmen insanlar yetiştirmek çok şeydir, bir memleket için herşeydir.
Gün gelir fabrikalar kurar seri uçaklar dahi üretebilirsiniz, ancak, bu uçakların içine pilot diye komutan diye kimi koyacaksınız?
İşte alçak ajan sürüsü Hava Kuvvetlerimizi ele geçirir geçirmez düşmanı değil kendi başkentinde kendi halkını başından aşağı vahşice bombaladı milletçe şahit olduk.
Ey millet, topunu tüfeğini silahını uçağını kime emanet edeceksin!
Bu yüzden süt emdiği anasından sokakta arkadaş çevresine askeri okuluna kadar yüksek bir ahlak lazım.
Sadece uçak silah top mu emanet ediyorsun koskoca onuruyla toprağıyla bayrağıyla bir memleket teslim ediyorsun.
O halde yeni yetişen gençler Beyazıt Karataş gibi soylu komutanları tanıyacak!
Yüzlerce/binlerce soylu subayımızın sekiz yıldan fazla süren tarihin en sinsi en kalleş işgal savaşına karşı tüylerimizi diken diken eden onurlu ve parlak verdikleri savaşı asla unutmayacaklar!
Büyük acımasız gerçek şudur, işgal kuvvetleri neden hedefine öncelikle Deniz ve Hava Kuvvetleri’ni koydu, o halde, her komutanımızın her cümlesi hatırası yorumu hikayesi bizler için çok önemli.
Ve, soylu komutanlarımız filmin sonunda, ordudan ayrılıp bir kenara çekilmek zorunda kalsalar da yazı ve konuşmalarıyla ışık saçmaya devam ettiler, ediyorlar.
Yorulmak ve susmak bilmiyorlar, işte Nejat Eslen komutanımız, dur-durak bilmeden yazıyor, Balkan Savaşı’na takviye ta Trabzon’dan ancak bir ayda kopup gelen alay Çatalca’ya doğru öyle hızlı hareket ediyordu ki, Trabzon alayının adına ‘fişek alayı’ ismini taktılar, işte Necat Eslen komutanımız fişek gibi, ve komutanlarımızın kitapları kapış kapış, çok ama çok okunuyor.
Evet, kendilerini Cumhuriyet’e Türk milletine ve ordusuna adamış soylu komutanlarımızın biz sivil yazarlara hiç benzemeyen yanları: yaralarını gizlemekteki ustalıkları.
Şöyle, Fransız ordusunda yokluk baş gösteriyor üniforma da pek kalmamış. Ve üniforması yırtık bir asker Napolyon’a her tarafı sökülmüş üniformasını gösterip adam gibi temiz bir üniforma ister.
Napolyon, ordusunu bir er’e karşı zayıf göstermek istemez, ama askerini de küstürüp geri çevirmek karakteri hiç değildir.
Askere, emreder, bu her yerini gösteren (sökülmüş yırtılmış) üniformayı giymeye devam et, der, (çünkü:) bu üniforma savaştaki ‘yaralarını-kahramanlığını’ gösteriyor.
‘Yaralar’ üniformadan da madalyadan da ‘değerlidir’. Soylu subaylarımızın anıları hikayeleri yorumları dolu dizgin coşkun yazıları-konuşmaları her biri bizler için o yaraların içinden çıkıveren kahramanlık hikayeleridir.
Çok yakından tanıdım, onur duydum, eşsiz bilgeliği kültürü donanımı yazıları-konuşmaları nezaket ve beyfendiliğiyle kalbimizi fethetmiş E. Hava Pilot Tümgeneral Beyazıt Karataş geçen günlerde bizi aradı, anılarını kaleme almış, Pankuş Yayınları’ndan yayınlamamızı rica ediyor, nasıl onur duydum anlatamam. Sonra ‘ön söz’ yazar mısın, dedi, beceremem, dedim, ısrar etti, işte böyle bu satırlara kadar gelebildim.
Birbirimizle Cumhuriyet fikri etrafında tavizsizce defalarca hep en zor günlerimizde aynı gazete TV buluşmuş görüşmüştük.
Atlılar gibi seri ve hızlı yazıp çizen bu komutanlarımız neden düşmanın tam hedefindeydi?
Ve çok kısa zaman içinde Türk milleti vahşi iftira ve suçlamalara karşı komutanlarımızın şahsında bu kumpastan Türk Ordusu adına büyük bir onur savaşına şahit oldu.
Terörist şeytanlar gibi ajanlar birbir yakalanıp ülkeden kaçarken soylu komutanlarımızın bedenleri ve isimleri artık ülkemizin varlığı ve haritası ve Cumhuriyet’in kaderi ve gururu oluvermişti.
