Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. ‘Sayın Başkan, işi bitir’: Oryantalizm, emperyalizm, din ve Ortadoğu’daki yeni yangın

‘Sayın Başkan, işi bitir’: Oryantalizm, emperyalizm, din ve Ortadoğu’daki yeni yangın

featured

Şahin Filiz yazdı…

İsrail hükümeti, Tel Aviv’in merkezi yerlerine “Sayın Başkan, işi bitir” afişleri asarak Trump’a çağrıda bulundu ve Trump, İran’ın Fordov, Natanz gibi nükleer çalışma merkezlerini vurarak bu çağrıya olumlu yanıt verdi ve savaşa fiilen girmiş oldu.

13 Haziran 2025 sabahı, İsrail Hava Kuvvetleri’nin İran’a karşı başlattığı geniş kapsamlı hava saldırısı, Ortadoğu’yu savaşın eşiğine getirdiğini açıkça ortaya koydu. “Yükselen Aslan” adı verilen bu operasyonda, yaklaşık 200 savaş uçağı, beş dalga halinde İran genelindeki 100’e yakın hedefi vurdu. Vurulan hedefler arasında nükleer tesisler, balistik füze rampaları, radar sistemleri ve hava üsleri yer alıyordu. İsrail, bu saldırıyla eşzamanlı olarak Şiraz, Tahran, Tebriz ve Kirmanşah gibi şehirlerdeki stratejik altyapıyı da hedef aldı. İran Devrim Muhafızları’nın üst düzey komutanlarından General Hüseyin Emir Abdullahiyan, Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri ve Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Emir Ali Hacızade bu saldırılarda öldürüldü. Ayrıca İran’ın nükleer programında görevli bazı bilim insanları da bu saldırılarda katledildi.

İran, bir gün sonra füze ve İHA saldırılarıyla misillemede bulunarak Tel Aviv, Hayfa, Kudüs ve Beerşeva gibi şehirlerdeki stratejik hedefleri vurdu. Bu gelişmeler, bölgede zaten mevcut olan yüksek gerilimi topyekûn bir savaşa dönüştürme potansiyeli taşıyor. 

Türkiye’de ise bu gelişmeler büyük bir dikkatle ve yoğun bir ilgiyle izleniyor. Sosyal medya ile yazılı ve görsel basın, bu çatışmaya odaklanmış durumda. Ancak kanaatimce bu yoğun ilgi, bazı açılardan maksadını aşan, yanıltıcı ve asıl odaklanılması gereken noktaları gözden kaçıran bir nitelik taşıyor. Bu değerlendirmemin gerekçelerini aşağıda detaylandıracağım. Ancak öncelikle, mevcut çatışmanın arka planını daha iyi anlamak için başlıkta geçen Oryantalizm, emperyalizm ve dinî manipülasyon gibi tarihsel stratejilerin günümüzdeki yansımalarına değinmek gerekiyor.

Batı emperyalizmi, sömürgeleştirmeyi hedeflediği topraklarda kalıcılığını sağlamak amacıyla, hedef toplumların dini inançlarını, dillerini, tarihlerini, kültürlerini, etnik yapılarını, coğrafi ve fiziki özelliklerini derinlemesine analiz etmek üzere kapsamlı akademik ve istihbari yatırımlar yapmıştır. Bu çalışmalarla, sömürgeleştirdiği yerel kültürlerin derinliklerine, tabiri caizse kılcal damarlarına dek nüfuz etmeyi başarmıştır. Emperyalizmin bu öncü keşif ve analiz faaliyetleri, özellikle İslam ve Doğu dünyası söz konusu olduğunda, “Oryantalizm” olarak adlandırıla gelmiştir. Emperyalizmin bir aracı ve entelektüel aygıtı olarak işlev gören Oryantalist girişimin en kritik stratejilerinden biri; dönüştürmeyi ve kontrol etmeyi amaçladığı toplumun kültürel arkeolojisini titizlikle ortaya çıkarmak, hatta bazen bulunan kültürel “fosillerden” yola çıkarak o toplumun “DNA’sını” belirlemek ve bu DNA temelinde, “nesli tükenmiş” kimlikleri kendi stratejilerine uygun biçimde “canlandırmak” olmuştur. Bu kültürel, dilsel ve dinsel yeniden inşa süreci, tarih boyunca çeşitli coğrafyalarda farklı biçimlerde uygulanmıştır.

Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılda “Hasta Adam” olarak anıldığı ve dağılma sürecine girdiği dönemde, Batılı güçler bu “kültürel yeniden canlandırma” ve “milli kimlik inşa etme” stratejisini önce Balkanlar’daki Slav milletlerine (örneğin Sırplar ve Bulgarlar), ardından Yunanlara (Megali İdea’yı destekleyerek) uygulamıştır. Daha sonra Arap coğrafyasındaki farklı gruplar (Lawrence’ın Arabistan’daki faaliyetleri gibi), Ermeniler (özellikle Doğu Anadolu’daki bağımsızlık veya özerklik talepleri) ve Kürtler (çeşitli aşiretler ve entelektüel çevreler nezdinde) benzeri Oryantalist ve emperyalist projelere konu edilmiştir. Evet, aynı “yeniden inşa” ve “anavatanına döndürme” projesi, Yahudiler için de Siyonist hareket üzerinden, özellikle İngilizlerin 1917 Balfour Deklarasyonu gibi adımlarıyla desteklenmiş ve bu halkın Filistin topraklarında bir ulus-devlet kurma ülküsü, Batı emperyalizmi tarafından stratejik bir yatırım olarak hayata geçirilmiştir. Yunan milliyetçiliğinin Megali İdea’sı da benzer şekilde Batılı güçlerce teşvik edilmiş ve Batı Anadolu’da bir “Yeni Yunanistan” hayaliyle desteklenmiştir. Kısacası emperyalist Batı hem Yunanları hem de Yahudileri, kendi stratejik çıkarlarına hizmet edecek şekilde “yeniden kurguladıkları DNA’lar” üzerinden, yerleşik halkların aleyhine olacak biçimde, bu kadim topraklara adeta yeniden “ekmiştir”. “Ermeni Soykırımı” ve “Kürt Sorunu” gibi büyük yalanları da bugün Türk Milleti’ni parçalamaya yönelik Oryantalist-emperyalist yalanların güncel halkalarındandır.

Bu genel çerçeveyi çizdikten sonra güncel çatışmaya dönersek; İran’ın İsrail’e yönelik misilleme füze saldırılarının ardından, 18–19 Haziran 2025 tarihlerinde Tel Aviv’in merkezi caddelerinde (özellikle ana otoyol kenarlarında ve kalabalık bölgelerde) asılmış “Mr. President Finish the Job” (Sayın Başkan, İşi Bitirin) yazılı bir pankartın sosyal medyada dolaşıma girdiğini hatırlayalım. Evet, bu pankartla İsraillilerin, Amerikan Başkanı Donald Trump’tan veya genel olarak ABD yönetiminden İran’a karşı başlatılan saldırıları tamamlamasını, yani mevcut rejimini tamamen ortadan kaldıracak bir savaşa girmesini talep ettikleri anlaşılıyordu. Bugüne dek yaşanan gelişmelerden açıkça görüldüğü üzere, bu pankart aslında eksik bir mesaj içermektedir. Tam olarak şöyle olmalıydı: “Mr. President, Finish the Job You Have Started!” (Sayın Başkan, Başladığınız İşi Bitirin!).

 

Gerçekten de başta Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya ve diğer Batılı ülkeler olmak üzere bazı Körfez ülkelerinin de İran’a yönelik bu son şiddetli saldırıda ve daha geniş anlamda “önleyici savaş” konsepti çerçevesinde; istihbarat, lojistik, planlama ve diplomatik destek bağlamında işin en başından itibaren müdahil olduğu apaçıktır. Ancak ABD ve diğer Batılı güçler, bu güncel çatışmada İsrail’i hem bir ileri üs hem de bir “koçbaşı” olarak kullanmaktadır; elbette mevcut İsrail yönetiminin kendi ajandası ve çıkarları da bu rolle örtüşmektedir. Fakat ABD’nin, en azından şimdilik, İran’a karşı resmen savaşa girmemesi dikkat çekicidir. Bunun elbette askeri stratejiyle ilgili, benim uzmanlık alanıma girmeyen çeşitli gerekçeleri vardır. Ancak bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve meseleye kafa yoran bir aydın olarak benim dikkatimi çeken ve üzerinde durmak istediğim asıl nokta, ABD’nin bu çatışmaya doğrudan müdahil olmaktan –en azından şimdilik– kaçınarak, “savaşçı” ve “saldırgan” kimliğini İsrail üzerinden perdeleme çabasıdır. Bugün de bu gerilimin arkasında İsrail’i teşvik eden, saldırması için cesaretlendiren ve destekleyenin ABD olduğu açıktır. İsrail’e bir nevi “paratoner” işlevi yüklenerek, hem İran’ın olası karşı saldırılarının belirli bir coğrafyada sınırlandırılması ve böylece Batı’nın doğrudan hedef olmasının önlenmesi, hem de İran rejimine karşı “azami baskı” politikasının bir vekil aracılığıyla sürdürülmesi hedeflenmektedir.

