Orkun Özeller yazdı…
İlginç gelişmeler yaşanıyor…
Mekke Ortak Savunma Anlaşması nihayet Meclis gündemine geldi. Ancak anlaşmanın Meclis Dışişleri Komisyonu’ndan geçmesine rağmen, doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ilgilendiren bu konuda Millî Savunma Komisyonunun herhangi bir değerlendirmede bulunmamış olması oldukça dikkat çekici.
Askerî bir ittifakın ve Türkiye’nin savunma politikalarını yakından ilgilendiren bir anlaşmada, askerî görüşün ortaya konulmaması nasıl açıklanabilir?
Hulusi Akar başkanlığındaki Millî Savunma Komisyonu neden bu konuda bir değerlendirme yapmadı? Bu durum, askerî makamların anlaşmaya ilişkin çekinceleri bulunduğu anlamına mı geliyor? Yoksa Hulusi Akar ve komisyon üyeleri bu konuda sorumluluk almaktan mı kaçınıyor?
Gazetecilerin, avukatların, bürokratların, tüccarların, doktorların ve eczacıların dahi görüş bildirdiği böylesine önemli bir konuda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşünün kamuoyuna yansımaması üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Mekke Anlaşması’nın maddeleri ele alındığında, bu anlaşmayı doğrudan Türkiye’nin savaşa gireceği şeklinde yorumlamanın doğru olmadığını savunanlar var. Bu görüşü dile getirenlere bir sorum olacak:
Peki, anlaşmanın ilk iki maddesinde yer alan ve taraf ülkelerden birine yönelik saldırının diğer ülkeleri de ilgilendirebilecek nitelikteki hükümler neden bu kadar önemli? Bu maddeler anlaşmada yer almasa ne eksilirdi? Bu hükümlerin anlaşmaya konulmasını zorunlu kılan ihtiyaç tam olarak nedir?
Bence tartışılması gereken temel konulardan biri de budur.
Bununla birlikte, hafta içerisinde Tahran’da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran’ın katılımıyla güvenlik konulu önemli bir toplantı gerçekleştirildi.
Bölgesel güvenlik, İsrail’in bölgedeki faaliyetleri, Filistin ve Lübnan’daki gelişmelerin ele alındığı toplantıda, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’nin açıklamaları dikkat çekiciydi. Rızai, ABD’nin tehditlerinin dünya genelinde beklenen etkiyi oluşturmadığını savunarak, “Batı Asya’daki güvenliğin bölge içine dayanması sonucuna vardık. Her türlü dış müdahale önlenmeli.” ifadelerini kullandı.
Bu toplantıyı ve verilen mesajları son derece önemli buluyorum.
Zira Mekke İttifakı’nın İran’a yönelik bir tehdit oluşturabileceği yönündeki endişelerin tartışıldığı bir dönemde, İran’ın da bölgesel güvenlik arayışının içerisinde yer alması ve Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile aynı masa etrafında buluşması, bölgesel dengeler açısından dikkate değer bir gelişmedir.
Bölge ülkelerinin güvenliklerini dış güçlerin müdahalesine bırakmadan, kendi aralarında diyalog ve iş birliği geliştirmeleri Türkiye’nin çıkarları açısından da önemlidir.
Elbette bu gelişmelerin ABD ve İsrail tarafından nasıl karşılanacağını da önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bölgesel güçlerin kendi aralarında ortak bir güvenlik anlayışı geliştirmesi, her iki ülkenin de bölgedeki politikaları açısından yeni değerlendirmeleri beraberinde getirebilir.
Ancak bu güvenlik iş birliğinin dört ülkeyle sınırlı kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Azerbaycan’ın da bu yapıya dâhil edilmesi, bölgesel güvenlik açısından önemli bir katkı sağlayacaktır.
Özellikle ABD ve İsrail’in İran üzerindeki hedeflerine ulaşması, yalnızca İran’ın geleceğini ilgilendiren bir gelişme olmayacaktır. Böyle bir durum, Türkiye’nin güvenliğini de doğrudan etkileyebilecek yeni jeopolitik dengeler ortaya çıkaracaktır. Bununla birlikte Rusya’nın kuzeyinde, Çin’in ise doğusunda oluşabilecek yeni güvenlik tehditleri de göz ardı edilmemelidir.