Ordu deyince hep aklıma gelir, düşman Ege’den işgale başlayıp Ankara’ya yaklaştıkça Atatürk ve silah arkadaşları telgraf başında telaşla ‘önceliğimiz ordu, önce orduyu korumalıyız’ ve ,’orduyu korunaklı bir yere çekelim’ derler.
Bu ülkenin genç bir çocuğu olarak orduyu koruyalım diyen bu telgraflara önce çok şaşırdım doğrusu.
Öncelik düşmanın toprağımızdan kovulup çıkarılması değil mi, dedim.
Ve ama, ordu olmadan işgali nasıl kimle neyle kıracaksın?
Evet, modern savaşlarda toprağı işgali gerekmiyor!
Ordunun tasfiyesi işgali tek başına tamamlıyor.
Medyanın tasfiyesi, kültür hayatının tasfiyesi, cumhuriyetçi vatansever siyasetin kurumlarının partilerin içinin tasfiyesi, tek başlarına işgali tamamlıyor.
Ve onlar işgale yeltendikçe biz kovaladık.
Mahkemede medyada yazıda çizide kültürde kitapta anılarımızla hikayelerimizle coşkumuz marşlarımız neşemiz memleket aşkıyla alayını defedene kadar peşlerine düştük.
Telefonla Beyazıt Karataş ‘Maske İzi’ adlı kitabımı yayınlar mısınız deyince, ne demek komutanım, ne zamandır konuşmalarınıza yazılarınıza bilginizin cesaretinizin hayranıyım, sizler, en değerli varlığımız Cumhuriyet Ordusu’nun soylu subaylarısınız, başüstüne dedim.
Acılarınıza şahidim komutanım, tabii yayınlarız, ne demek, komutanlarımızın kitaplarını yayınlamak dahi yetmez, sonra telefonu kapattım ama bir şey eksikti, bir cümle, onu da işte bu satırlarda haykırayım, yayınlamak ne demek komutanım, kalbimi yerinden söker madalya diye göğsünüze takarım.
Bir kaç defa anlatmıştım, Silivri’de Balyoz davaları sürüyor, kırk derece sıcak ve öğle vakti, Türk Ordusu’nun yüzlerce yüksek subayı duruşma salonunda, kim kimi neyi kullanıp esir etmiş.
İnsan, tarihin bu en trajik acıklı anında, ağlamadan zırlamadan duramıyor.
Koca da adamız, ağlamam görünmesin biraz da nefes alayım diye dışarı çıktım.
90 yaşını aşmış artık milim milim minicik adımlarıyla ancak yürüyebilen çok yüksek bir komutanımızın annesiyle küçücük kaldırımda yüz yüze geldik.
Nizamiyeden duruşma salonuna yüz metrelik yolu nerdeyse bir saatte ancak yürüyebilmiş.
Başını kaldırıp beni görünce elinde bastonu düşüverir gibi oldu, titreyerek bana sarıldı: ‘Nihat, oğlum, Türk Milleti nerede?’.
Verecek cevabım yok, gözyaşlarım makineli tüfek gibi boşalırken, kaçıverdim.
Türk Milleti nerede?
Sizlerin verecek cevabı var mı?
Aradan çok uzun zaman geçti.
O çok yüksek komutanın annesine Türk Milleti ve Cumhuriyet adına verilecek bir cevabımız olduğu için kitaplarımızla soylu komutanlarımızla Cumhuriyetçi vatansever okurlarımızda, buradayız.
Ellerinize sağlık Beyazıt Karataş komutanım.
Her cümleniz her konuşmanız bizler için hazine değerindedir.
Siz de biliyorsunuz tarihin ve topraklarımızın derininden akan bir nehir hepimizi Cumhuriyet’e ortak bir kadere ve onurlu bir savaşa bağlıyor.
Bizi birbirine bağlayan yaralı kalplerimizin görünmez ipliğini artık Türk Milleti de görüyor.
Cumhuriyet kavgasının tam da ortasında bu yazılarınız konuşmalarınız anılarınız her noktası her kağıt parçası bizler için mermer heykellerden çok daha değerli komutanım ve emanetin sorumluluğu tarih kadar ağır!
15 Yorum
- Yorumların Sıralanışı
- Yeniden Eskiye
- Eskiden Yeniye


”Türk Milleti Nerede” sabah sabah gözlerim doldu… utancım ayrı , öfkem ayrı , hüznüm ayrı…
AĞZINA, KALEMİNE, YÜREĞİNE SAĞLIK KARDEŞİM….
kalbimi yerinden söker madalya diye göğsünüze takarım!!! NOKTA
Buradayız nihat GENÇ, BURADAYIZ KOMUTANIM..TOROSLARDA,EGEDE, DUMLUPINARDA.
