Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. İdeoloji ve Bilim-I

İdeoloji ve Bilim-I

featured

Şahin Filiz yazdı…

Politik süreçlerle bilimin, üniversite kavramı ile siyasi çekişmelerin yoğunlaştığı günümüz koşullarında ideoloji ile bilim arasındaki gel-gitlerin oluşturduğu karmaşaya ışık tutabilmek için, İzzet Seyit Ahmet’in al-Marifa, Sayı: 349, Ekim 1992’de Arapça yazdığı “İdeoloji ve Bilim” adlı makalesini Veryansıntv okurları için dilimize çevirdim. Makale uzun olduğu için iki bölümde yayınlanması uygun olacaktır. Veryansıntv’nin seçkin okurlarının her iki bölümü de dikkatle ve sabırla okumaları dileğiyle…

İdeoloji, özellikle entelektüel çevrelerde belki de en yaygın olarak kullanılan bir terimdir. Ancak bu sözcüğün en yaygın ve geniş anlamının düşünsel ya da, sonunda kişinin benimsediği anlayış, kültür ve çalışma seyrine egemen olan fikirler topluluğunu ifade etmesi, sözcüğün bu güne kadar gösterdiği anlamlardan sadece bir tanesi olduğunu göstermez.

Bu anlayış, araştırıcıların, düşünürlerin beğeni ve hayranlıklarını kazansa da, sayısız sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Bunların en bariz olanı, bu anlamın boyutlarının açıklanması meselesidir. En tehlikelisi de, ideolojinin, bilim ve marifet çeşitleri üzerindeki etkisinin boyutudur.

Burada iki sorun söz konusudur. İdeolojinin hayatımızda oynadığı rolün önemi ve hatta tehlikesine vakıf olabilmek için, bu iki sorunun arka planını elimizden geldiğince keşfetmeye çalışacağız. Hızlı bir şekilde de olsa, düşünürlerin ideoloji kavramına getirdikleri yorumların en önemli göstergeleri ve bu terimi ortaya koyan kişinin kastettiği ilk asli anlamdan esinlenilen bu göstergenin boyutunu gözden geçireceğiz.

İDEOLOJİ NEDİR?

İdeoloji kavramına çağdaş anlam yüklemeleri ve onun bilinç ve etkinlik çeşitlerinden çok söz etmeleri nedeniyle, Marksistlere çok şey borçlu olduğumuz kuşkusuzdur. Bu kavramının yaygın anlamının belirlenmesinde Marksistlerin payı büyüktür. Öyle ki bu durum, birçok kimseyi, ideoloji teriminin Marksizm ile sıkı bir bağı bulunduğu inancına iletmektedir.

İşte bundan dolayı, bu terimin Marksizm’den daha önce var olduğunu bilmekle beraber, ideoloji terimine karşı tavırların çoğunlukla bu bağdan kaynaklandığını görüyoruz.

Terimin kökeni, Latincedir. ‘‘Fikirler Bilimi’’ anlamına gelen ideoloji, ‘idea=fikir’ ve ‘logos=bilim’ kavramlarından oluşur. Bu kavramı ilk olarak kullanan Fransız filozofu Destutt de Tracy (Antoine Louis Claude) (1754-1836)’dır. ‘‘Düşünce Melekesini Kuşatan Bellek’’ adlı eserinde kullandığı bu terimi daha sonra, ‘‘İdeolojinin Öğelerini Belirleme’’ (Elements d’ideologie) adlı bir diğer eserinde daha da genişleterek açıklığa kavuşturmuş ve ideolojiyi, ‘fikirleri geniş anlamda ele alan bilim’, ya da, ‘‘özellikleri, yasaları ve bilimlerle olan ilişkileri yönünden bilinç vakıalarının toplamı’’ tarzında tanımlanmıştır.

Düşünür, benimsediği inançları yüceltmeye yönelik fikirler, değerler ve kavramlara sahiptir. İdeoloji araştırıcıyı, inançlarını güçlendiren değerleri ve fikirleri kucaklamaya iter, onu teşvik eder. Ya da, benimsediğimiz katı fikir veya fikirlerin arkasında gizlenmiş olan düşünce ve anlayışımızı, toplum ve evrenin dış görünümleri hakkında bilinçli ya da bilinçsiz olarak yaptığımız açıklamaları yönlendiren gizli bir fikre sürükler.