Dolayısıyla İran’ın toprak bütünlüğünü ve siyasi varlığını muhafaza etmesi, yalnızca İran’ın değil, Türkiye, Rusya ve Çin’in de güvenlik hesapları açısından önem taşımaktadır.
Tam da bu noktada Azerbaycan ile Türkiye arasında son dönemde yaşanan gerginliğe değinmek istiyorum.
İki ülkenin devlet yöneticileri arasında başlayan, zaman içerisinde büyüyen ve bir türlü sona ermeyen bu gerilim beni de endişelendiriyor.
Acaba İran üzerindeki hedeflerini gerçekleştirmek isteyen İsrail, Azerbaycan üzerinden yeni bir strateji mi yürütüyor?
İran’daki Azerbaycan Türkleri üzerinden etnik ve toplumsal hassasiyetlerin harekete geçirilmesi, ülkenin iç karışıklığa sürüklenmesi için kullanılabilecek bir yöntem olarak mı değerlendiriliyor?
Türkiye’nin İran’ın parçalanmasını istemediği bilinen bir gerçekken, Azerbaycan’ın İran politikasında farklı bir çizgiye yönelmesi mi isteniyor? Böyle bir ihtimal varsa Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin bozulması, bu stratejinin önündeki engellerden birini ortadan kaldırmaz mı?
Bunlar üzerinde düşünülmesi ve dikkatle değerlendirilmesi gereken sorulardır. Elbette bu ihtimallerin gerçekleştiğini gösteren somut bir kanıt ortaya konulmadan herhangi bir ülkeye böyle bir planın parçası olduğu yönünde suçlama yöneltmek doğru olmaz. Ancak bölgedeki gelişmelerin birbirinden bağımsız değerlendirilmesi de mümkün değildir.
Umarım iki Türk devletinin yöneticileri, bu hassasiyetin ve ortaya çıkabilecek olası risklerin farkındadır.
Unutulmaması gereken bir başka husus daha var: İran sınırları içerisinde yaşayan milyonlarca Azerbaycan Türkü, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tarihî ve kültürel bağların yanı sıra bölgesel dengeler açısından da önemli bir yere sahiptir.
Türkiye, Azerbaycan ve İran arasında kurulacak sağlıklı ilişkiler, yalnızca üç ülkenin değil, bütün bölgenin geleceğini etkileyecektir.
İran, Azerbaycan ve Türkiye’nin ortak çıkarlar etrafında hareket etmesi, bölgenin güvenliği ve ekonomik kalkınması açısından önemli fırsatlar yaratabilir. Üstelik İran’ın kuzeyinde, Azerbaycan ile Türkiye arasında yer alan Nahçıvan’ın da bu coğrafi ve stratejik bütünlük içerisindeki konumu göz ardı edilmemelidir.
Türkiye ile Azerbaycan’ın kardeşliği tartışma konusu yapılamayacağı gibi, İran ile ilişkilerimizin de bölgesel gerçeklerden bağımsız değerlendirilmesi mümkün değildir.
Bugün ihtiyacımız olan şey, birbirine karşı pozisyon alan Türk devletleri değil; bölgesel sorunları ortak akılla değerlendiren, birbirinin güvenliğini tehdit olarak değil, ortak bir değer olarak gören devletlerdir.
Çünkü bölgemizdeki güç mücadeleleri devam ederken, birbirimizle yaşadığımız sorunların başkalarının stratejik çıkarlarına hizmet etmesine izin vermemeliyiz.
Türkiye’nin dış politikadaki temel önceliği, bölge ülkeleri arasındaki ayrışmaları derinleştirmek değil, kendi güvenliğini ve bölgesel barışı güçlendirecek iş birliklerini geliştirmek olmalıdır.
Türkiye Yüzyılı diyorsanız bu Türk devletlerinin dayanışmasıyla olacaktır.










