
Sitemizi Google aramalarında tercih edilen kaynak olarak ekleyin.
Orkun Özeller yazdı…
Sahip çıkmadığınız değerlere başkaları sahip çıktığında, bir süre sonra kendi değerlerinizi bile düşman olarak görmeye başlarsınız.
Türk milletinin kadim renkleri olan sarı, kırmızı ve yeşile PKK sahip çıktı. Sonra ne oldu? PKK’nın renkleri olarak anılmaya başlandı ve biz kendi renklerimizden uzaklaşır olduk.
Türk kültürünün kadim bayramı Nevruz’a pkk sahip çıktı. Nevruz’u kutlamaktan imtina edenler ortaya çıktı.
Şimdi de barış kelimesi üzerinden aynı durum yaşanıyor. pkk ve siyasi uzantıları barış kavramını sürekli kendi söylemlerinin merkezine yerleştirdikçe, toplumun bir kesimi barış kelimesine bile mesafeli yaklaşmaya başladı. Hatta barış demekten çekinir hâle geldik.
Oysa bu anlayışla hiçbir sorunumuzu çözemeyiz. Tam tersine, sorunları daha da derinleştiririz.
Barış kavramını bir terör örgütünün siyasi taleplerine teslim etmek, barışa sahip çıkmak değildir. Barış, hiçbir örgütün, siyasi partinin veya siyasi aktörün tekelinde olamaz. Hele ki bir terör örgütünün talepleriyle özdeşleştirilemez.
Peki, son dönemde kamuoyunun karşısına çıkan ve kendilerini “Barış Anneleri” olarak tanımlayan kadınlar ne istiyor?
Evlatları pkk terör örgütüne katılmış; kimisi hayatını kaybetmiş, kimisi cezaevine girmiş, kimisi ise hâlâ dağda olan anneler bir araya geliyor. Beyaz tülbentleriyle barışı temsil ettiklerini söylüyorlar.
Bu annelere ne istedikleri sorulduğunda aldığınız cevap tek kelime:
Barış!
Ne güzel, ne masum bir talep değil mi?
Kim barış istemez? Kim annelerin gözyaşının dinmesini, evlatların ölmemesini, anaların acı çekmemesini istemez?
Ancak asıl mesele, barış kelimesinin arkasına hangi taleplerin yerleştirildiğidir.
Bu kadınlara, barışın sağlanması için ne yapılması gerektiğini sorduğunuzda dile getirilen taleplerin önemli bir bölümünün, dağa çıkarak örgüte katılan teröristlerin gerekçe olarak öne sürdüğü taleplerle örtüştüğünü görüyorsunuz:
Kimliğimiz tanınsın.
Kürtçe resmî dil olsun.
Kendi kendimizi yönetelim.
Abdullah Öcalan özgür bırakılsın.
Cezaevlerindeki tutuklular serbest bırakılsın.
Kürtler de ayrı bir devlet olsun.
Burada dikkat çekilmesi gereken husus, annelerin kişisel acıları değil, bu acıların hangi siyasi taleplerle ilişkilendirildiğidir.
Bir tarafta elinde silahla dağa çıkmış bir terör örgütü mensubu, diğer tarafta başında beyaz tülbentiyle barış istediğini söyleyen annesi…
Aralarındaki görüntü farkı açık. Ancak dile getirilen siyasi taleplerin önemli bir kısmı aynı noktada buluşuyor.
Barış kelimesinin toplumdaki güçlü ve olumlu karşılığından yararlanılarak, terör örgütünün yıllardır savunduğu siyasi hedeflerin de bu kavramın içine yerleştirilmesi ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Çünkü barış istediğini söyleyen birine karşı çıkmak, insanı savaşı isteyen biriymiş gibi gösterebiliyor.
Üstelik söz konusu olan annelerse…
Anneler bizim başımızın tacıdır. “Cennet annelerin ayakları altındadır” anlayışını benimsemiş bir toplumda annelik kavramının ne kadar kutsal bir anlam taşıdığını anlatmaya gerek yok.
İşte tam da bu nedenle “Barış Anneleri” tanımlamasının toplum üzerinde oluşturduğu duygusal etkiyi göz ardı etmemek gerekir. Barış ve annelik gibi iki güçlü kavram bir araya getirildiğinde, bu isimlendirmeye itiraz etmek bile kolaylıkla vicdansızlık olarak gösterilebilir.
Ancak isimlendirmeler değil, ortaya konulan talepler konuşulmalıdır.
Gelin, bu annelerin yaptıkları açıklamalara bakalım:
“Biz barış adına geldik. Biz barış olsun diye geldik. Biz barış anneleriyiz, biz barış istiyoruz. Biz barışın sağlanması için geldik.
Biz Abdullah Öcalan için, zindanlardaki tüm tutukluların serbest bırakılması için geldik. Biz kimliğimiz için geldik, biz toprağımız için geldik, biz hakkımız için geldik.
Biz de devlet olalım, biz de devlet olalım.
Biz 60 milyon Kürdüz. Niye bizim dilimiz yok? Niye bizim toprağımız yok? Niye bizim hakkımız yok? Bizim de hakkımız olsun artık.