Bunun anlamı, de Tracy’in şu ifadelerinde açıklığa kavuşmaktadır: ‘‘İki bilim vardır. Bunlar birbirlerinden farklı olmaktan başka, aynı zamanda birbirlerine zıttırlar. İnsanlar bunları ısrarla birbirine karıştırmaktadır. Demek istiyorum ki eski teolojik metafizik veya-sözcüğün gerçek anlamıyla-metafizik ile modern felsefe metafiziğini ya da ideolojiyi birbirine karıştırmaktadırlar.’’ İdeoloji, sanki tüm felsefenin temelinde yatan fikirler örgüsü imiş gibi, görülmektedir.

De Tracy, bu anlayış biçimini destekleyerek diyor ki: ‘‘Bu anlayışın ideoloji olarak nitelendirilmesi mümkündür. Çünkü içeriğine geniş bir perspektifle göz attığımızda, mantıklı bir surette yaklaştığımızda ve hedefini kestirdiğimizde, ideolojinin bu tarzda anlaşılması mümkün olmaktadır.’’

Tüm bunlara rağmen şunu inkar edemeyiz: de Tracy, yeni bir bilim kurma iddiasındadır. Yani fikirlerin köklerine, özelliklerine, yasa ve ilişkilerine bağlı yeni bir bilim kurmak istemektedir. Ancak buradaki problem, marifete özgü herhangi bir bilim, ‘‘gnoseoloji’’ (marifet ilmi) diyebileceğimiz şeydir. Bu ilim, sağlam bağı, fikir ile marifet arasını ayırmayacak derecede birbirine yapışmış marifetin kökeni, doğuşu, yapısı ve hakikatleri demek olan bir bilimdir. Bu fikirler bilimi, bir takım ilkelere sahip olduğu için tam bağımsız bir bilimdir. Dolayısıyla marifet biliminin belirli bir formu olamaz. Bu sebeple, kendisine daha seçkin bir diğer yön tayin etmesi, onu elde etmek için yeni bir alan araştırması gerekir. Bu, fiilen olan şeydir. Çünkü fikirler bilimi, olguya uygun olmayan düşüncenin kökünü araştırmaya doğru hareketlenmiştir. Kendi doğal yürüyüşünü belirleyen doğrultudan sarf-ı nazar ederken, gelenek, inanç ve kalıtsal fikirlerin etkisine ışık tutma eğilimine girmeye başlamıştır.

İdeolojinin düşünce bilimi olarak devam etmesi mümkündür. Eğer düşünürler ve araştırıcılar, hızlı davranmasalar, amaçsız olarak bu bilimin tanımını yapmazlardı. Zira ideoloji, onlara göre, bilineni bilmeye çalışmak hükmündedir. İdeolojiyi ele alanlara uyarak, onun içerikleri ve tefsirleri farklılık gösterse ve bilim olması bakımından ideolojiyi bunlarla açıklığa kavuşturmak için anlamını bu çerçeveye sıkıştırsalar da, bizzat belli bir olayı gösteren kavram, doğru bir değişikliğe kaymadan, bu anlayışı değiştirirlerdi.

Aslında söz konusu anlaşmazlığın arkasındaki neden, özel anlamda ya da, çağdaş ve yaygın kavramsal anlamda, ideolojinin özünü gizleyen şeydir. Terim, zihinlerimizi örten kuşkulara işaret ederken ve muhaliflerin, kendisiyle bize üstün geldiği görüşler, fikirler ve tasavvurlarla zihnimizin tereddüde düştüğü şeyi gösterirken biz, ideolojinin özel anlamından söz etmiş oluruz. Bu görüş ve tasavvurlar toplumsal yasanın gerçek doğasını örten bilinçli bir takım gerçek-dışı formlar sayılırlar. Çünkü bu yasanın gerçek bilgisi, karşı çıkanların çıkarlarıyla uyuşmaz.

Bu anlamda Raymond Aron’a göre ideoloji, mücadele fikridir. Marx’a göre tarihin ilerlemesini gizleyen bir biçimdir; gerçek olmayan bu formdur. Nietzsche’ye (1900) göre, hayattan uzaklaşan örtüdür.

Karl Maniheim’a göre ideoloji, somutlaşmamış deneyim olan yasanın açıklamalarından ibarettir. Ancak ideoloji, bu tecrübelerin bir tür tahrif edilmiş bilgisidir ve hakiki yasanın gizli kalmasına yarar.

