Emekli Tuğgeneral Mustafa Köse yazdı…
Görevdeki bir asker, geride bıraktığı ailesini merak eder. Fakat haber alabildiğinde bile evde yaşananların ne kadarını öğrenebilir? Çoğu zaman telefonda “İyiyiz, merak etme” cevabını alır. Asker görevine, evdekiler kendi telaşına döner.
Yıllarca o görevlerin içinde bulundum. Bu ayrılıkların evde nasıl yaşandığını ise eşimle, kızımla ve silah arkadaşlarımın aileleriyle konuşurken daha iyi anladım.
Bu hikâye yaşanmış olaylardan uyarlanmıştır. Kişilerin isimleri değiştirilmiştir.
Ankara’nın ayazı o akşam insanın yüzünü kesiyordu. Gece yağan kar, gündüz ezilmiş, akşamın soğuğunda yeniden donarak yolları cam gibi parlatmıştı. Dilek servisten inerken bir eliyle kapıya tutundu, ayağını yere basmadan önce botunun ucuyla zemini yokladı. Düşmekten korkuyordu; ama aklına gelen ilk şey kendi canı değildi. “Bir yerimi kırarsam Elif’e kim bakacak?” diye geçirdi içinden.
Ellerinde işten çıkarken aldığı birkaç poşet vardı. Atkısını yüzüne doğru çekip karşıya geçmeye çalıştı; araçlar buzlu yolda durmaya cesaret edemiyor, trafik bir türlü kesilmiyordu. Saate baktı. Kreşin kapanmasına fazla zaman kalmamıştı. Her akşamki telaştı bu: İşten çık, servise yetiş, Elif’i al, sonra birlikte eve dön. O gün hızlanmak da mümkün değildi; buzun üzerinde düşmemek için adımlarını küçülterek ilerliyordu.
Hüsnü gideli iki ay olmuştu; daha doğrusu tam elli dokuz gün. Bekleyen insan günleri tek tek sayıyordu. Bir haftadır da haber alamıyordu. Kim bilir neredeydi, sağlığı nasıldı, başlarına bir şey gelmiş miydi? Haberleri dikkatle takip ediyor, Doğu ve Güneydoğu’dan gelen her gelişmede televizyona biraz daha fazla kulak kesiliyordu.
Diğer eşlerden de telaşlı bir telefon gelmemişti. Birinden haber çıksa kısa sürede ötekilere de ulaşırdı. Dilek, hiç değilse şimdilik, sessizliği iyiye yormaya çalışıyordu.
Kreşe vardığında Elif çoktan hazırlanmış, öğretmeniyle girişte bekliyordu. Annesini görür görmez koşarak boynuna sarılınca Dilek de atkıyla bere arasından kızının yüzünü bulup öpmeye çalıştı.
— Kuzum benim…
Öğretmeni gülümseyerek, “Hiç merak etmeyin, Dilek Hanım. Biz sohbet ediyorduk,” dese de Dilek yine mahcup oldu. Her gün bir yerlere yetişemiyor, birilerini bekletiyormuş hissini taşıyordu üzerinde. Çocuğun gün içinde kirlenen kıyafetlerinin bulunduğu poşeti de alınca ellerindeki yük biraz daha arttı.
Dışarı çıktıklarında hava daha da sertleşmişti. Dilek’in iki eli de poşetlerle doluydu; çocuğunu tutabilmek için sağ elinin serçe parmağını boşta bıraktı.
— Gel, kızım. Şuradan tut elimi.
Elif küçücük eliyle annesinin serçe parmağına sarıldı ve öylece yürümeye başladılar. Yol boyunca ayağı birkaç kez kaydı; Dilek her seferinde poşetleri savurmadan çocuğunu toparlamaya çalıştı. Soğuk yüzlerine vuruyor, rüzgâr söylediklerini birbirlerine ulaştırmadan alıp götürüyordu.
Böyle zamanlarda Hüsnü’nün yokluğu daha çok yakıyordu canını. Çocuğu kreşten almak, poşetleri taşımak, buzda düşmemeye çalışmak… Yanında olsa yükün yarısını alırdı. Şimdi hepsini kendisi taşıyordu. Başka çaresi mi vardı?
Apartmana ulaştıklarında Dilek’in kolları kopacak gibi olmuştu. Kaygan merdivenleri çıkıp asansöre bindiler. Sekizinci kata vardıklarında Elif çoktan sabırsızlanmıştı. Dilek poşetleri kapının önüne bıraktı, çantasını açtı. İçinde bir kendisi yoktu çantanın; o kalabalıkta anahtarları aramaya başladı. Arada koridorun otomatik ışığı sönüyor, Elif kollarını oynatıp sensörü yeniden çalıştırıyordu.
Dilek sonunda anahtarı bulduğu sırada Elif, elli dokuz gündür neredeyse her akşam sorduğu o tanıdık soruyu yine sordu:
— Anne, babam gelmiş midir?
