Nihat Genç yazdı…
Kırkikindi yağmurları bu sene, maşallah, iyi yağdı!
Seri yağdı, bol yağdı, gece yağdı, sert yağdı, yumuşak yumuşak serin yağdı, şimşekli fırtınalı gök gürültülü yağdı, şakır şakır yağdı, dolu yağdı, çisi yağdı, saatlerce uzun uzun ince ince yağdı, sel oldu, bereket oldu, dağların belini kıra kıra yağdı, yabani otların boyu dizlerimize ulaştı, hiç bitmeyecek gibi yağdı, şükürle duayla bin bereket yağdı!
Bu kadar yağmura kir dayanmaz, günahımızı mundarımızı kırklaya kırklaya yağdı, ağaçlara kırbaç vura vura yağdı, çeri çöpü kattı önüne sürükleye sürükleye yağdı, sonu gelmeyecek gibi yağdı, gölleri barajları dereleri taşıra taşıra şakırdayarak şupurdayarak şırıldayarak coşa coşa yağdı!
Yer gök doğa keyfini süre süre yağdı!
Şimdi bu bereket bu yağmur bu fırtınalar kalkıp, dünyanızı yaratan var eden benim deyip Tanrılık taslasa, kim ne diyebilir, dualar ediyoruz, dağımız taşımız tarlamız ovamız, pirü pak, pırıl pırıl!
Her Kırkikindi mevsiminde olduğu gibi, vurdum Anadolu’nun neşeli ovalarına!
Yine ufkunda ev apartman ve insan görülmeyen uçsuz bucaksız ipek halı gibi eşsiz tarlalara festivale koştum!
Annem olsaydı, yağmurlar bastırdıkça, yine kimin çocuğu sele kapıldı yine kimin arabasını dereye düştü, diye dertlenip ağlar, dualar ederdi!
Arpa buğday yonca tarlaları, tabiat en güzel giysilerini giymiş.
Fırtına dağ başlarında dört nala sevişiyor dans ediyor, bu ne güzellik Allahım.
Tarlalar dağlar ufuklar derya gibi bin çeşit yemyeşil diri ve canlı, elime saydım tanelerini, yirmi otuz, bıraksan başaklar göklere yükselecek!
Ne denetlemek ne dizginlemek mümkün değil, doğanın aklını aldı efsanevi güzelliğini bir daha verdi, setleri yıktı, yağmur kendi yolundan gidiyor, kuru kıraç tepelere gökten ‘cennet’ inivermiş.
Gür yapraklı ağaçları seyretmek ruhunu coşturuyor insanın!
Sonsuzluk banyosuyla arındırıp insanı bozulmamış o saf ilkel neolitik zamanlara hayranlıkla döndürüveren!
Yol kenarlarında binlerce sarmaşık tanımadığım yabani çiçekle sarmaş dolaş hepsiyle kucaklaşmak, daha önce bu kadar küçük ve güzel minik çiçekler ve incecik giyinmiş çalılar görmemiştim, binlerce yıl hangi taşın altında saklanıp dala sürgüne vurmak için, bugünü, beni beklediniz!
Tepeler kıyamet yeri gibi bulutlar aşağıda korunmasız minicik çiçekli yapraklar, yorgunluğumuzu alıverdi, eşsiz bir zaman, hayaller içinde içimde unuttuğum ölümsüz bir şeyler mi tamamlandı!
Birkaç gün önce, sabahın beşinde fırtınayla uyandım, kuşluk vakti yine yağdı, saat ikiye doğru yine ve akşamın yedisi yine, benzersiz bir mevsim, umutları iyilikleri yeniden ruhlarımıza armağan eden bir iyilik yağdı.
Taşlar kayalar toprak hiç birimiz neşenin bu saf halini bu kadar canlı tutkulu pırıl pırıl, güzel ve coşkun beklemiyordu!
Tanrı’nın lütfu işte mükemmel eser, rüyasını görsen hayal etsen inanamazsın, yıkıldık dediğin anda anlatılmaz mutluluklar veren!
Dağları tarlaları ağaçları rüzgara yağmura doyup büyülenerek coşmuş, parayla satın alınamayan yapraklarda ağaçlarda başka bir gurur var!
Sabah yürüyüşe çıktım, iğde ağaçlarının kokusu, gül yaprakları güneş görmeden zamansız çürümüş düşmüş, ağlayıp ağlayıp çok duygulanmış leylaklar. Dutlar mevsiminden önce bal yapmadan düşmüş. Piyano başında yağmurun sesi. Siyasi mevsimin tam tersi, olmayacak şey, içime bir kuvvet girdi.
Yersiz ve sebepsiz, birden, Allahım ne kadar mutluyum, dedim!
