Yağız Aksakaloğlu

Kara terör

featured

23 Nisan 1920’den günümüze yüz yıl geçmiş, dile kolay…

Fakat Yakup Kadri’nin “Ankara” romanında Binbaşı Hakkı Bey’in değindiği “kara terör” tehlikesi hala geçmiş değil.

Binbaşı Hakkı Bey:

“Kara terrör, kara terrör,” diye söylendi. “Bizim düşmanımız yalnız Avrupa değil, bunlar da… Bir gün bunlarla da çarpışmak lazım gelecek…”

Burada kara terörden kasıt seçim bölgelerinde kuvvetli nüfuzları bulunan yeşil, beyaz sarıklı koyu bağnazların yaptığı gericiliktir, bu tür gericilerin vatandaşlarımıza uyguladıkları terördür.

Ülkemizin kurucusuna, kuruluşuna, bağımsızlığına, kalkınmasına ve çağdaşlaşmasına düşman odaklar içte ve dışta dün vardı, bugün var, yarın da olacaktır. Bunların uyguladıkları terörden pekâlâ mustaribiz. Hele Meclis’te ve bürokrasinin her kademesinde bu türden karşılaştığımız kara terör tehdidi, bu vatana gönülden bağlı evlatlarımızın canlarını fena yakmakta ve devletimizin temel yapı taşlarını yerinden oynatmaktadır.

Ne hazindir ki belli aralıklarla milletimiz ve devletimiz zoraki bir var olma, hayatta kalma mücadelesine sürüklenmektedir. Öyle ki 15 Temmuz 2016 tarihi, yukarıda bahsedilen bu kara terörün zirve yaparak alenen en görünür olduğu hain bir gece olarak, bir daha unutulmamak üzere, kayıtlara geçmiş bulunmaktadır.

Peki sorun nedir?

Bu karar terör, yüz yılı aşkındır nereden beslenmektedir?

Bilime ve akla karşı gelen yapılar eğitim ordumuz dahil olmak üzere devletimize, meclisimize, silahlı kuvvetlerimize, hastanelerimize, yargımıza nasıl bu kadar nüfuz edebilmiştir?

Yıkmak, yapmaktan kolaydır fakat kanla, irfanla, nice acılarla, göz yaşlarıyla yoktan var ettiğimiz cumhuriyetimizin bu koskoca modern yapıları yıkılmaya gerçekten de bu kadar meyilli midir?

Bu iş bu kadar kolay mıdır?

Suçlu birkaç eski cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanı, emniyet müdürü, istihbarat başkanı mıdır?

“Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.” diyemeyenler midir?

Mala, mülke, şöhrete kapılıp giderek soysuzlaşan aydınlar mıdır?

Bu işten görüşlerini beğenmediğimiz birilerini suçlayarak kurtulabilir miyiz? Böylece arkamıza hiç bakmadan yola devam edebilir miyiz?

Çocukluğumuza dönüp “Yaşasın çocuk bayramı!” diye bağırsak her şey düzelir mi bir anda?

Meselenin sosyolojik, tarihi, siyasi, iktisadi, dini birçok yönü olduğu kesin. Biraz Metin Heper, az İlber Ortaylı, üstüne Halil İnalcık ile beraber yer yer Şerif Mardin ve Niyazi Berkes okumaları yaparak “Her şeyi ben bilirim.” edasıyla ahkam kessek ve hepsi birbirine benzer yüzlerce makale yayımlasak bu sorunun temelini veya temellerini idrak edebilir miyiz? Acaba? (Burada yazar, bir işe yaramayan ama havasından da geçilmeyen entelektüellerle aklınca dalga geçmeye çalışmaktadır.)

Ya da tüm bu bilimsel verileri geçip filmsel metinlere mi bakmalı?

Oğuz Atay gibi “Tutunamayanlar” romanında lafı çok dolandırmadan (şaşılacak şey doğrusu) bir rüya içerisinde Mustafa Kemal’i Abdülhamit’e yenik mi düşürmeli?

Geçmişe dönerek güçlü baba figürünü Abdülhamit’le mi özdeşleştirmeli?

Biz bu modernleşme projesinde başarısız mı olduk demeli?

Bu tür sancılı sorularla boğuştuğumuz vakitlerde hatırlanmalı: Popüler psikoloji dergilerinin “gerçeklerle yüzleşmek” şeklinde akla pek yatkın bir çözüm önerisi var. Bu hepimizin az çok aşina olduğu beylik laflarla ifade edilen öneriye göre; kendi kendimizi kandırmaz da gerçeklerle ne kadar erken yüzleşirsek o kadar kâra geçeceğiz. Mantıklı.

