Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Tarikatların doğuşu ve dinleşmesi

Tarikatların doğuşu ve dinleşmesi

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

featured

Söz ekonomisi sağlamak için tarikatlar denince cemaatleri de içine alan bir kavramı değerlendiriyor olacağım. Başka türlü denirse, cemaatleri tarikatlar kavramı içinde ele alacağım.

Arapçada yol demek olan tarikat, Araplar arasında kullanılmaz. Kökeni Arapça olsa da Türkçede “belli bir dini grubun ya da topluluğun, bağlı bulunduğu bir dinden hareketle kendilerine özgü yorum ve anlayışa bağlı, ağırlıklı olarak dini bir ideoloji” anlamına gelir. Tarikatlar, mensubunun çokluğu ve etkisi bakımından, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dininde yoğun olarak bulunur. Kitaplı ve sistemli birer din olmaları nedeniyle, örgütlü bir yapı olarak tarikatlar, asıl güçlerini bu dinlerden alırlar. Dünya dinlerinin çoğu için aynı şeyi söyleyemeyiz.

Bununla birlikte Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki tarikatlar başka bir yazının konusu olarak incelenmelidir. Bu yazıda İslam’daki tarikat yapısından söz edeceğim.

İslam’da tarikatlar, Hz. Muhammed’in ölümü ile hatta o daha hayattayken başlayan siyasi tartışmalara kadar uzanan ideolojik bir kökene sahiptir. Doğuşuna ilişkin keskin bir tarihsel sınır çizmek neredeyse imkansızdır. Klasik İslam düşüncesi tarihlerinde tarikatlar, 8. Yüzyılın başlarında “tekke ve zaviye” tarzında doğmuştur. 12. Yüzyıla gelindiğinde sosyolojik ve siyasi olarak daha örgütlü bir yapı ile karşılaşırız. Doğuşu çok boyutlu görmek gerekir. Yalnız siyasi veya yalnız ekonomik nedenler tarikatların doğuşunu açıklamada eksik kalacaktır.

Temel problem, İslam dininin kendi doğası ve dünyayı kendince anlamlandırma çabasında yatmaktadır. Dinin doğası; kutsalları, ilkeleri ve amaçları anlaşılmadan tarikatların doğuşuna salt tarihsel bir kesit tayin etmek, yüzeysel bir yaklaşım sayılır.

Bu nedenle, tarikatların doğuşunu, gayri resmi olarak dinindoğuşuna koşut olarak çözümlemeye çalışmak, bugünkü tarikat yapılanmalarını anlamamız açısından köklü bir yaklaşım olacaktır.

TARİKATLARIN DOĞUŞU

Tarikatların doğuşunda en etkili ve birincil neden, dinin kendisidir. Sorgusuz sualsiz itaat, dinsel nassların en temel argümanıdır. Varlığı, birliği ve sonsuz gücü elinde bulunduran Tanrının, tersini düşünmeye ya da söylemeye hiçbir şekilde izin vermediğine inanılır. Düşünmeden, aklı kullanmadan  şeksiz şüphesiz inanmak için Tanrı başlangıç noktasıdır. Kitaplara, peygamberlere, meleklere, kaza ve kaderin Tanrı’dan geldiğine, Hesap Günü’ne yine düşünmeden ve hiçbir şüpheye yer vermeden inanma zorunluluğu işte bu Tanrı inancından sonra gelir. İtaat, teslimiyet ve ibadet tüm bu inanç öğelerinin doğasını anlatan başat kavramlardır.  Tanrı’ya inanç, onun öngördüğü, emrettiği ya da gönderdiğini söylediği her türlü emre, ilkeye veya kurala inanmayı zorunlu kılar. Bu yüzden inançta bütünlük esastır ve biri diğerine tercih edilemez. Örneğin, diğer dinlerde olduğu gibi İslam dininde de yalnız Tanrı’ya ve O’nun birliğine inanmak, insanı dindar yapmaz; hiç inanmayanlarla aynı safa getirir, dinsiz yapar. Bugünkü deyimle Deist olursunuz. Deist ise Müslüman değildir. Sadece Tanrı’ya inanmak, ona bağlı olarak inanmamızı istediği şeyleri yadsıdığımız takdirde, inanç sayılmaz. Dikkat ederseniz, Tanrı kaynaklı olduğuna inanılan herhangi bir söz, kişi ya da eylem, en az Tanrı’ya inanç kadar değerlidir. İslam’ın Tanrısı, bütün inanç konularına olan inanç ve saygıyı, doğrudan kendine olan inanç ve saygı ile özdeşleştirir. Bu özdeşleyim, inancın konusunun Tanrı ya da Tanrı’ya bağlı diğer konular arasındaki farkı zamanla silikleştirerek, tarikatlarda Tanrının şeyh veya mürşitte “reenkarne” olmasının kapılarını açar. Başka bir deyişle, şeyh ya da mürşit, kendini kolayca Tanrı yerine koyabilmektedir. Böylelikle, tanrı yerine geçen şeyh, müritlerine her söylediği veya yazdığını kutsal emirler olarak inanmaya çağırabilmekte, bunda da başarılı olabilmektedir.