Doğanın içinde insan olmak ne derin bir sır! Kim söyletiyor bana bunları. Eşyaları çürümüş cilası dökülmüş Allahsız sahtekar siyaset mi ekonomi mi şehir mi? Yağmurlar, çözümsüz bir imkansızı başarıyor. Kafası karışık umutları tükenmiş bir yorgunu, ağaçların yaprakların çiçeklerin üstünden uçuracak kadar sarhoş ediyor!
Muson, mevsim demektir, neolitik çağlardan sömürge çağına kadar coğrafyaların en bereketlisi ve zengini Güney Asya’dır, Muson Asya’sı, denir, sınırı Himalayalar!
Hindistan’ın ilk yerlileri İnduslar bu bereketli topraklara kuzeyden geldiler, Aryanlar, kuzeyden geldiler, Babürler kuzeyden geldiler, bizler de Anadolu’nun yemyeşil nehir yataklarına ve yaylalarına aynı yerden kuzey Asya’dan geldik.
Bu tatlı yağmurların bereketine yüzbinlerce yıl durmaksızın kavim kavim savaşa savaşa koşa koşa geldik! Ot’larla hayvanlarımızı hayvanlarımızla, işkembe çorbası, tandır, kavurma, ciğer kebap, ekmeğimiz!
Uzak Doğulular tek tanrılı dinler gibi dünyanın bir başlangıcı yaratılış günü olduğuna inanmaz, onlar, ‘döngü’ der, sonsuz evren sonsuz bir döngü içinde ve ruhlarımız ve otlar ve canlılar, bir gün ağaç oluruz bir gün gül bir başka çağda başka bir canlıya dönüşüveririz, bir gün zehir zıkkım bir gün elma oluveririz!
Bu kadar çok yağdığına göre tahminim o her Ağustos’ta şehri atom bombası gibi birbirine katan fırtınalar bu Ağustos’ta eskisi kadar sert olmayacak demektir!
İtalya İspanya’da kuraklık yaşanırken bu yağmurlar demek ki dönüşümlü bir bereket, ki, unutmayalım, Melih Gökçek’in susuzluktan insanları Ankara’dan kovduğunu, kadınların ve bebeklerin en acil ihtiyacı için bir şişe suyu aylarca bulamadığımız günleri
Bu toprakları vatan yapmak için Bizans’la, dört asır Haçlılarla, sultanlardan mülkün tapusunu alabilmek bir çift öküz bir tarlamız olabilsin diye bin yıl savaştık!
Şakır şakır tatlı tatlı yağ diye bin yıl her mevsim seni bekledik!
Tarlanın başında! Kurumuş derelerin ağzında. Yıkılmış çeşmelerin önünde. Bozkır güneşinin altında çatlamış kavrulmuş toprağın yanında yana yana serinliğini bekledik!
Acımızı ve yalnızlığımızı ve çaresizliğimizi ve yoksulluğumuzu alıver, toprağım yeşil giysin, yeşersin dağ bayır, çalı çırpı boy versin ormana dönsün çıplak ve yalnız tepeler!
Güllerime pembe. Karanfilime mor. Başağıma tane olsun. Koyunuma süt!
Dağları söke söke indirsin, ovalarımı döne döne dolansın, yamaçlarıma basma entari!
Çiçeğimin yapraklarında pırlanta gibi ışıldayan su damlaları!
Altın sarısı parlasın başaklarım, ufka kadar rahmet, Allah’ım eksikliğini göstermesin!
Sen başımızdan eksik olma, küffara yokluğa cahilliğe asla esir olmayız, toprak ve bu can, usanmaz senden, doğanın kalbindeki o yüksek bilgiyle öfkemizi söküver içimizden, kaderden ölümden korkmayan çelik gibi sürgünler ver, çocuklarımıza, ruhlarımıza!
Yine bastırdı dolu dolu yağdı ve nasıl emdi tarlalar, gördüm işte, yağdı yağdı bir gram çamur bataklık yapmadı, bahçesinde fasulyesi, biberi, yamaçlarında gelincikler, şarkılar söyledi!
Kıpkızıl yabani laleler, içi dışı tertemiz sümbüller, koşa koşa göklere uzandı, eteklerine dolanıp coşa coşa akıyor dereleri, tutam tutam menekşeler, seni bekliyor, tarlalarım kalbim ve memleketim ve ekmeğim, yemyeşil sancağım, vatanım!
İnce ince çöken dumanı, sensin, dağları taşları söküp getiren sensin, dalım fidanım goncam tomurcuğum, bahçelerimi güle çeviren, leylaklarım eriklerim kaysı çiçeklerim, sensin, ineğimin ayağındaki çamur, kayalıkların üstüne ipek halı gibi dokunmuş çimenim, dere taşlarına sarılmış yosunum, yoruldum o şehirden, sırılsıklam ıslanıp sarılıp öpsem sicim sicim saçlarından!
