Dil, insanın oluşturduğu en belirleyici bir kültür öğesidir. Sanat, bilim, edebiyat, ekonomi, din ve gelenekler dilden sonra gelir. Çünkü dil düşüncenin evidir. Bir milleti millet yapan asıl unsurdur. Ama dil-millet ilişkisini değil, bu yazımda dilin kullanımı daha doğrusu konuşma sanatı üzerinde duracağım.
Dionysus, “konuş, çünkü bu senin hiç konuşmamandan daha iyidir”, der. Dil konuşma ve yazma ile hayata geçer, iletişimi sağlar; toplumsal yaşamı biçimler.
Her insan konuşur ama yine de insanları ikiye ayırmak gerekir: İlki, konuşmak, mesleğinin bir parçası olmayan genel çoğunluğun üyesi bireylerden oluşur. İkincisi ise, konuşmak mesleği olan grubu oluşturan bireyleri ilgilendirir.
Pek çok meslek grupları için konuşma sanatı, eski deyimle hitabet, olmazsa olmazdır. İnsan olmanın gereği konuşmak ise, daha iyi bir insan olmanın zorunlu koşulu, konuşma sanatının inceliklerine riayet etmektir. Şu halde, sırasıyla bir insan edimi olarak konuşmak, bir meslek grubunun üyesi olarak konuşmak ve bir de bunların zirvesi olarak, hitabet sanatının gereklerine ve kurallarına göre konuşmak olmak üzere aşağıdan yukarıya bir sıralama yapabiliriz.
Siyasiler (genel olarak), en son ve en ileri konuşma yeteneklerine sahip olması gereken grupta yer alır. İlk iki grubun üyesi gibi konuşmaları yetmez. Çünkü birinci grup genel halk kitlesinin konuşması olup etki derecesi çok mevzii ve geçicidir. İkinci grup daha çok meslek erbabı arasında işlevsel olup etki ve kalıcılığı bakımından sınırlı bir alana sahiptir. Oysa siyasiler hem genel kitlelere hem de meslek gruplarına yönelik kapsamlı ve etki alanı çok daha geniş bir konuşan gruptur. Telaffuz ettikleri her sözcük, her kavram ve her yargı, nesnelliğini, siyasinin temsil ettiği güçten alır. Aslında aynı dil konuşulur ama aynı dilin, statü ve sorumluluk derecesine göre etkisi artar ya da azalır. Bu artma-azalma, hatibin elindedir.
Bu yazıyı tarihdışı bir bağlamda yazıyorum. Şu ya da bu parti veya şu ya da bu siyasetçi özelinde değil, genel dersler olarak değerlendirmek en doğrusu olacaktır.
GENEL OLARAK KONUŞMA SANATININ İNCELİKLERİ
Siyaset dili ile sokak ağzı arasındaki makas bilerek ya da bilmeyerek bir kısım siyasiler tarafından giderek açılmaktadır. Hitap ettiği kalabalık arasında herhangi birine, konuşma sanatının ilkelerine aykırı bir yanıt verdiğinde, bu yanıtın sadece o kişiye özel olduğu sanısına kapıldıklarına çok defa tanık olmuşuzdur. Konuşma sanatı uzmanları, konuşmacının ya da hatibin, karşısındaki kalabalığa hitap ederken, aslında bir kişiye konuşuyormuş gibi ikili diyalog içine girmesini önerirler. Ama hemen arkasından, muhatap edilen (bu arada muhattap değil. Yaygın yanlış kullanımlara bir örnektir) kişi, parçası olduğu kalabalığın bir temsilidir, yani gerçek kişi değildir. Onu gerçek kişi sanıp parçası olduğu kalabalığı unutarak büyük gaf yapan ve sonra da, “ben sadece o x kişisine söyledim; muhterem hazırun lütfen bundan rencide olmasın” gibi beylik tesellilerle “gönül adlıkları” yanılgısına sık sık düşerler.
Bu temelden yanlıştır. Hitap ettiğiniz kitle, meydandaki bir kalabalık, bir tv-youtube izleyici kesimi, radyo dinleyicileri olabilir. Hepsi farklı kulvarda olsalar da birer kalabalıktır ve tüzel kişiliklerdir. Burada bireysel psikolojinin değil sosyal psikolojinin yasaları geçerlidir. Kalabalıklar içinden birini seçip olumlu ya da olumsuz ama ona özel bir konuşma yapıyormuşçasına hitap ederseniz, aslında bu hitabınız tüm kalabalığı bağlar demektir.
Konuşma yaptığınız kalabalığa, orada olmayan bir grubu, kesimi ya da topluluğu şikayet etmeniz coşkuyu artırsa da, acziyetinizi tescil ettirmiş olursunuz. Dinleyenleriniz sizden acındırma, şikayet, üzülme, hakaret, küfür ya da yakınma duymak için değil, çözümünü sizden bekledikleri bir konuşma yapmanız için oradadırlar. Kalabalığınızla samimi olur ama onlara hakim olamazsınız.