Yoksa göğüs kafesimizin üzerine ağır bir karabasan oturuyor. Ellerimiz, kollarımız, ayaklarımız kitleniyor. Rüyada bağırmak isteyip de sesi bir türlü çıkmayan insanın dehşetine kapılıyoruz. Ardından gece vakti içtiğimiz bir bardak soğuk su…

Uyarılarımız duyulmuyor, kendi kendimizi hırpalayıp duruyoruz gibi…

Yüz yıl geçmiş, dile kolay, fakat kara terör hala kapıda.

Ne yapmalı, kime dert yanmalı, çözümü nerede aramalı?

Ah çocuklar, ah gençler, geleceğimizin teminatları… Ya onlar kimin ellerinde?

Hangi ışık, lamba, ampul, nur, kandil veya floresan evinde yetişmekteler?

Büyüyünce nerelere gelecekler, nerelerde “yönetici-devlet adamı” olacaklar, kim bilir?

Mesela; kendilerinden olmayan herkesi düşman belleyecekler mi? Amaca giden her yol mubahtır, diyecekler mi?

Sahi bizim çocuklar Suç ve Ceza’yı (Dostoyevski) okumadan-anlamadan yargıç olabilecekler mi?

Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi (Grigoriy Petrov) hiç ellerine almadan subay çıkabilecekler mi?

Ana’yı (Maksim Gorki) okumadan insan olabilecekler mi?

Ya da Açlık’ı (Knut Hamsun) okumadan açın halinden anlayabilecekler mi?

Kürk Mantolu Madonna’yı (Sabahattin Ali) okumadan aşkı tadabilecekler mi?

Şimdi bu noktada “Çocuklarına sahip çıkmayan bir millet, yok olmaya mahkumdur,” demeli. (Ah ne büyük söz, ne büyük laf! Alkışlayınız beni lütfen, yazımı ısrarla paylaşınız!)

Fakat bu ne çıldırtan bir döngüdür? Rüya içinde rüya…

Tekrar içinde tekrara sıkışmış gibiyiz.

Evet, karar terör yüz yıldır sürüyor, hala…

Kanımızı emiyor.

Çok uzatmadan sözü burada Ahmet Hamdi Tanpınar’a bırakmak istiyorum (Beş Şehir, ilk basım tarihi Ağustos, 1976):

Asıl garibi bazen padişahlardan başlayarak -Fatih’in hurufiliğe olan temayülü gibi- büyük devlet adamlarının da bu tarikatlere besledikleri sevgiydi. İslamlığın tek ve esaslı şart olarak yalnız Allah’ın birliğini kabul etmesi, bir yığın karışık itikadın ve tefsirin bünyesine girmesini kolaylaştırıyordu. Şüphesiz burada iktisadi şartların, hayattaki emniyetsizliğin de tesiri vardı. Alelade fertler gibi her büyük devlet adamı da bir tarikata mensuptu ve orduda, divanda, halk arasında bunlar kendi başlarına bir confrerie yapıyordu. Bu confrerie hayata bir çeşit muvazene bile getiriyordu. Fakat ahlakıyla, ibadetiyle, ölçülü mistisizmi ile böyle kendini kabul ettiren şeyhin halifesi veya oğlu birdenbire cezbeyi arttırıyor, o zaman işler sarpa sarıyordu. En tehlikelisi bu tesirleri, efradının çoğu devşirme, binaenaleyh yeni Müslüman olan ordu içine girmesiydi. O zaman zaruri olarak şiddetli tedbirler başlıyordu.”

“Fakat bugün öldürülene ertesi güne türbe yapılıyor, öldürüldüğü yere daha o gece mum yakılıyordu.”

Bu sözler ne kadar da tanıdık, bugün ile ne kadar da benzer?

Belki de güneşin altında gerçekten de yeni hiçbir şey yoktur.

Belki de kara teröre karşı ihtiyacımız olan metotlar; rakiplerimizi ortadan kaldırmak yerine vicdanlı, ruhlu, akıllı “gerçek insanlar” yetiştirmeye gayret etmek, kendini düşünmekten ziyade “ekip adamı” olmayı becerebilmek ve çevresindeki iyi niyetli insanları yükselttikçe aslında kendinin de yükseldiğini “idrak” edebilmektir.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!