Bu rahmet bilgimi aşar ölümü unutturur, kestanemin cevizimin yaprağı, zerdalim, tomurcuğum, pıtrağım, dağlarımın koynuna serili duman rengarenk hayal içinde bağım bahçem, unumun hamuru, çitleri saran telli duvak hanımelleri, heybetli ağır başlı dağlarımın içtiği, şarabı şerbeti, sensin!
Dağlarımın yumuşak yastığı çayırları, sensin, ovalarımın kadeh kadeh içtiği pınarlarım, meşem, mazım, çınarım, selvim, ladinim, sedirim, ıhlamurlarım, ah deli ediyor beni titreyen yemşeşil yaprakları kavakların, öldükten sonra da ben, böyle yağın, ne olur!
Ladinlerin iğne yapraklarından süzüle süzüle şıpır şıpır damlayan, açlığımı kuraklığımı avutan gözümü karnımı ruhumu doyuran sensin, kokuna şakır şakır sesine, kurban olurum! Boğuşur güreşir gibi meşelerimi sallayışın, dolana dolana coşturup taşırdığın derelere, kurban olurum. Kalesi yıkıldı geldi kakülü döküldü geldi, vallahi, hiç kesmedim ümidimi kadir mevladan!
Bir damlası bin tarlanın çoraklığına bin gecenin uykusuzluğuna bedel, gökten makineli tüfek mermisi gibi kafasına kafasına iniyor otların, çıldırmış gibi otlar, mucizevi bir şölen yaşıyor, ne olur bir öğün ara ver, kuşlar da konsun, mezarlar da testisini doldursun!
Doyamadım cümbüşünün sesine sızım sızım sızlayan yaralarıma merhem olsun, yağdıkça gülümsüyor tepeler, cansız kuru dalları nasıl da eğleniyor, tarlalar yeniden doğmuş gibi nasıl sevinçli! Tepeler, sıradağlar, yüksek yaylalar, başlarında kara bulutlar, yeri göğü inleten marşlar söylüyorlar.
Gürül gürül gümbürtüsü ağaçların, dağlar denizin dalgaları gibi kayalara çarpa çarpa çekiliyor, gökyüzü bulutlar el ele halay çekiyor, duyuyorum minicik çiçeklerin şarkılarını!
Sonunda, kendilerini buldular, şarkılar söylüyor meralar otlaklar, minicik otlar ıtır ıtır sevinçten ağlıyor! Şimşekli bulutlar patlaya patlaya, resmi törene çoktan başladı. Pırıl pırıl süslenmiş ormanların zafer geçidi!
Gökler deliniyor, ötelerin boruları, kimseyi uyutmuyor gürültüsü, minicik biçimsiz çalıların zıplaya zıplaya büyüyor çiçekleri! Yıldırımlar peş peşe kafasına kafasına iniyor, damarlarına kan giriyor, can veriyor dağlara!
Ve küçücük kara böcekler iş makineleri gibi telaşlı çalıların altında fırtınadan habersiz işlerine koyuldu!
Ve sonra ürpertiyle tepelere bakıp önce çok korktular, kabuklarına çekilip, ve sonra dirildi ve dikildi başları, başakların! Dağ eteklerinde nöbet tutan leylakların feryadı. Kendi çiçeklerini öldürüyor güçlü kokusu!
Yemyeşil tarlaların üstüne gri mor karanlık bulutların gölgeleri sinsice iniverdi, karaltılar gözle görülmeyen heyüla orduları hücuma geçti, ağaçlar tepeler, vahşi neolitik çağların canavarlarına dönüştü, ve ama…
Ağacın en tepesindeki çelimsiz filiz dimdik durdu, eğmedi başını, Allahım şu incecik yaprağın içindeki kudretten istiyorum!
Bu bitimsiz yağan yağmurların tarlaların ortasında burada amansız bir imha savaşı gördüm!
Önce döküldü dağıldı yere yıkıldılar, ve..
Sonra süslendi başaklar, buğday başakların her biri tören kılıcı gibi parlak!
Sonra kaldırdılar başlarını göklere yer gök tarlalar ufka kadar altın renginde parıldadı!
Ve sonra fırtınanın sırtına sırtına indirdi kılıcını kırbacını ve başaklar tohum tohum tane tane düştükçe inadına bir daha kudurdular!
Bir daha savurdu rüzgar tarlaları gürleyen kudurmuş tepeleri yatıştırmak mümkün değil, bir daha indi fırtına hırsını alamadı!
Ve bulutlar dağıldı, yepyeni şarkılar söylemek için, yumuşacık sesiyle dağları yatıştırdı ve tohumlara uçmak kaçmak için buralardan yelinden kanat verdi!
Yerle gök’ün savaşını olup biteni baştan sona seyrettim, minicik yaprakların ışıltısı kalbimin kararmış gümüşünü ovalayıp parlatıyor!