İkinci neden, dinde ve dine ait klasik kaynaklarda asırlarca çözülemeyen iç çelişkilerdir. Yanlış anlamalara meydan vermemek için şunu söyleyeyim: Tarikatlar bu çelişkileri gidermek için değil, tam aksine bu çelişkilerden yararlanarak doğmaktadır. Üstelik bu çelişkileri iki yönde kullanır: İlki, mevcut dine ve nasslarına odaklanmış ilgiyi, çelişkileri çözme vaadiyle kendine çekmesidir. İkincisi, tarikatlar, esasen mensubu olduğunu iddia ettikleri dinin üzerinden ve onun adını kullanarak yeni bir din kurmuştur. Açıkçası her tarikat, mevcut dine alternatif birer din olarak kurulmuştur. Nedeni son derece açıktır: Nasıl ki bir dini tümüyle kabul ettiğinizde o dinin mensubu oluyorsanız, tarikat için de aynı şey geçerlidir. Türkiye’de ve dünyada hiçbir tarikat, aynı dine mensup olsanız da, o tarikata girmediğiniz sürece sizi ne kendilerinden ne de bağlı bulunduklarını öne sürdükleri dinden olduğunuzu kabul eder. Siz böylece her “iki din”den de tard edilmiş olursunuz. Her iki dinin “kafir”i, çifte kavrulmuş kafir olursunuz.

