BİR
Gürcistan turuncu devriminde Amerika’nın Karadeniz’e sızmaya çalıştığı günleri unutmayın. Karadeniz dünyanın en huzur dolu denizidir. Montrö bozulur mu bozulmaz mı endişesi haklı bir endişedir. Bugün Doğu Akdeniz’de onlarca ülkenin uçak gemileri ve deniz tatbikatları ve güç gösterip ‘restleşmelerinin’ tıpkısının bir on yıl sonra Sinop açıklarında olabileceğini düşünün. Montrö’yle öyle ya da böyle Karadeniz’de bir denge vardır. NATO’nun Romanya-Tuna önlerine ve Kafkasya’ya müdahale için Trazon Rize açıklarına gelip yerleşmesi öteden beri ağzının suyunu akıtan bir gerçek.
Kanal İstanbul’un bilinmeyen ilk halini anlatayım. Bu hayli fantastik projenin bu denli ‘gerçek’e dönüşebileceğine o yıllarda inanmak mümkün değildi. Kanal İstanbul projesi Sovyetler’in çöktüğü yıllarda projelendirildi. 90’lı yılların sonuna doğru ‘küreselleşen dünya’ sloganı her şeydi. Ve yeni efendiler ‘dünyayı’ yeniden projelendirip yaratıyordu.
Ve Kanal İstanbul’un bir kaç büyük hedefi vardı, birincisi, finans merkezi olmak, bir üçgenleri vardı bir ayağı Dubai diğeri Hong Kong, üçüncü ayağı Kanal İstanbul. İkincisi, büyüyen İstanbul nüfusu Türkiye’nin başedemediği en büyük sorundu, bu nüfusu ’emmek’ hafifletmek. Üçüncüsü, ilk projenin sahipleri, dünyanın en büyük mimarlarıyla görüştü. Dünyaca ünlü mimarlar nam olsun diye İstanbul gibi büyülü bir şehirde imzaları olması için can atıyordu. Altı yedi büyük meydanın dünyaca ünlü mimarlar tarafından düzenlendiğini düşünün. Dördüncüsü, projenin en pahalı tarafı uçuk tarafı imkansız denecek bir iddia taşıyordu: Mısır Assuan Barajı’nda sfenklerin başka bir yere taşınması gibi sular altında kalan Hasankeyf taş taş sökülüp burada yeniden inşa edilecekti. Belki de Kanal İstanbul projesine dünyanın dikkati çekmek için projenin tanıtımında bu manyakça fikri projenin en başına koymuşlardı.
Ve en önemlisi Kanal İstanbul projesi, mucizevi büyüklüğü ve muhteşem gösterişiyle dünyaya bir meydan okuma projesiydi, ilk projenin maliyeti 35 milyar dolardı.
Ve projenin ilk hali arsa spekülasyonlarını önlemek için yıllarca ‘gizlilik’ içinde yürütüldü. Demirel ve Tansu Çiller hükümetleriyle bir çok gizli görüşme yapıldığını ve sonra bu projenin ciddiye alınıp resmen onaylandığını biliyorum. Sonra proje sekiz-on yıl ‘uykuya’ daldı ve Tayyip Erdoğan tarafından keşfedilip yeniden gündeme sokuldu. İlk projeden aklımda kalan başka bilgi, Kanal’ın Marmara girişinin ‘bataklık’ olduğu ve Marmara’nın en yüksek deprem riski taşıdığı bölge olduğu anlaşılmasına rağmen projeden zırnık geri adım atmadılar.
Projenin ilk sahipleri, projeyi GAP ve Karadeniz Otoyulu’ndan sonra Türkiye’nin en büyük üçüncü büyük projesi ancak ‘yeni bir şehir inşası için’ ilk büyük projesi olarak takdim ediyorlar ve şunu söylüyorlardı: Türkiye sanatçısı mimarıyla gücünü gösterecek ilk defa sıfırdan ‘bir rüya şehir” inşa edecek. Meydanları parkları bankaları mimarisi öyle muhteşem olacak ki eski ve yeninin sentezi modern görüntüsüyle herkesi kıskandırıp imrendirip dünyaya Türkiye’nin silkelenişini, iddiasını gösterecek, deniyordu.
AKP’ye kehanet gibi kötü haber ise, doksanlı yılların sonu için hayli iddialı ve uçuk bu proje, yine ekonominin dibe vurup çöktüğü yıllarda iktidar tarafından ciddiye alınmış büyük bir ilgi görmüştü.

İKİ
Kimsenin .kinde değil biliyorum, Anna Karina 79 yaşında öldü.
Perçem (kahkül) en güzel iri gözlü ve elmacık kemikli kadınlara yakışır.
İlk gençlik yıllarımız romantik sevgilimiz Anna Karina’nın çok kısacık perçemi dünya modası oluverdi, o iri gözleri Japon çizgi filmlerine örnek oldu.