O fırtınanın ortasında, üstüm başım sırılsıklam, oradaydım!
Önce ilkel bir insan gibi kemiklerime kadar titreyerek korktum ve diz çöktüm, şükrettim, yeri göğü yaratanın önünde!
Ve sonra dağılıp bulutlar açıldıkça gökler, içime dingin bir adam girdi, başım yükseldi, damarlarıma kan girdi, ağırlığımı unuttum, başak tarlalarında koşmaya oynamaya başladım, sanki elmam ayvam eriğim kavunum etlendi ve bala döndü!
Oradaydım, duydum, ipek halı gibi tarlaların yamaçların sesini, şarkılarına eşlik edip, silkindim! İçimde bir bayram sevinci! Vatanım, işte bu topraklar, çığlıklar attım, ne korku kaldı içimde ne şüphe tereddüt, ayaklarımın ilk defa toprağa bastığını hissettim!
Şimşekler çoktan gitti, ışık rengini çiçeklere ve gözlerime inci inci parlaklığını bıraktı!
Yamaçlar davullarına hayvan derisi değil sanki gül yaprağı germiş, kimselerin duymadığı, tınısı, incecik bir ses, ruhumu parlatıyor!
Öyle incecik bir ses ki rüzgarla salınan minicik otların üstüne konacak kadar hafifledim!
Gürleyen patlayan gökler gitti, eli ayağı tutmayan düştü düşecek kayalıklara ve yorgun kollarıma, ilahi bir kudret geldi!
Yağmur, savaş ve fırtına ve tarlalar içinde, oradaydım!
Sevinçten hıçkıra hıçkıra, neşem yerine geldi, manzaranın güzelliği, gözlerimden bal sızıyor sanki, insan olmak var olmak, sende bende onda hepimizde var olan şey, ne güzel şey!
Korkuyla birbirine sarılmış adım atılmayacak kadar sık başakların ve insanların sesini, içime aldım, otların fidanların dalların yaprakların yüzünde, el değmemiş, saf bir ışık gördüm!
İfrit iblis karanlık düşünceler, kayboldu gitti!
Daha önce hiç tatmadığım, eşi benzeri olmayan!
Ve hiçbir gücün dizginleyemeyeceği!
Çok leziz bir sakinlik!
Solmaz yıkılmaz tükenmez çürümez!
İki cihanda pamuğa sarılmış çelikten, bir rahatlık kemiklerime giriverdi!
Artık mezara, bedenimi değil, bu fırtınada eğilmemiş kırılmamış bir erik dalını koyacaklar, silkinişin dirilişin dalından çığlıklarından kılıçlar yapmış! Hiçbir celladın hiçbir baltanın hiç bir fırtınanın küstürmeye kahretmeye korkutmaya öldürmeye yok etmeye, gücü yetmeyen!
Ne güzel bir yazı
Sayın Genç bir şelale gibi coşmuşsunuz, bizi de coşturdunuz. Bu güzel vatanı bize kazandıran başta Büyük önderimiz ve silah arkadaşlarına ne kadar minnet etsek azdır. Ne demiş M. Akif; Kim ki bu vatanın uğruna olmaz ki feda. Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda
Sayın Genç bir şelale gibi coşmuşsunuz, bu coşkuyu bize de yaşattınız. Böylesine güzel bir vatanda yaşadığımız için ve bu güzel vatanı bize bağışlayan büyük önderimizve silah arkadaşlarına ne kadar minnet etsek azdır.
Doğayı, ruh halinizle harmanlayarak etkileyici bir şekilde tasvir etmişsiniz. Kaleminize, emeğinize, yüreğinize sağlık 👏👏👏
Kim bu vatanın uğruna olmaz ki feda. Şüheda fışkıracak toprağı sıksan Şüheda.
40 gündür bizleri ıslatan sokakları hergün yıkayan yağmuru anlatmış büyük usta, sanki o otların arasında dolaştık, sanki şakalarımızdan yağmurlar süzülüyor gibi hissettik, umudun hep olacağını hatırladık. İyi ki varsın Büyük Usta. Coşkun bir yürek olarak, Cumhuriyetin Aşık Veysel’i olarak iyi ki varsın.
Değerli yazar, duyguyla okudum. Tabiat ananın sonsuz güzelliğini ve gücünü kalbimizde ve ruhumuzda yükselttikçe huzuru ve doğruyu bulacağız…
müthiş keyifli bir yazı. okurken yaşadım hissettim.
Bu nasıl güzel bir yazı sevgili Nihat bey. Iliklerime kadar doyurdu beni.. ☺️
Teşekkürler Sn Hihat GENÇ 👏👏👏👏👏
Çok teşekkürler,
Bin şükürler olsun.
Doğamızdan ve vatanımızdan başka nemiz var ki…