Hakkımız için, Kürdistan’ımız için, çocuklarımız için, şehitlerimiz için, savaşçılarımız için, zindanlardaki tutuklular için, Abdullah Öcalan için, Selahattin Demirtaş için…
İşte biz toprağımız için geldik, kimliğimiz için geldik. Biz de devlet olalım, biz de diğer halklar gibi devlet olalım.”
Bu sözler, barış talebinin hangi siyasi hedeflerle birlikte dile getirildiğini açıkça ortaya koyuyor.
Peki, burada söylenen nedir?
Özetle, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının ve mevcut anayasal düzeninin değiştirilmesini isteyen taleplerin kabul edilmesi, terörist başı ABDula öcalan’a özgürlük sağlanması ve örgüt mensuplarına yönelik hukuki süreçlerin sona erdirilmesi isteniyor.
“Biz de devlet olalım” ifadesiyle de ayrı bir devlet veya siyasi yapı talebi dile getiriliyor.
Bütün bunlar kabul edildiğinde barışın geleceği söyleniyor.
Peki, kabul edilmediğinde ne olacak?
Bu sorunun cevabı da en az talepler kadar önemlidir. Çünkü barış, bir tarafın bütün siyasi hedeflerini diğer tarafa kabul ettirmesiyle sağlanamaz. Barış, terör örgütünün göstermelik değil gerçekten silahı bırakmasıyla ve tehdidin devre dışı bırakılmasıyla, öcalan ve tüm teröristlerin cezaevlerinden çıkarılmalarıyla değil, hukuk önünde eşit olduğu ortak bir zeminde mümkün olabilir.
Aksi hâlde ortaya çıkan tablo, “Taleplerimiz kabul edilmezse mücadele devam eder” anlayışından farklı olmayacaktır.
İşin özü şudur: Barış, silahlı mücadelenin siyasi taleplerini kabul ettirmenin başka bir adı olamaz.
Gerçekten barış istiyorsanız önce evlatlarınızı kandırarak dağa çıkaran PKK terör örgütüne itiraz edin. Çocuklarınızı ölüme gönderen ABDula Öcalan’a karşı söz söyleyin.
“Biz bu ay yıldızlı şanlı bayrağın altında, Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşları olarak birlikte yaşamak istiyoruz.” deyin.
Ancak bu sözleri duymuyoruz.
Neden?
Çünkü bu taleplerin dile getirilmesi birilerini rahatsız eder.
Şimdi soruyorum: Beyaz tülbentlerin arkasında dile getirilen siyasi talepler ortaya çıktığına göre, artık bu talepleri de tartışmayacak mıyız?
Tülbent düştü, kel göründü demek yanlış olmaz herhalde.
Elbette terör örgütüne katılmayı tercih etmiş evlatlarının bütün sorumluluğunu annelerine yükleyemeyiz. Bir annenin evladının tercihlerinden dolayı cezalandırılmasını da savunamayız.
Ancak barış dili konuşulacaksa öncelikle o anneler evlatlarının şehit ettiği asker ve vatandaşlarımızın annelerinden özür dilemesi gerekir.
Unutulmasın ki PKK terör örgütünün saldırılarında hayatını kaybeden şehitlerimizin arasında binlerce Kürt kökenli vatandaşımız da vardı. Onların da anneleri, babaları, eşleri ve çocukları vardı.
Sessizce gelişmeleri takip eden Şehit annelerinin içlerine akıttığı gözyaşını görüp saygı duymak zorundasınız.
Ben terör örgütüne katılmış evlatların annelerine öfke duymuyorum. Benim itirazım, bu annelerin acılarının siyasi amaçlar doğrultusunda kullanılmasına ve bayrak inmez ezan dinmez vatan bölünmez diyerek terör örgütüyle mücadele ederken hayatını kaybeden şehitlerimizin, gazilerimizin ve ailelerinin hassasiyetleri göz ardı edilerek acılarının katlanmasına neden olunmasıdır.
Öfkem, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bu tabloyu görmezden gelen, şehitlerimizin ve gazilerimizin hassasiyetlerini hiçe sayan siyasi anlayışadır.
Gazilerimizi Meclis’e kabul etmeyenler, hiçbir rahatsızlık duymadan kendilerini “Barış Anneleri” olarak tanımlayan teröristlerin annelerini Meclis’te ağırlayabiliyor.
Şehitlerimizin ve gazilerimizin temsilcilerine kapatılan kapılar, terör örgütüyle ilişkilendirilen siyasi talepleri dile getirenlere sonuna kadar açılıyor.
Bunun adı hangi siyasi anlayışla açıklanabilir?
Bir de Pakize Ana meselesi var.
Pakize Ana’yı mahkemeye verenler kimler? Savunma Bakanı ve MHP Genel Başkanı…
Gerekçe ise kendilerine hakaret ettiği iddiası.
Peki, hiç düşündünüz mü rahatsız olduğunuz o sözleri Pakize Ana neden söyledi? Sizden ne istedi de bu sözlere tahammül edemediniz?
Terör örgütünün elebaşına “kurucu önder” demeyin, ona herhangi bir statü vermeyin, teröristle pazarlık yapmayın demesi mi sizi rahatsız etti?