Ünlü entel sinemacı Godard, 60’lı yılların başı, Chanel’ın (parfümcü) TV’de sabun reklamında görüp sevgili ve oyuncusu yaptığı Anna Karina’yı tanımak bize 80 sonrası nasip oldu.
Entel sinemada İkinci Dalga, yeni gerçeklik deyip Godard’dan söz etmeyi çok sevenler vardır, 60’lı yılların sonu Serseri Aşıklar, Çılgın Pierrot, Çete, Hayatını Yaşamak, ne bulduysak? Entel masalarda laf açılınca biz de iki kelime edebilelim diye.
Godard, önce, Anna Karina’ya gerçekçi bir dille bir fahişeyi oynatarak aklımızı başımızdan aldı. Sevgilisi olduğu için olmalı Godard Anna Karina’nın ne kalçalarını ne göğüslerini ne vücudunu tek kare göstermedi, hatta bu ‘romantik sevgili’ filmlerinde öpüşme sahneleri dahi yoktur.
Godard sinemanın büyüsünü bulmuş kısa yoldan film boyunca sadece Anna Karina’nın yüzünü ekrana dayar ve o kamera Anna Karina’nın yüzünden film sonuna kadar hiç ayrılmaz.
Godard sineması bugün çok aşılmıştır bugünden bakınca Godard filmleri eskisi gibi çok çarpıcı gelmiyor olabilir, ama, gençliğimizde böyle hiç değildi, kovboy ve tarihi filmler furyasında İtalya’da Fransa’da sıradan insanın hayatını acımasız gerçekliğini anlatan sinemacılar çıktı ortaya.
Anna Karina’nın erkeğini görür görmez ölümüne aşık olan o saf büyülü yüzünü anlatmak şimdi çok zor, çünkü artık cep telefonlarında ekranlarda ne bol miktarda değme güzel kadınlar görüyorsunuz. Anna Karina’nın yüzünü anlamak için önce hiç değilse bir yıl kadar TV’leri kapatmalı internet sitelerini kapatmalı sokaklardan reklam afişlerini kaldırmalı. Ve renk ses canlılık olmayan bu soluk çiğ dünyada bir sinemaya gidip, Godard’ın bir filminde Anna Karina’nın yüzünü saf saf bağlandığı aşklarını seyretmelisiniz.
Godard kim tanımak mı istiyorsunuz, önce dışarıya dünyaya aç Anna Karina’nın hayallerini tanımak zorundasınız, Godard şudur, Çete filminde Anna Karina iki erkek sevgilisi arasından kalkıp aşağı kattaki tuvalete gider ve tuvalet önünde bilardo oynayan iki kişi vardır. O bilardo masasının yanından geçerken erkeklere utana sıkıla da olsa kur yapmaktan kendini alıkoyamayıp masanın etrafında şöyle dans eder gibi dönüp, kendinden geçmesi ve sonra sevgilisi erkeklerin yanına gitmesi. Kolay aşık olabilen kadınlara romantik sevgimiz böyle mi içimize yerleşiverdi.
Bugün açın gazetelerinizi yazı-yazı-yazı-yazı binlerce yazı, ama düşünce yok!
Açın TV’leri, konuşma-konuşma-konuşma, binlerce tartışma, ama, düşünce yok.
Düşünce olmadan yazı ve konuşma olur mu?
Olursa ne olur: tekrar.
Aynı suratlar, açın ekranı milyon kez Davutoğlu, Didem Arslan, Tayyip Erdoğan ve aynısı, yüzlerce aynı-aynı-aynı-aynı suratlar!
Kapitalizmin geldiği son durak burasıdır, düşünce yoksa anlam da yoktur.
Anlam yoksa hayat da yoktur!
Bu yüzden hayatı değiştirmek istersiniz. Ve sonra hayatı değiştiremeyeceğinizi anlayıp kendinizi değiştirirsiniz.
İşte sanat eserleri filmler aklınızı başınızdan alıp size derin sorular sordurur, Anna Karina gibi kolay aşık olabilecek EN ZAYIF yanlarımızdan bizi hayata bağlar.
Mesela kimsenin emrinde otoritesinde çalışmamak, bu acımasız hayat’ı kabullenmemek, aşksız yapamamak.
Anna Karina, kim mi?