Karl Jaspers’la beraber (1883-1969) nesnel bir tanıma daha çok yaklaşabiliyoruz. Buna göre ideoloji, mücadele fikri olarak telakki edilmemektedir. O ancak, fikirler ve temsillerin sentezinden oluşur. Bu fikir ve temsiller, özne açısından ideolojinin sonsuz hakikatini temsil eden özel yasasını açıklar görünmektedir. Ama bu temsil, vahim tarzdadır. İkinci olarak, bu temsiller ve fikirlerden soyutlanmış bir özne bulunmaz. Böylece, daha önce ideoloji için yapmış olduğumuz tanım kavramına ulaşmış oluyoruz: İdeoloji, kişinin inandığı ve benimsediği fikir ya da fikirler topluluğudur. ‘‘Bu fikir topluluğu kişinin anlayışı, kültürü ve inancı olarak kabul ettiği fikirleri yüceltip destekleyen yöne doğru yapmış olduğu faaliyetlerine hâkim olur ve onları yönlendirir. Böyle bir istikamete yönelip de ideolojiden uzak kalabilen hiç kimse yoktur. Nasıl ki her insanın kendine özgü felsefesi varsa, yine aynı şekilde bir ideolojisi vardır. Üstelik ideoloji, felsefenin ta kendisidir. Çünkü ideoloji de, içeriğini vurgulamak gerekirse, ilk önce kendisi, ikinci olarak da diğerleri için kendisini anlatmak üzere ortaya çıkan bilince dönüşür.

İDEOLOJİK ETKİNİN DİNAMİZMİ

İdeoloji nasıl olur da, bir kimsenin benimsemiş olduğu fikirleri yönetir, nasıl yönlendirir ve bu, niçin böyle olur?

Bu soruları şu ya da bu şekilde yanıtlamak, araştırıcı veya düşünürün çalışmasında ideolojik etkinin dinamizmini keşfetmek demektir. Nedir bu dinamizm ve hareketlilik?…

İdeoloji kavramının tüm kullanımları bir alan, bir neden ve bir rol ile ilişkili bulunmaktadır ve kesinlikle bir teoriye götürür; bir çeşit düşünme tarzı yaratır. Kavramı kullananların pek çoğu bugün, söz konusu mantıksal ilişkiyi ya unutmakta ya da unutuyormuş gibi yapmaktadır. Ancak onlar bu ilişki örgüsünü zihinlerinden söküp atamamakta, dolayısıyla bu ilişki ağı, analitik çalışmalarını etkilemekte, iradelerini sınırlamakta ve onlara yöntemler dayatmaktadır.

Gerçek şudur ki bu etki, iradenin sınırlandırılması, metotlar dikte ettirilmesi veya kısaca, ‘‘ideolojik etkinin dinamizmi’’ diyebileceğimiz şey, aynı anda birbirine bağlı mütekamil iki yöndür: Birincisi, bilinçli yön; ikincisi de bilinçli olmayan yöndür. Öyle ki kişinin benimsediği fikirler ona etki eder ve onu, bilinçli olarak yönlendirir. Yani kişi, yerine getirdiği şeyin, benimsediği fikir, sembol ve prensiplerin ancak bir savunucusu olduğunu anlar. Bilinçli olmayan yön için de aynı şey söz konusudur. İdeoloji insana etki eder ve onu, ‘‘bilinçsiz’’ bir tarzda yönlendirir. Öyle ki bu, kişinin idrak ve bilincinden uzak, gizli olduğu halde, aktivitesini işleten örtük aklın derinliklerinde yatan düşünsel bir mirastır.

Etki dinamizminin mihverini şekillendiren bu iki yöne değinmeden önce, bunların dayandığı ve hareket noktası olarak aldıkları temele işaret etmemiz gerekmektedir. Çünkü bu temel, etkiyi bütünüyle yasallaştıran, ona, kişi nazarında önem kazandıran şeydir. Gerçekte bu temel, ideolojinin kapsamında ve onu oluşturan fikirlerin göstergelerinde sembolleşmektedir.

Buradan hareketle iki tali bölümden söz edebiliriz.