Üçüncü neden, Din dilindeki aşkın ve mutlak soyut değer ve ilkelerin tarikatlar eliyle “insanbiçimsel” (antropomorfik) kalıplara dökülmesidir. Tarikatta şeyh, fiilen tanrı; vekilleri de elçiler gibidir. Dindeki soyut kutsallar, tıpkı Hıristiyanlıktaki gibi gökyüzünden yeryüzüne indirilmiştir. “İlah”, vekilleri aracılığıyla, az da olsa dünya gözüyle görülebilir; onlara dokunulabilir. Mürit her ne zaman sıkışsa, başına olmadık şeyler gelse, bazı zamanlarda tanrısal  şeyhinden, çoğu zaman onun vekillerinden ve her an da tarikattaki yol arkadaşlarından yardım isteyebilir, sorununu çözebilir. Oysa İslam’da bu pratik deneyimlerin yaşandığına dair herhangi bir örnek yoktur. “Her zaman kulunun yanında olan Bir Tanrı, manevi rehberliği ile ümmetini koruyan bir peygamber ve “İslam kardeşliğine” dayalı toplumsal dayanışma ruhu, söylemde güçlü ama tarihsel süreçte çok zayıftır, hatta yoktur. Dindeki söylemsel çelişki, pratik yaşamda da “ortada” bırakılmayı doğurmaktadır. Din, söylemsel gücünü, salt söylem üzerinden oluşturduğu Baudrillard’ın deyimiyle, “dinsel simulakr”lar yaratarak, devşirme geleneğini sürdürürken, kendisine bağlı hiçbir kişinin bu simulakr’ların pratik yaşamdaki izdüşümünü tecrübe etmesini sağlamış değildir. Söylemsel güç, bir “hipergerçek” dünyayı Müslüman’ın önüne koymuştur ancak Müslüman da tıpkı diğer dünya insanları gibi, postmodernizmin önüne koyduğu hipergerçekliği daha çekici ve avutucu bulmaktadır. Bu boşluğu gören tarikatlar, dinci ve postmodernist hipergerçekliğin karşısına “reel” yeni bir tarikat dinini koymuştur. Mürit, birbirine benzeyen hatta birbirini besleyen bu iki hipergerçeklikte yitip gitmektense, kurban etmek pahasına bile olsa, kendi varoluşunu ve özgün benliğini, tarikata sorgusuz sualsiz teslim edebilmektedir. “Teslim edebileceği” ve “itaat”in sözde de olsa öznesi olabileceği reel-tarikat dini varken, irreel söylemlerin pratikte rüştünü ispat edememiş dinsellikte hipergerçek (sanal, simülasyon içinde)  bir özne ya da nesne olmak istememektedir. Bununla birlikte tarikatlar, reel kişi ve kişilik vaadiyle, şeyhin özneliğini bireye dayatarak başka yönden bir hipergerçek dünya kurgulamaktadır. Ama bu kurgu, simülasyonla gerçeklikten çıkmış büyük toplum karşısında “küçük tarikat topluluğu”nundaha “reel” olduğu ve müridin kendisini ancak böyle bir toplulukta gerçekleştirebileceğini vaat ederek yapılmaktadır. Mürit ise, koskoca simülatif bir toplumun yitik bir parçası olmaktansa, küçük bir tarikat topluluğunun kendisine “yer açan” reel bir öznesi/nesnesi olmayı yeğlemektedir. Tarikat, nihai bağlamda kopyaladığıyla yeni bir simülasyonyaratmaktadır.

BU BAĞLAMDA TARİKAT BİR SİMULACRUM MUDUR?

Bilindiği üzere Baudrillard’ın (1929-2007) var olan durum çözümlemesinde kilit terim olan simulacrum, özgün gerçek, ilk örneği olmayanı, kendisi aslında kopya olan bir şeyin kopyasını anlatır. Bu durumuyla simulacrum, bir şeyin yan yana gelemez olduğu iki ayrı şeyi yan yana getirebilmekte ve bunu anlatmaktadır. Kopya özgün olana taşınamaz; harita araziye uyamaz. …Baudrillard’a göre, açıklık ve seçiklik ilkeleri yıkılmış, gerçekten düşünme, yaşanma, yaşadığını anlama da olanaksızlaşmıştır.  Düş kırıklığıyla son bulan bu düzmece yaşam, gerçeklerden uzaklaşmaya itmektedir. Son çözümlemede temsil, temsil edilen gerçekliğin önüne geçmiştir.

Dinindeki aşkınsal ve soyut kavramları ve değerleri, kurduğu tarikat dininde daha mahallileştirip “küçük simulakr”laradönüştürmüştür. Dinin aslından uzaklaşmış; düş kırıklığıyla son bulan, gerçeklerden gittikçe uzaklaşan düzmece bir yaşam kafesinin ardında çocuklarımızı ve gençlerimizi tükenişe intiharlara, ve ölümlere sürüklemektedir.

Din, Tanrı’yı ve öldükten sonra onun elçisini ancak öte dünyada görebileceğimizi vaad ederek yerlerine söylemin egemenliğini geçirerek “ana simulakr”ı önceden beri kuradursun, tarikatlar, tanrısal şeyhlerini ve onun küçük topluluktaki içe dönük pratiklerini, dinden da az simülasyonabaşvurarak avantaj kazanmış görünüyor. Bu avantajı elde ettikten hemen sonra, tarikat şeyhinin artık kendisini değil fotoğraflarını görüp onlara bakarak rabıta yapmaya girişiyor ve bağlılarını, çevresinde örülen mitik ve masalsıkerametlerden oluşan simulakr bir dinsel sisteme geçişin  kaçınılmazlığına  terk ediyor. Mürit, soyut ve mutlak kavramlar düzeyinde kalan dinin yerine, önce reel sonra da simülasyon düzeni içine sokulan tarikat dininde “topluluksal” dayanışma güvencesi ile kendini emniyette hissedebilmektedir. Bu emniyeti, ete kemiğe bürünmüş ama son çözümlemede simülasyona (benzetim) dönüşmüş tarikatta deneyimleyeceğine inandırılmıştır.