80’li yıllar faşist bir cunta iktidarda. Ankara’da soğuk -35 derece. Kalorifer yok. Odun tüccarları söğütleri ıslatıp satıyor. Hava kirliliğinden karşı kaldırım görünmüyor. Sabah kalkıyorsun Zafer çarşısı karşısında çınar ağaçlarından kirli hava yüzünden ölmüş yüzlerce kuş yerlerde. Jandarma ve tanklar her yerde. Sokağa çıksan bir metre kareye sıkışmış onlarca insanın osuruğuyla şişmiş dumandan boğulmuş göt kadar çay ocaklarından başka neresi var! Yüzbinlerce genç insan tutuklanmış. Bir İstanbul yapayım dersen İstanbul’a kadar otobüsünüz dört-beş kez aranır, kimlikler, ha şimdi aldılar, ha alacaklar korkusu. Yerler buz tutmuş yolda adım adım zor yürüyorsun. Açlığını giderecek para yok, kaşarlı bir tost bile ne kadar lüks bir yiyecek. Salep içecek para nerede? Eve dönüyorsun faturası ödenmediği için sular kesilmiş elektrik kesilmiş. Üç battaniyeye birden ev arkadaşınla birlikte sarılıyorsun. Yemek mi, yoğurtlu makarna, üstüne de kekik döküyorsun, ertesi gün ne yiyeceğiz, yine yoğurtlu makarna. Sucuklu tost mu sosisli tost mu, onu okulda zengin kızlar yiyor.
Godard kim mi, Anna Karina kim mi?
Tek nefes alacağın yer Kızılay’da Fransız Kültür Merkezi. Her hafta bedavaya sinema. Bu bedava sinemayı bile akıl edip bilip gelen yok koltuklar bomboş, karanlık içinde bir kaç kişiyle ancak seyrediyorsun. Sahne açılıyor.
Jean Paul Belmondo zengin bir karısı var lüks içinde yaşıyor ama aşksız bu kapitalist hayatı sevmiyor. Sonra, eski sevgilisi Anna Karina geliyor. Saçmasapan bir film. Ne başı var ne sonu. Yahu bu Godard ne anlatıyor. İki sevgili kaçıyor. Nereye gittikleri belli değil. Araba çalıyorlar. Paralarını bilerek unutuyor dağıtıyorlar. Yine de paraları yok hırsızlık yapıyorlar, manyak bir film. Ama Anna Karina dans ediyor. Jean Paul Belmondo sevgilisiyle eski yollarda tarlalar içinde ağaçlar altında bir roman yazıyor. Hayat nedir, parçalıyor işte. Seviştiklerini hiç görmüyoruz. Birazcık ucundan öpüş bu kadar. Ama hep dans ediyorlar. Dans ve hayatın anlamı üzerine ucuz felsefeler. Anna Karina incecik tiril tiril giymiş. Anna Karina ne giyse aklın gidiyor. Anna Karina dans ediyor sinema koltuğunda rüyalardan rüyalara dalıyorsun.
Acımasız kapitalist gerçek, hayatın anlamı nedir, kaçış, saçmalama, ölümüne bağlandığın bir sevgili.
Ve Godard, oyuncularına dans ettirip şarkı söyletir:
‘Götünün çizgisi (çatalı) kaderim oldu’…
‘Götünün çatalı hayatım oldu’.
İki sevgilisi de hayatın anlamını bize söylüyor, hayatın anlamı: Birbirlerinin göt çizgileri.
Film bitiyor, sokağa çıkıyorsun, jandarmalar, tank, TV’de sadece Kenan Evren. Aynı yüzler aynı soğuk aynı faşist iktidar aynı sözler, kırk yıldır aynı suratlar!
Fransız Kültür’den çıkıp Bayındır Sokak’tan Sakarya’ya dalıyorsun, aklın Anna Karina’da, böyle bir sevgilim olsa. Yüzü elmacık kemikleri kısacık saçlarına kulak üstü toka geçirilmiş, kısacık kesilmiş kakülü, hep şarkı söylese hep dans etse.
.kiyim hayatı, .kiyim hayatın anlamını, böyle bir sevgilim olsa, parasız pulsuz vursak yollara, bilmediğimiz yerlere ülkelere gitsek, işte Godard sineması, insana bunları düşündürtmek. O yıllarda yüzlerce arkadaşımız hapise girdi ve ama binlercesi Ege’ye kaçtı.
Şimdi bana çok sıkıcı gelen ama o yıllarda aklımızı alan o filmden aklımda kalan tek sahne, aşk nedir, diyor, cevap: Yanında ‘bugün yine hava çok güzel’ diyen bir sevgilin olması.

Bugün yine hava güzel diyen bir sevgili?
Bu acımasız gerçek dünyada hepimizin rüyası hayatın hepimizin anlamı, yanımızda, bugün hava ne güzel diyecek bir arkadaş, bir sevgili.
Altmışlı yılların sonu, Vietnam savaşıyla dünya yıkılıyor, öğrenci isyanları Paris yıkılıyor. Genç kızların fahişelikten başka şansı yok. Batılı gençler Katmandu’ya Nepal’a parasız pulsuz kaçan kaçana.