GÖRÜŞÜN KAPSAMI

İnsan, taşımakta olduğu bilgi, kültür, tecrübe ve deneyimlerine yönelir. Özellikle araştırıcı, evren ve hayat hakkında spesifik bir görüş belirtmeye meraklıdır. Ancak insan bilincinde olmadığı zaman bu görüş, kapalı ve silik kalmaya devam eder. Bilincine varıp bellediği zaman, bu görüş, billurlaşmaya ve netleşmeye doğru yol alır; sahibinin nazarında evreni açıklayan kapsamlı bir görüş olarak ortaya çıkar; bu izahı tüm insanlara ulaştırmaya ve onları buna ikna etmeye çağırır. Bu anlamda olmak üzere Jacop Baryon, ideolojinin bütün konumlarını şekillendirmede rol oynayan iki ana özellikten söz eder: ‘‘Bütüncülüğe ve kapsamlılığa doğru çekişme.’’ Öyleyse ideoloji, esasen, evren hakkında kapsamlı ve derli-toplu açıklama anlamına gelir. İdeoloji, kendisini insan hayatı için bir ölçü yapmaya ve etkide bulunduğu şeyin tüm insanlık ve hayatın bütün alanlarında seyretmesi için çabalamaya özel önem verir.

GÖRÜŞÜN TUTARLILIĞI

İdeolojik inançlara sahip olan bir kimse, kendi görüşünü tüm insanlara kabul ettirmeye mi çalışır mı? Eğer böyleyse, bunun gerisindeki asıl neden, görüşün tutarlığı sorunudur. Bu tutarlılık, görüş sahibi ile kopmaz bir irtibat içindedir. İdeoloji bu anlamda, kullanan kişinin kimliğine göre, olumlu ya da olumsuz çehreye bürünür. Konuşan kimse kendisine ait ideolojinin vefa, fedakârlık ve yücelikten ibaret bir inanç olduğu düşüncesindedir. Rakiplerinin ideolojilerinin de, arkasında gizlenen niyetlerinin, kendilerinden bile saklanamayan hırslarını örten maskeler olduğuna, dolayısıyla onlara ait ideolojilerin hakir ve değersiz bulunduğuna inanmaktadır. Rakiplerin ideolojisi, bu kimseye göre, insanları gerçeğe ve mutluluğa karşı kör ederken, kendi ideolojisi yolu değiştirmekte ve yarattığı hak ve adalet dünyasına kılavuzlamaktadır. Bundan dolayı başkaları, daha doğrusu, insanlık için vefa, özen ve içtenlik ifade eden ideolojisi, insanları doğruya iletmeyi, gerçeğin ciddiyetinden uzaklaştıran sapkın ve hilekarların peşinden sürüklenmekten kurtarmayı üzerine vazife bilmektedir. Tüm çabasını, başkalarını ikna etmeye ve ideolojisinin kendisini ulaştırdığı hakikatleri kanıtlamaya sarf ederken, buradan da, içtenliği ve hırsıyla ulaştığı hakikatler konusunda insanları bilgilendirmek, onları buna doğru yöneltmek görevini yerine getirmeye başlar. İşte burada ‘‘bilinçli olan’’ ve ‘‘bilinçsiz olan’’ etki, araştırıcıyı yönlendirmede, problemlerin (ya da gerçeklerin) kanıtlanmasında ve ideolojisiyle uğraşan düşünce, ilke ve esasların seçilmesini sağlamada, onu belirli yollara çekmede büyük rol oynar. Araştırıcı böylelikle ideolojisi dışındakilere aldırmaz.

‘‘BİLİNÇLİ OLAN’’ YÖN

Bu yön, araştırıcı üzerindeki etki gücünü, ideolojinin sosyolojik veya sosyal bir fenomen olmasından, devşirmektedir. Öyle ki bu fenomen, herhangi bir topluma çeşitli ve birbirine zıt şekillerde hakim bulunan fikir ve prensiplerin toplamıdır. Çoğunlukla adet, gelenek ve örflerin kalıbına girer. Bu kavramların geniş göstergeleri ve anlamlarıyla ideoloji-Karl Marx ve Friedrick Engels’in de dediği gibi- belli bir çağda revaç bulmuş ve yine o çağda yüksek tabakanın fikirlerini oluşturmaya devam etmiştir. Çünkü bu bakış açısına göre revaç bulmuş fikirler, bir sınıfı yüksek sınıf kılan ilişkilerden esinlenmiş idealist yorumların iradesidir.

Bu sınıfın yüksekliği, siyasi ve aristokratik bir anlam taşır. Bu sebeple, yüksek sınıfın sınırları daralır, hatta bazen birey sayısı da azalır. Üst-sınıfa mensubiyet, fikirlerine hâkim olan ve gene halk yığınına üstünlük kuran toplumdaki geniş kesimi ifade edecek ölçüde teorik bir anlam taşır. O halde ideoloji, toplumsal her bir kesimin bir parçası ve toplumların tarihsel hayatı için zaruri bir yapı olmak arasında gelir-gider.