Bu Amerikan stratejisinin Türkiye’yi ilgilendiren can alıcı yönü ise şudur: ABD’nin İsrail’i ön plana çıkarıp kendini geri planda tutma taktiği hem askeri anlamda hem de kamuoyu nezdinde dikkatleri farklı bir yöne çekerek asıl aktörü ve büyük stratejiyi gizlemeyi hedeflemektedir. Esasen dönüp bakıldığında, Batı emperyalizminin bugün İran’a karşı uyguladığı bu “vekil aracılığıyla yıpratma” yöntemi, farklı coğrafyalarda da denenmiş ve yukarıda değindiğim gibi, Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Slavlar, Yunanlar, Ermeniler, bazı Arap aşiretleri ve Kürt grupları kullanılarak bize karşı da tatbik edilmiştir. Unutulmamalıdır ki, Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiliz, Fransız ve İtalyan işgallerine ek olarak, özellikle İngilizlerin teşviki ve kapsamlı desteğiyle Yunanların Anadolu’ya saldırtılması (1919-1922), Anadolu’yu Helenleştirme veya Sevr Antlaşması uyarınca parçalama hedeflerini güdüyordu. Dolayısıyla, günümüzdeki İran-İsrail çatışmasına sadece İsrail odaklı yaklaşmak, stratejik açıdan yanıltıcı ve dikkat dağıtıcı olabilir. Elbette İsrail’den kaynaklanan bir tehdit algısı Türkiye için mevcuttur ve bu göz ardı edilemez. Ancak Türkiye’nin ulusal güvenlik dinamikleri, yakın tarihi ve Batılı güçlerin sözünü ettiğim “Oryantalist müdahalecilik” projeleri ışığında değerlendirildiğinde, tehdidin farklı vekâlet yapıları –örneğin Ege’deki Yunan maksimalizmi veya PKK terör örgütü gibi– üzerinden daha doğrudan ve acil olduğu anlaşılabilir. Zira tarihsel olarak Türklerle Yahudiler arasında, bazı komşu milletlerle yaşandığı türden kitlesel ve sürekli bir çatışma geçmişi yoktur. Elbette bu, gelecekte de olmayacağı anlamına gelmez; ancak tehlikenin asıl kaynakları ve öncelikleri bakımından dikkate alınması gereken bir ayrıntıdır.

Diğer yandan, İsrail-İran çekişmesinde biz Türklerin, meselenin özellikle “dinsel propaganda” boyutunu sorgusuz sualsiz benimsemememiz hayati önem taşır. Bu durum, hem uluslararası ilişkilerimizin rasyonel bir zeminde yürütülmesi hem de dini düşüncenin kendi içindeki farklı yorumlara açık, zaman zaman değişken ve tutarsız olabilen yapısı nedeniyle önemlidir. Türkiye’nin bu çatışmaya, İran veya diğer bazı Ortadoğu aktörleri gibi tamamen dini referanslar ve mezhepsel bir karşıtlık üzerinden yaklaşması, ulusal çıkarlarımızla bağdaşmayacaktır. Bunun yerine, konuyu uluslararası hukuk, meşruiyet, egemenlik hakları, insan hakları ve evrensel insani değerler temelinde ele almak ve bu dili kullanmak, Türkiye’nin yapıcı ve saygın bir aktör olarak konumunu pekiştirecektir. Zira işin içine din faktörü salt hamasi bir üslupla dahil olduğunda, özellikle İsrail karşıtlığı üzerinden her an ve çok kolaylıkla manipüle edilebilir, “gol yiyebiliriz”.

Özetle, o pankarttaki “Sayın Başkan, [başladığınız] işi bitirin!” çağrısı, aslında büyük emperyalist projenin sürdürülmesine yönelik bir taleptir. İsrail’in bu denklemde önemli bir araç, Batı stratejilerinin uygulayıcısı bir “vekil” –ancak aynı zamanda kendi bölgesel ajandaları ve hedefleri olan son derece hırslı bir vekil– olduğunu unutmamalıyız. Bu karmaşık mücadeleyi, özellikle de sadece dini bir bakış açısıyla yorumlamaktan kaçınmalıyız. Zira böyle bir yaklaşım, olguları ve gerçekleri olduğu gibi görmemizi engeller, dikkatimizi asıl faillerden ve stratejilerden uzaklaştırır ve en önemlisi, doğrudan bize yönelen diğer “vekil” tehditlerini görmemizi zorlaştırır. İsrail’e yalnızca bu dar açıdan bakmak, onun arkasındaki emperyalist “hamileri” ve onların uzun vadeli planlarını kavramamıza da engel olur.

Bu nedenle, Türkiye’nin, aydınlarının ve düşünen beyinlerinin bu kritik tarihsel süreçte hamasete, özellikle de dini bir söylemle beslenen sığ bir heyecana kapılmaması hayati önemdedir. Hükümetin ve devleti yönetenlerin de soğukkanlı analiz, ulusal çıkarlar ve uzun vadeli stratejik hedefler doğrultusunda politikalar üretmesi, söylem geliştirmesi ve kamuoyunu bu yönde bilinçlendirmesi elzemdir.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 Yorum

  1. Aman aman hiç bir şeye, öyle gibi görünebilir, sakın dini bir anlam yüklemeyin. Dinin anlamı yok çünkü. Sakın görüntüye aldanmayın. Din mi! Din ha!

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!