Pakize Ana’nın feryadı, yalnızca bir annenin kişisel tepkisi olarak değerlendirilemez. O sözler, şehit annelerinin, gazilerin ve bu sürece itiraz eden milyonlarca insanın vicdanındaki rahatsızlığın bir ifadesidir.
Siyasi makamlar, bu sesleri susturmaya çalışmak yerine neden yükseldiğini düşünmelidir.
Biz geçmişte, terör örgütünün siyasi uzantısı olarak gördüğümüz DEM Parti mensuplarıyla el sıkışılmasını doğru bulmadığımızı söylüyorduk. Bugün geldiğimiz noktada ise terörle mücadele konusunda yıllardır birbirine karşı duran siyasi aktörlerin aynı fotoğraflarda buluştuğunu görüyoruz.
Bu tablo karşısında şunu söylemek zorundayım:
Dün el sıkışılmasına itiraz ettiğimiz siyasi anlayışın temsilcileriyle bugün el sıkışanların da ellerine şehitlerimizin kanı bulaşmıştır. Onların elleri de sıkılmaz.
Nerden nereye savrulduklarına bakalım mı? Önce Şehit cenazelerinde terör örgütüne karşı slogan atan vatandaşlarımız susturuldu. Ardından provakasyon olur diye şehit cenazelerine katılmaları dahi istenmedi.
Şimdi ise şehitlerimizin katillerine özgürlük verilmesinin derdindeler. Nereden nereye.
Peki, bütün bunları yapanlar mı “Terörsüz Türkiye” istiyor?
Sözde terörün sona ermesi adına atılan adımlar, Barış gibi masum kelimelerle göz boyanması Türkiye’yi yeni ayrışmalara sürüklememelidir.
Türkiye’nin güvenliği ve geleceği, ABD’nin veya İsrail’in bölgesel hesaplarına göre şekillendirilemez. Büyük Ortadoğu Projesi gibi bölgesel projelere Türkiye kurban edilemez.
Bugün yaşanan gelişmelerin Türkiye’yi nasıl bir geleceğe taşıyacağını sorgulamak, bu ülkenin her vatandaşının hakkıdır. Fakat sorgulayan veya eleştirenler Sosyal medya hesaplarının erişime kapatılması yetmezse gözaltı ve tutuklama kararları aldırılması ile gerçeklerin konuşulmasını durduracağını sananlar sadece ülkeye zarar vermektedir.
Tüm bu mide bulandıran gelişmeler göstermektedir ki artık konu sıradan bir siyasi tartışmanın çok ötesindedir.
Milletin kendisini temsil etmesi için seçtiği milletvekilleri, milletin hassasiyetlerini ve beklentilerini dikkate almak zorundayken, bugün Meclis’te yaşanananlar, Türk milletinin canını yakmaktadır. Bazı istisna milletvekilleri hariç ettikleri yeminden de uzaklaşmışlardır. Kamuoyu bu nedenle siyasetten de böyle siyasetçilerden de uzaklaşmaktadır. Yapılan anketlerde bile halkımızın %30 dan fazlası oy verme tercihinde bulunmamaktadır. Milletvekilliği, milletin üzerinde bir makam değildir. Milletin verdiği yetkinin, yine milletin çıkarları doğrultusunda kullanmadığını görürse o yetkiyi geri almasını da bilir…
Meclis’te bulunan bir takım siyasi aktörler, bu sorumluluğu yerine getirmedikleri ölçüde milletin güvenini kaybetmektedirler ve bazı istisnalar dışında Türk Milletinin gözünde yok hükmüne doğru gitmektedir..
Terörist başına bir takım hak ve statü vermek isteseniz de, teröristleri hukuki dayanakları olmadan cezaevlerinden çıkarma kararı almak isteseniz de kandildekilerin ve siyasi uzantılarının keyfi olsun diye ne kadar hukuk dışı ve kanunlara aykırı düzenlemeler yapsanız da heveslenmeyin.
Son sözü aziz Türk milleti söyleyecek.
Tabii ki bu esnada Türk milleti bir takım siyasetçilerin yaptığı hainliklerini gördüğü gibi bazı siyasetçilerin de halkın gazını alan tutumlarını sessizlikle ve metanetle seyretmekte…. Onların da farkındalar.
Tüm bu karamsar tabloya karşın Peki ne yapmalıyız diye soranlara; bırakın particilik tartışmalarını bir kenara, hiç bir parti bu memleketten daha önemli ve değerli değildir. Bugün de söz konusu memlekettir. Birlik olma zamanıdır. Bir birimizin sorunlarına omuz verme ses çıkarma zamanıdır. Hukuksuz tutuklanmalara sessiz kalmama zamanıdır. Gerisi teferruattır.
Türk milletinin iradesini temsil ediyorum diyen Tüm siyasi partilerin ve siyasetçileri yüzünü teröristlerin isteklerine değil Türk Milletine dönmesi bu ülkede Barış için tek şarttır.
Bunu da yine milletin azim ve kararı başaracaktır.
Barış ancak Türk milleti ile gelir.