Bu sınıfsal organizasyonlar olmadan ideolojinin yaşanması mümkün değildir. Söz konusu toplumlar, tarihsel hayatlarını solumak için gerekli bir atmosfer ya da bir ortam bulmuşçasına, ideolojiyi yüceltirler.

Her iki halde de ideoloji, kendisini benimseyen bireylerin iradelerini çevresinde biriktiren kuyu mesabesinde olur ve sayısız gerekçeler yüzünden, bu bireyler, ideolojilerine boyun eğme ve onu savunmaya kendilerini zorunlu hissederler. Bu durum bazen bilinçli bir şekilde olur ve ideolojiyi bilinçli olarak kucaklayan kimselere göre kristalleşir. Kendilerini buna nispet eden bireylerin geneline göre, bazen de bilinçsiz bir surette gerçekleşir. Toplumda ya da egemen tabakada sınıfsal değişiklikler olduğunda, ideolojiye olan bağlılık, bilinçli olmaktan ziyade bilinçsiz bir bağlılık haline gelir. Öyle ki yeni üst tabakalar kendilerini, üstünlüklerinin onanması, konumlarının sağlamlaştırılması ve mevkilerinin sabitleştirilmesini üzerine vazife bilen tutucu muhalefetin karşısında bulur. Bu geleneksel tepki, kendisinin en doğru ve umumun çıkarına daha uygun olduğunu başkalarına göstermeyi görev bilir. Sadece kendi çıkarını temsile yönelik hedeflerin gerçekleştirilmesi şeklinde bile olsa, önceden yüksek olan bir tabakanın yerine geçen tüm toplumsal tabakalar, ortak çıkarın, toplumun bütün organlarına ait olduğu gerçeğinden kaçamaz. Yani fikirlerine umumun rengini vermek ve bunların, kapsamlı bir biçimde düzgün biricik fikirleri ifade ve sembolize etmek zorunda olduğunu düşünmelidir.

İdeolojiyi benimseyen kişilerde, ideolojinin etkisinin ‘‘bilinçli’’ mi ‘‘bilinçsiz’’ mi olduğunu pek fark edemeyiz. Bu demektir ki ideolojinin yapısı, bireyleri aynada tek ve mutlak hakikat adı altında süsler olarak anımsatması nedeniyle bir yansıtmadır. Yansımadaki bu çift yönlülük, ideolojidir. Çünkü gerçekte bütün ideolojiler, merkezileşmiştir. Mutlak özne de, merkezdeki biricik yerini alır ve süjeler ya da özneler olarak sayısız bireyleri etrafına çağırır. Çünkü ideolojinin çift yönlü bu yansıtmacı yapısı Louis Althusser’in da dediği gibi aşağıdaki esasları içine alır:

Bireyleri süje sayma,

Onları özneye boyun eğdirme

Hem süjelerle öznenin ve hem de süjelerin kendi arasında karşılıklı itirafların olması ve işin sonunda süjenin kendisini tanıması.

Her şeyin nasılsa öyle olduğu; her şeyin istenilen biçimde seyrettiğine dair mutlak garanti. Tabii ki süjelerin, üzerinde bulundukları şeyi bilmeleri ve bu esasa göre hareket etmeleri koşuluyla.

İdeolojik etkinin dinamizmi, salt ‘‘bilinçsiz’’ bir dinamizm olarak kaldığında, karışıklık daha da gün yüzüne çıkmaktadır. Nitekim süjeler kendi başlarına bilinçsiz olarak ideolojiye boyun eğmektedirler. İşaret ettiğimiz gibi, süjenin gösterdiği şey bakımından bu dinamizmin içinde bulundurduğu ve Althusser’in da bir yere kadar iki anlamda olmak üzere zikrettiği şeyi çözdüğümüz zaman, bu dinamizmin hem bilinçliliği ve hem de bilinçsizliği birleştiren çift yönlü bir dinamizm olduğu; bunların birbirinden ayrılmasının zor olduğu görülecektir.

Althusser’e bakalım:

Kişisel özgürlük: Görüş ve tartışmaların odağı süje ve onun yaptıklarına karşı sorumluluğu.

İtaat eden, en yüksek otoriteye boyun eğen, özgürlüğü olmayan ancak, boyun eğmeye muvafakat etme özgürlüğüne sahip bulunan.