Konuşma sanatı, kalabalığın, farklı bireylerden oluşan karmaşık bir tüzel kişi olduğunu hatırında tutmamızı ister. Ancak kendi içlerindeki farklılık, sizi dinlerken yekvücut olmalarına engel değildir. Başka türlü söylersek, aralarından birine özel sövgü, hakaret ya da olumsuz bir söz, kalabalığı ya ikiye böler ya da bütün olarak size karşı mevzilendirir.
Küfür ve hakaret, sözcükleri görselleşmeye zorlamaktır. Konuşma sanatı, hatibin hitabetindeki içkin görselliktir; sözcükleri maharetle sıralamak ve her birine nakış nakış kendi anlamlarını işlemek, hatibin sanatsal yeteneği olduğu kadar, muhataplarına karşı ahlaki duyarlılığının da göstergesidir. Ahlaksızlık kelimelerde değil, onlara ahlaksızca anlamlar dayatan yeteneksiz konuşmacının yargılarındadır.
Küçük ya da büyük bir grup dinleyiciye konuşma yapıyorsunuz. Başarılar, sorunlar, vaatler, gelecekteki plan-projeler ve bununla ilgili fikirlerinizi dinlemek üzere orada bulunan “tüzel kişi”ye yani kalabalığa, sanki tek bir gerçek kişiye sesleniyormuşçasına hitap ederek, “aranızda bu konulara muhalif olanları biliyorum; yeri ve zamanı geldiğinde onlarla hesaplaşacağım” gibi özelleştirdiğinizi sandığınız sözler, aslında tüm kalabalığı karşınıza aldığınızın resminden başka bir şey değildir. Siz, gerçek kişi olarak “özel” olmadığınızı unutmamalısınız. Sizin “özel” olmanız, sizi dinleyenlerce size emanet edilen bir değerdir. Almak ve vermek, dinleyicilerinizin elindedir. Kerametiniz sizden menkul değildir.
Konuşmacı, kendi şahsından ancak, topluluğun sorunlarını ve beklentilerini ilgilendirdiği ölçüde söz edebilir. Şöyle olmaz: “Beni sevenler ve sevmeyenler; benden nefret edenler ve etmeyenler el kaldırsın” tarzında bir konuşma, ancak halk arasında şaka yapıldığı zaman sarf edilebilecek hafif meşrep bir hitap tarzıdır.”Beğenmeyen defolup gidebilir”, “bazılarınız beni ilgilendirmiyor”, “Beni sevmeyenden hiçbir şey istemiyorum” gibi hitaplar, gerçek bir hatibin konuşacağı şeyler olmaktan çok, en hafif deyimle mızıkçılık yapan bir ergenin kontrolsüz söylenmeleridir. Hiç bir siyasetçi bu tarz bir konuşma ile kalabalıkların gönlüne giremez. Akıllarına seslenemez.
Bu derslerin devamını sonraki yazılarıma bırakmadan önce Leon Fletcher’den çevirdiğim “Konuşma Sanatı” (Omega yayınları, 5. Baskı İstanbul 2019) kitabında 25 yıllık Amerikalı hatip Fletcher’in özellikle siyasetçiler için sıraladığı önerilerden bir kaçını buraya alabiliriz:
Dinleyicilerinizi ruhlarına işleyen bir şekilde öncelikle selamlayın. (genelde ihmal edilir, doğrudan söze başlanır. Bu yanlıştır.)
En başarılı konuşmacılar, konuşarak fikirlerini ifade edebilenlerdir. İnsanlara, bağırıp çağırmanız, sövüp saymanız değil, fikirleriniz ulaşır ve onlardan etkilenirler.
Çalışma kurallarınız yoksa iyi bir konuşmacı olamazsınız.
Bir başkası gibi konuşmaya çalışmayın.
Konuşma yapmadan önce (tabii yazı için de aynı şey geçerlidir) hazırlanın. Hazırlıksız konuşmalar sizi affettirmez, sadece başarısız olduğunuzu sergilemenize yol açar.
Konuşma sanatı aşağılama, küfür, hakaret ve dışlama ile bağdaşmaz. Bağdaşmadığı için, etkili olmaz.
Ağırbaşlı, gösterişsiz ve heyecansız konuşmalar yapanlara göre tam tersi yol izleyenler daha başarılıdırlar.
Korkularınızı kontrol altına alın.
Konunuzu seçin.
Düşünce ve bilgilerinizi kontrol edin.
Konuşacağınız kalabalık hakkında önceden bilgi edinin.
Nasıl olsa herkes beni dinlemek için toplanmış, o halde “doğaçlama” konuşabilirim tuzağını düşmeyin. Unutmayın ki her dinleyici grubu, farklı sorun ve beklentiler içindedir ve sizden bu hususlarda yeni şeyler duymak ister.
Hiçbir kalabalığı küçümsemeyin. Özellikle dijital çağda nerde konuşur ya da yazarsanız bunların mutlaka karşınıza çıkacağını hesap edin.
Dinleyicilere kesinlikle saygılı olun.
Unutmayın ki dinlemesini bilmeyen konuşma sanatını da bilmiyor demektir.
bir de özellikle bizim siyasetçilerimiz konuşmalarında hep yalan söylüyor. bu gerçek de gözardı edilmesin.
Şahin hocam, elinize sağlık. Çok güncel bir konuda hepimizi aydınlatıyorsunuz.