Tarikatların doğuşunda etkili olan dördüncü neden, kişinin, mevcut dini inanç ve pratiğinin salt teolojik dünyasından tarikatın antropomorfik (insanbiçimci) dünyasına ilgi duymasıdır.

Beşinci neden, İslam dünyasında Hz. Muhammed’in sağlığından beri gittikçe artan siyasi kargaşalardır. Din hakkında birbirinden farklı, bazen de birbiriyle çelişen yorum ve anlayış tarzları, zihinsel ve ruhsal dengesizliklere, bu dengesizlikler de varoluşsal sorunlara yol açmıştır. “Çare”nin her seferinde çaresizlik ve hayal kırıklığı ile sonuçlanmış olması, beklenen ve umulan çarenin ancak “küçültülmüş reel ve simulakr bir topluluk”ta gerçekleşeceği umudu körüklenmiştir. Bu umudu tarikatlar hemen her alanda kendi lehine kullanmayı, hatta mevcut siyasi ve toplumsal düzeni tehdit edebilecek bir ticarete çevirmeyi bilmiştir. Bu yüzden tarikatlar, laik, sosyal bir hukuk devletindeki zafiyeti, din üzerinden umut ticaretine dönüştürmüştür. Cumhuriyet rejimini kasten ve planlı olarak zayıflatıp sonunda yok etme çabaları, tbu umut tüccarlığı için alan açma emelinden kaynaklanmaktadır.

Altıncı neden, 12. Yüzyıl İslam dünyasındaki tarihsel kırılmadır. Özellikle Selçuklular döneminde yaşanan siyasi, sosyal ve ekonomik krizler, tarikatların çoğalmasına yol açmakla kalmamış, her tarikatı, kendi çaresini kendi üretme yarışına sevk etmiştir.

Ancak bu arayış ve ardından, cemaatler halinde örgütlenme biçimi, mevcut dinin sadece daha minyatür temsillerinin ortaya çıkmasından, “kopyanın kopyası”nı üretmekten ve özgün insan yaşamı ve gerçeğinden biraz daha uzaklaşmaktan başka bir sonuç doğurmamıştır.

Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Abdal Musa, Pir Sultan Abdal, Şeyh Bedreddin gibi Devrimci ve yenilikçi ruh taşıyan 12. Yüzyılın Türk filozofları, her ne kadar periferik düzeyde aydınlanmayı savunsalar da bağlı bulundukları “dini merkeze alan geleneğin” ötesine gidebilmiş değildirler. Bununla birlikte onların merkezi dine rağmen yaratmış oldukları “reel” gerçeklik, Mustafa Kemal Atatürk’ün tam anlamıyla reel gerçeklik olarak inşa ettiği Cumhuriyet’e ve ilkelerine esin kaynağı olmuştur diyebiliriz. Bugün tarikatlar, içinde bulundukları dinsel hipergerçekliği, Cumhuriyet’e yönelik bir saldırı aracı olarak kullanmaktadır. Tam bağımsızlık, eşitlik, demokrasi, laiklik, bilim ve aydınlanma gibi Cumhuriyet’in yaslandığı reel değerler, tarikatlar tarafından similasyonauğratılmakta; açık-seçikliklerini yitirmekte ve Türk toplumuna, bu ilkeler bir yandan simulakr olarak sunulmakta, diğer yandan, bu ilkelerin tam tersi olan söylemler en az onlar kadar “reel”miş gibi propaganda yapılmaktadır. Kısacası tarikatlar, Cumhuriyet ile Cumhuriyete karşı olan birbirine zıt her söylemi, similasyon düzenlerinde eşitleyerek, Türk ulusunu düzmece din sayesinde düzmece bir yaşam içine hapsetmektedir.