Görüş ve tartışmaların merkezi olması dolayısıyla kişisel özgürlük, sorumluluk demektir. Yani, ideolojinin etkisine bilerek ve bilinçli olarak boyun eğmek sorumluluk demektir. İşte bu, ‘‘bilinçli’’ etkileniş yönüdür. Kendisinden itaat beklenen süjeye gelince, onun özgürlüğü elinden alınmıştır. İdeolojiye ‘‘bilinçsiz’’ tarzda boyun eğmiş durumdadır. Şu var ki boyun eğme özgürlüğüne muvafakat etmiştir. Bu kişideki ideolojik etkinin dinamizmi, çift yönlü olur. Yani, o ideolojiden bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde etkilenir

BİLİNÇSİZ TARZDA ETKİLENİŞ

Belki de ‘‘bilinçsiz yön’’, araştırıcıya en çok etki eden yöndür. Bu demektir ki, bilinçlilik ile bilinçsizlik arasında herhangi bir ayrımın zor olması ile o kişi, bilinçlilik hali içine girerken, diğer yandan da tek başına bilinçlilik halinin etkisi altında kalır.

İnsanın tüm olaylara, inanmış olduğu bir hakikat gözlüğünden bakmasını sağlayan o hakikate bilinçsiz bir şekilde inanması, ister kanaat getirerek delilli ve bilinçli bir biçimde olsun, isterse düşünsel bir mirastan elde ettiğini benimsemek şeklinde olsun, ikisi de aynıdır, değişmez.

Bu hedef ve görevlerin yerine getirilmesi için kişiyi bir takım dürtülerle sevk ettiği gibi, ideolojinin insan hayatındaki en mühim ve en tehlikeli yönü, onun hayata topluca yöneltmesi ve önüne hedefler ve görevler koymasıdır.

Bu sebeple araştırıcı kendisini, kaynağı aklın derinliklerine yerleşmiş bir ideoloji olan ‘‘bilinçsiz dürtülerle” sevk edilmiş bulur. Bu dürtüler insanı hayat, evren ve benimsemiş olduğu hakikatlerin değişik görünümleri ile karşı karşıya getirir. Ancak insan, bu dürtülerin hakikatlerini idrak edemez. Demek oluyor ki Engels’in de söylediği gibi ideoloji, yalnızca özel yasalarca sınırlı ve bağımsız bir şekilde var olmaya devam eden fikirlerden oluşmaktadır. Zihinlerdeki bu ideolojik etkileşime tabi olan insanların yaşadığı maddi hayat şartları, son analizde bu etkileşimde karar kılmaktadır. Bu olgu onlara bütünüyle bilinmez kalmaktadır.

İş bununla da kalmıyor. Aksine, ideoloji taşıyıcısından etkilenerek boyun eğen düşünür, çoğu zaman gerçekten farkında olmadığı faktörlerin etkisiyle adımlar atar, bu etkenlerce yönetildiğine inanır. Bu gerçeği Engels Temmuz 1893’te bir dostuna gönderdiği ünlü makalesinde açık bir ifadeyle sergilemiştir: ‘‘İdeoloji, bilinçli olduğu iddiasında bulunan düşünürün fiilen gerçekleştirdiği bir işlemdir. Yalnız, düşünürün bu bilinci, aldatıcıdır. Bu şu demektir: Bu işlem, ideolojik de olsa düşünür, gerçek itici güçleri bilmemektedir”. Sanki Engels bu görüşüyle ideolojik etkiyi, insandan gizli kalmaya devam eden salt bilinçsiz dinamizm olarak kabul etmektedir. Öyle ki onu bildiği zaman bu durumu ideolojik bir etki saymamıştır. Söz konusu durum, oldukça tartışmalıdır.

Herhangi bir ideoloji, genelde çeşitli ve yeni konu ve sembollere ayrılır. Gerçekte sebep, tüm ideolojilerin gösterenleri ile gösterdikleri şey arasında bir çeşit bağ bulunduğuna inanmaktır.

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. Hocam saygılar. Gerçekten uzun bir yazı ama okudum.Yalnız benim gibi teknik bir insanın bunu bir okumada yeterince anlaması zor gibi geldi bana. Belki de bu sorun benden kaynaklanıyor olabilir.Bu metni parça parça tekrar okumam gerekiyor sanırım. Yine de esas demek istediğim şey emeğinize sağlık. Bizler için tercüme etmiş ve yayınlamışsınız.Tek kişilik bir üniversite gibisiniz sağolun.Sizi tanımak onurunu bahşettiği için Veryansın ada saygılar.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!