Direneceğiz ! İnadına bu memleketi seveceğiz, bu kadar memleketten nefret ettirmeye çalışan adamı başımıza çıkarttılar, hepsini de aşağı indireceğiz!
Sevgili abim iyiki varsınız bize tercüman oluyorsunuz başarılar dilerim selamlar
“Başını kaldırıp beni görünce elinde bastonu düşüverir gibi oldu, titreyerek bana sarıldı: ‘Nihat, oğlum, Türk Milleti nerede?'” kısmını okuyunca gözlerim doldu ama ağlamadım, ağlayamadım daha doğrusu ağlamamalıydım, çünkü Türk milleti silivri duvarlarını ve alçakça oyunları bozmuştu bu saatten sonra göz yaşının sırası değildi, sizlere destek verme zamanıydı. Arslan BULUT’ta okur bu satıları ve en kısa sürede neredeyse son kale olarak kalan sitenize dahil olur…
Bu yazılan bir önsöz değil, Balyoz ile Ergenekon ile esir edilmeye çalışılan ama asla boyun eğmeyen saygıdeğer Komutanlarımıza şükran manifestosu olmuş. Yüreğine sağlık Nihat Genç, teşekkürler…
Bütün yazılarınız bizim için kutsal milli değerlrimizin köşe taşları. Varolun bu milletin size ekibinize ve değerli komutanlarımıza ihtiyacı var. Hepsi çok değerli ama bu yazınz gözlerimizi yaşarttı komutamlarımız hakkındaki tesbitleriniz benim de tesbitlerimdi ama sizden duyunca demekki vatanseverler, cumhuriyetçiler , Atatürkçüler benzer şeyleri hissediyorlar
Saygımız büyük
Sağolun varolun
Nihat bey, yazınız çok duygulandırıcı. diyecek şey bulamıyorum. bu altın gibi komutanlarımız, devletimizde, danışman, teknokrat olarak değerlendirilse diyorum. bir de bir isteğim olacak. Pankuş’da yayınlanan bu değerli kitapları ilgili yasa uyarınca, biz görme engellilerin de yararlanabilmesi için e-kitap olarak, GETEM, Türgök, Beyazıt Kütüphanesi Görme engelliler kitaplığı gibi görme engelli kütüphanelerine de gönderir misiniz? şimdiden teşekkürler.
Yazar dediğin sözü kulağa değilde direk kalbe indirir, bu yazı da yine öyle olmuş. Kumpasa gelen tüm komutanlara üzülmüştüm ama Soner Polat komutanımız ahlakı ve dehasıyla bir başkaydı en çok ona üzülmüştüm ,staratejik bakışı ufukları adeta yırtardı; hala unutamıyorum çok erken gitti. Cumhuriyet ahlakı ile yetişti bu komutanlarımız. Ahlakını koruyanlar vatanlarını da korur
Bu sinsi isgale direnenlere, anlatanlara minnettarim.
Helal!Helaloğluhelal!O ismini saydıklarınız ve saydıklarınızın mislisine biz Türk Subayı deriz.Kısaca,sizin de bahsini geçirdiğiniz gibi “Komutan”.Herkese komutan demez Türk Milleti’nin bireyi.Komutan vardır (Türk Subayı) ve bir de askeri memur.Türk Milleti burada.Heder olmuş,kendi kurduğu devleti-yine-kaptırmış,bozkurtun sonsuz sabrı ile tetik ama etrafının içerden dışardan tam kuşatıldığını bilir halde bekliyor düşünüyor.Eskisini mi yoksa yenisini mi yapayım?Bu sorunun cevabı cehennem ateşi gibi olacaktır.Ya kendisini yakacak bu ateşte ya da erdemli varlığına sümük gibi yapışmışları yakacaktır.Ya İstiklal Ya Ölüm.Evet ağlamayı sevmeyiz.Tarihin ve Türk’ün sırtına ve tekerine yapışmış kenelerin de,soysuzların da ağlamasından iğreniyoruz.
Hasretle ve merakla bekliyorum..
Çok doğru iş yapmışsınız. Beyazıt komutanın kitabını dört gözle bekleyeceğiz.
Bir de ağlamacılara değinmeniz yerinde olmuş.
12 Eylül’ün her yıldönümünde, dile kolay 40 yıldır ağlamacılar sahne alır.
Şöyle ezildik, böyle düzlendik derler de başka şey söylemezler.
Öyle olduğu için de bir baltaya sap olamazlar.
Son geldikleri nokta bölücü-etnikçi takımın sıradan aygıtı olmaktır.
Adını andığınız/anmadığınız komutanlarımızın değindiğiniz bu hünerleri her türlü övgüyü hak eder.
Aramızda olmayanların anısına saygıyla.
Yaşayanlara uzun yaşam dileğiyle.