TARİKATLARIN KUTSAL KİTAPLARI

Türkiye’de onlarca tarikat vardır. Tasavvuf geleneğine bağlı olarak ortaya çıkan tarikatlar, 12. Yüzyıldan sonra bireysel sufilik ve manevi yolculuk yerine, sosyolojik bir örgütlenmeyle kendisini göstermiştir.  Bireylerin ötesinde toplumsal hedefler tarikatları siyasi ve ekonomik güç arayışlarına itmiştir. Bu gücü öncelikle tarikat mensuplarının sayısını artırmakla daha kolay elde edebileceklerinin farkındadır. Çünkü insan kaynağına ulaşmak,  her şeyden öncelikli bir zorunluluktur. Bağlılar arasındaki dayanışmayı ve her zaman aynı şekilde davranmayı sağlamak için, yeni dinlerinde yeni kitaplar ihdas etmişlerdir. Başka türlü dersek, her tarikat ayrı bir dindir ve her birinin kendisine özgü kutsalları, kutsal kitapları ve kişileri vardır.

Bilindiği gibi, Türkiye’deki tarikatların tümü, “Müslüman” olduklarını ve İslam’a bağlı bulunduklarını öne sürer. Eğer böyle olsaydı, ayrı olmazlar, birleşirlerdi. Birleşmek bir yana, birbirleriyle savaş halindedir.  Üstelik biri diğerini, dinen “Müslüman” dahi saymaz. Hiçbir tarikata üye olmayan sıradan yurttaşlar konusundaki fikirleri de farklı değildir. Hatta herhangi bir tarikata girmeyen, bir şeyhin eteğine yapışıp tarikatının gereklerini yapmayan sıradan bir dindar bunların hepsine göre, İslam dininden sayılmaz. Bu manzaraya göre, her biri ayrı bir din kurmuştur. Her bir tarikat diğerini “Müslüman” (dindar bile değil) olmamakla suçladığı gibi, bir tarikata üye olmayan Müslüman’ı daha çok reddedici bir tavır takınır. Öyleyse her tarikat bir dindir; kamusal olarak İslam dinini savunuyor görünseler de, kendi aralarında, bu dinin üzerinden kendi kurdukları alternatif dine güç devşirmektedirler.

İlahları, şeyhleridir. Şeyhleri aynı zamanda Hz. Muhammed’in yerine geçmiştir. Gerçi ilah şeyh olunca Hz. Muhammed adı ikincil kalmış, çoğu zamanda adı bile anılmaz olmuştur.

Tarikatlar, Kur’an’a inandıklarını ve onun izinde yürüdüklerini iddia ederler. Oysa gerçek böyle değildir. Hepsinin kendi kutsal kitabı ve şeyhlerine ait uydurma kerametler koleksiyonu vardır. İnandıkları kitap, Kur’an’ın;şeyhlerinin kurmaca kerametleri de Hz. Muhammed’in hadislerinin yerini almıştır.

Kollarını saymayacağım ama genel olarak Nurcular (başta Fetöcüler olmak üzere, diğer tüm kolları) için kutsal kitap, Said-i Nursi’nin “Risaleleri”dir.  Bütün Nurcular Risaleleri Kur’an’dan üstün tutar. Onlara göre Risaleler, Kur’an’layarışacak düzeydedir ve her talimat bu kitaba göre belirlenir.  Başka yazılarımda belirttim: Başta Said-i Nursi, yazdığı Risaleler’in Kuran’a denk olduğunu bildirir.  Anlamı şudur: “Ben yeni bir din kurdum, ilahı ve peygamberi benim, kitabınız da budur”.  Hiçbir Nurcu, Kur’an okumaz, ama Risaleler’den asla vazgeçmez.  Kitaplarında bulunmayan herhangi bir konu ya da problem, Said’in hayatta iken söyledikleri ve öldükten sonra “kanaat önderleri”nin yaptığı yorumlarla çözümlenir.. Her derde deva bir din geliştirmişler; İslam dinini fiilen işlevsiz ve atıl duruma itmişlerdir.