Dilek’in anahtarı tutan eli bir an durdu. Hüsnü’nün gittiği ilk günün akşamından beri duyuyordu bu soruyu. Elif bazen hayalini biraz daha büyütüyordu:
— Belki bize sürpriz yapmıştır, anne. Belki içeri saklanmıştır. Biz girince “Sürpriz!” deyip çıkar. Sonra beni kucağına alır, değil mi?
Dilek her defasında başka türlü yutkunuyordu. Göreve giderken yaklaşık bir süre söylenmişti ama Dilek bunun dönüş garantisi olmadığını biliyordu. Yeni bir emirle görev uzayabilirdi. Takvimle arazinin hesabı her zaman birbirini tutmuyordu.
Elif bunları nereden bilsin? Daha dört yaşındaydı. Babası gidince Dilek, zamanı anlayabilsin diye buzdolabının üzerine küçük bir çetele koymuştu. İlk söylenen tahmini süreyi günlere çevirmiş, her akşam bir gün daha çizerek babasının dönüşüne yaklaştıklarını anlatmıştı. Elif o çizgilere inanıyordu.
Anahtarı kilide yerleştirirken yumuşak bir sesle konuştu:
— Daha günümüz var, anneciğim. Bak, içeri girelim, bir gün daha çizeriz. Baban işini bitirince gelecek.
Elif bu cevabın “Hayır, bugün de gelmedi” demek olduğunu artık biraz anlıyor gibiydi. Yine de kapı açılır açılmaz annesinin önüne geçti. Önce antreye, ayakkabıların olduğu yere baktı. Sonra salona, ardından yatak odasına göz attı. Belki gerçekten bir yere saklanmıştı babası. O gün de aradı ama yine bulamadı.
Küçücük omuzları belli belirsiz düştü. Dilek kızını seyrederken boğazında yine aynı yumruyu hissetti.
— Hadi bakalım, önce üstümüzü değiştirelim. Sonra sen bana yemek hazırlarken yardım edersin.
Elif’in aklını başka yere çekmek onun en iyi bildiği yöntemlerden biriydi. Bazen mutfakta yanına alır, bazen oyun oynar, bazen televizyonda sevdiği bir şey bulurdu. Bekleyiş bütün akşamı kaplamasın, çocuk biraz olsun oyalansın isterdi.
Montlarını çıkardıktan sonra Elif her zamanki gibi buzdolabının önüne gitti. Çetele bir magnetin altında duruyordu. Dilek kalemi aldı, o günün çizgisini de ekledi. Elif dikkatle baktı. Babasının gelişi biraz daha yaklaşmıştı.
— Bak, kalan günler biraz daha azaldı.
Elif sevindi, Dilek de onunla birlikte gülümsedi. Ama kendi içinde başka bir hesabı vardı. O sayının sonuna geldiklerinde görev uzarsa ne diyecekti? Çocuk “Hani babam gelecekti?” diye sorarsa nasıl açıklayacaktı? Kendi belirsizliğini çocuğuna yüklemeden ona umut vermeye çalışıyordu.
Elif’in dünyasında babalar, anneler gibi işe gidip akşam eve dönmüyorlardı. Anneler işe giderdi, babalar göreve. Görev denilen şey de babayı alıp götüren, ne zaman geri vereceği belli olmayan bir yerdi sanki.
Elif, babasının kapının arkasında olmasını istiyordu; Dilek ise bir gün o kapıdan sağ salim girmesini.
Akşam yemeğini hazırlarken Elif mutfakta annesinin etrafında dolaşıyor, gün içinde yaşadıklarını anlatıyordu. Dilek kızına baktı. Başkalarının çocukları babalarına rahatça sarılabilsin, güven içinde büyüsün diye kendi çocuğu babasına hasret büyüyordu.
O gece Elif uyumadan önce yine babasını sordu:
— Anne, babam gelince beni kreşten almaya gelir mi?
Dilek kızının saçlarını okşadı.
— Gelir, kuzum.
— Söz mü?
Dilek bir an durdu. Söz vermek kolay değildi; hayat bazen insanın verdiği sözü onun yerine bozuyordu.
— Babana söyleriz, kuzum. Uygun olursa gelir.
Elif bu cevabı yeterli bulmuştu. Gözlerini kapattı. Dilek biraz daha yanında oturduktan sonra kalkıp mutfağa geçti. Buzdolabındaki çeteleye bakarken içinden geçirdi:
— Yeter ki gel, Hüsnü. Günü önemli değil, yeter ki sağ salim gel…
Yıllar sonra Elif üniversite çağına gelmiş, Hüsnü de emekli olmuştu. Günlük işleri için evden çıkıyor, işini bitirince dönüyordu. Elif annesiyle eve yürürken bazen çocukluğundan diline pelesenk olmuş o soruyu gülerek yine sorardı:
— Anne, babam gelmiş midir?
Dilek de her defasında o sekizinci kattaki evin kapısını, buzdolabındaki çeteleyi ve babasını odalarda arayan küçücük kızını hatırlardı.
Dilek şükrediyordu. Hüsnü hayattaydı; işini bitirince yine evine dönecekti.
Ya bekledikleri bir daha hiç dönemeyecek olanlar…