Mutlu olmak mı istiyorsunuz, Godard’ın Çete filminde, Anna Karina barda iki erkek arkadaşıyla üç kişi dans ederler. Üç kafadarın dansı beş dakika kadar sürer ve sonunda iki erkek de yorulur. Anna Karina dansına tek başına devam eder.
Dışarda Kenan Evren, Fransız Kültür’de Anna Karina, tek başına dans ediyor.
Tek başına.
Tek başına.
Bilmem niye o gençlik yıllarında hayatın anlamına bu kadar sardık? Hayat nedir, varoluşumuz, sorumluluklarımız, arzularımız, aşkımız, vs. bilmem niye sinemalardan kütüphanelere sahaflara delirmişcesine daldık.
Kitap sinema peşinde biz delirdik hayallerimiz delirdi. Ama gerçek, Kenan Evren hala dışarda seni bekliyor ama şimdi sinema sahnede bir Anna Karina yok. Bugün yanımızda ‘hava güzel’ diyecek bir sevgili yok.
Dışarısı hala soğuk ama filmdeki Anna Karina’nın kısacık perçemleri hiç yok.
Kolay aşık olabilen o eski hülyalı sevgililer pırt diye kolayca başka dünyalara kaçabilen o gözü kara eski arkadaşlar hiç yok.
Dışarda hava yine soğuk ama hayatın anlamını soracak bir şarkı bir arkadaş bir sevgili bugün hiç yok.
Acımasız gerçek aynı suratlar aynı konuşmalar aynı jandarma aynı tanklar, ekranlarda, her yerde aynı işkenceci sıkıcı soğuk tekrar.
Ve hepimizin hayatının acı bilançosu, gerçek’i, bir zamanlar dans ettiğin arkadaşların yorulmuş, dansı şarkıyı bırakıp soğuk tekrara boyun eğip kabullenip bir kenara sinmişler.
Oysa gerçek, dışarda, tek başına, seni bekliyor.
Artık tek başınasın delikanlı, o sinemalarda hayatın anlamını arayan seyirciler kalmayınca o sinemalar da o yıldızlar da o perçem o elmacık kemikli o iri gözlü o kolay aşık olabilen kolayca kaçabilen insanlar da yok oluverdi.
Şu kalemin fırça gibi bir gücü olabilseydi, şuraya kısa kesim bir perçem çiziverseydi.
Şu kalemin romantik bir sesi oluverseydi, sizlere ‘bugün hava çok güzel’ diyebilseydi.
çok güzel bir yazı olmuş godard izleyeceğim ilk boş vakitte. umarım ülkeyide o lanet kahpetalizmin duygusuz ve ruhsuz mimari eseri olan gri binalara benzer manasızlığından çıkaracaksınız.
Mükemmel bir yazı olmuş.
Yüreğine sağlık Nihat Abi.
“Bugün açın gazetelerinizi yazı-yazı-yazı-yazı binlerce yazı, ama düşünce yok!
Açın TV’leri, konuşma-konuşma-konuşma, binlerce tartışma, ama, düşünce yok.”
İşte tam da böyle, Nihat Genç’in dediği gibi her şey. Yazıları okuyorum, bir iki tane istisna dışında, ne öğrendim bu yazıdan dediğimde aklımda kalan sadece peş peşe dizilmiş kelimeler … Kalemine sağlık Nihat Genç, yalnızlığımızı ne de güzel anlatmışsın. Allah sağlıklı ömür versin, eksik olma.
Makaleyi okurken başka bir hayat yaşıyormuş gibi oldum !! Cennet Sonsuza dek böyle Romanların okunduğu bir yer olmalı herhalde !
Abi bize yine Leman zamanlarini hatirlattin cok sagol! Yine saldin zehiri icimize…
Nihat Abi, muhteşem bir yazı, tebrikler. Dünya için fakat çok daha özelinde Türk halkı için artık romantizm, sanat, aptalların işi. Sevmek hem yasak hem budalalık hem de çocukça bir duygu! İnsanlara vaadedilen, onların da hiç itiraz etmeden kolayca kabullendiği yaşam tarzı; herşeyi yutmak, yok etmek, tüketmek. Herşeyi rasyonalize ettiğini sanan fakat bir çukur içinde debelenmekten ilelebet kurtulamayacak ruhsuz insanların dünyası. Sanat da dahil herşey simgesel, herşey para. İncelik, yalandan dahi olsa nezaket, merak duygusu… insana dahil olan, aydınlanmanın, modernizmin tüm duygusal kazanımları yerle yeksan olmuş.
şahane elinize sağlık
Bu acımasız gerçek dünyada hepimizin rüyası hayatın hepimizin anlamı, yanımızda, bugün hava ne güzel diyecek bir arkadaş, bir sevgili.
şimdilik bunu diyeyim, sonra sindire sindire tekrar okuyayım
Tek başına… Evet her şeyin nihai aşaması
Yüreğinize sağlık