Kur’an’ı bilmezler, İslam dini konusunda herhangi bir fikirleri yoktur. Dahası, yıllardır okudukları Risaleler’i anladıkları söylenemez. Çünkü Risaleler baştanbaşa yanlıştır; akıl ve mantığı iflas ettirecek ölçüde saçmadır. Türkçe yazım kuralları hiçe sayılır. Konudan konuya atlanır; çünkü Said’in hiçbir konuda sağlıklı ve güvenilir bir bilgisi yoktur. Akıl sağlığı olmayan anormal bir kişi olduğu için II. Abdülhamit tarafından altı ay boyunca Akıl Hastanesine kapatılmıştır. Akıl sağlığı bozuk birinden ancak Risaleler gibi sayıklama türü yazılar çıkabilirdi. İçerik ve biçim olarak Risaleler, anlaşılmazlık mitine bağlı olarak kutsallaştırılır. Ne kadar anlaşılmazsa o kadar kutsal olduğuna inanılır; politikacı, akademisyen demeden her alandan insan da buna inandırılır.

Risaleler’de cümle kuruluşları ve yapıları Türkçedir, ama çoğu gramer hatalarıyla doludur. Osmanlıca isim tamlamalarıyanında ağdalı ve anlaşılmaz Arapça-Farsça sözcüklere bolca yer verilmiştir. Zamanının modası olarak kullanılan bu ağdalı dili Said, kopya ederken bile yanlış kullanmıştır.  Müritleri bu sözde kutsal kitabın anlaşılmasını istemezler, eğer anlaşılırsa Risaleler’in  hata ve saçmalıklarla dolu kitap olduğunu sadece benim gibi bir avuç kişi değil, Türk halkı da anlayacaktır. Buna izin vermemeleri doğaldır.

Menzilcilerin belirli bir kutsal kitabı yoktur ama birbiri ardına gelen Menzil şeyhlerinin müritlerine ve ziyaretçilerine söylediği iddia edilen anlatılar vardır. Buna rağmen şeyhlerinin anlattıkları ya da şeyhlerinden nakledilen gerçek dışı dinsel hikayeler, kutsal kitaba ihtiyaç bırakmaz. Menzilciler için şeyh, tanrısallığı, soyu, elçiliği ve söyledikleriyle dinin vücut bulmuş halidir.

Nurculara göre Menzilciler daha ileri bir cahillik içindedir.

Süleymancılar, dini lider olarak Süleyman Hilmi Tunahan’ıbenimserler. Onlara göre Tunahan ve yazıları dinlerinin vazgeçilmez kutsalıdır. Belirli bir kutsal kitabı olmayan Süleymancılık dininde, Abdülkadir Dedeoğlu tarafından kaleme alınan “ Talebelere Hocalar, Şifa arayanlara, Tasavvuf Erbabına, Cemiyet İdare Edenlere  Dua Kitabı Deprem İlaveli Yeni baskı”gibi bilim ve akıl karşıtı bir çok kitap, Süleymancıların kutsal kitapları arasındadır.

Bütün tarikatları saymaya gerek yoktur. Hepsinin ortak özelliği, İslam’dan başka ve onun dışında ayrı birer din olmalarıdır.

Tarikatlar özetle aynı şekilde şu temel özellikleri taşırlar:

Ayrı birer dindir. İslam dininin gücünden yararlanarak kendi dinlerini ikame etmişlerdir.

Şeyhleri ve mürşitleri akıl, bilim ve insanlık düşmanıdır.  Çünkü cehalet bu liderleri tarafından temsil edilir. Tek kaynakları cahillik olup itaat ve teslimiyet için bunu zorunlu görürler. Müritleri de cahildir. Aradaki tek fark, şeyhlerin kurnaz ve hilekar olmasıdır.

Atatürk’e ve onun kurduğu Cumhuriyet’e, dolayısıyla Cumhuriyet ilkelerine karşı var güçleri ile savaşırlar. Tek hedefleri bu ulusal değerleri ortadan kaldırmaktır. Cehaleti yayıp bağnazca itaat ve teslimiyete çağırırlar.

İnsan yaşamını daha bu dünyada ipotek altına alıp öte dünya avuntusu ile kandırırlar. Allah’a, Kur’an’a ve Peygamber’e değil, kendi şeyhlerine, kitaplarına ve inançlarına boyun eğilmesini isterler.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!