Bilin Neyaptı
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. 2001’den Bugüne: Ne oldu? Ne olmadı?

2001’den Bugüne: Ne oldu? Ne olmadı?

featured

Türkiye 1970’li yıllardan 2000’lere kadar siyasi ve makroekonomik açıdan istikrarsız bir dönem geçirdi; enflasyon yıllık ortalama yüzde 50’nin üzerinde gerçekleşirken, ortalama hükümet ömrü ise 2,5 yıl kadardı. 2002’de iktidara gelen AKP, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, kurucu parti CHP’den sonra iktidarda en uzun kalan ikinci parti oldu. Peki, tek parti iktidarının “hızlı politika kararları alma olanağı” sağlayacağı iddia edilen bu durum 17 yılda Türkiye ekonomisini nereye taşıdı?

i.  Önem önceliğiyle, 2017’de Anayasa değişti; Parlementer Demokrasi yerine Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi geldi. Referandum öncesi ne olduğu uzmanlar arasında bile tam anlaşılmayıp uzun tartışmalara sebep olan, toplumun sadece yarısından yüzde iki fazlası oyla meşru sayılan yeni anayasa ile oyunun kurulları da değişti, Cumhurbaşkanı’nın yetkileri arttı.

ii. Bankacılık sektörü denetim ve gözetimi 1999’da Banka Kanunun değişimi ve BDDK’nın bağımsızlığı ile etkinleşerek bana sektörünün şoklara direncini artırdı.

iii. 2001’deki kanun değişikliği, 2002’ler başında başarıyla uygulanan enflasyon hedeflemesi ve mali baskınlığın azalmasıyla kazanılan Merkez Bankası bağımsızlığı, 2018’deki KHK değişikliği  ve en son 2019’da  başkanın görevden alınması ile yok edildi.

iv. Enflasyon hedefinin 2005 ve 2009-2010 dönemleri dışında tutmaması, para politikasında kredibilite kaybına yol açtı; enflasyon canavarı tekrar pazara girdi.

v. Cumhuriyetin 80 yıllık birikimi olan kamu varlıklarının çoğu (liste için, bkz. Salih Aydın’ın 13.02.2017 tarihli Yeniçağ haberi) toptan ya da kısmen, rekabet koşullarına uyumsuz olarak özel sektöre devredildi.

vi. İktidar partisine yakın şirketler hızla büyüdü (bkz. Kayırma Ekonomisi, Esra Çeviker Gürakar); bunlardan beşinin, dünyada en çok kamu garantisi aldığı ortaya çıktı.

vii. Kentleşme hızla arttı (2000’de yüzde 65 iken 2018 itibarıyla yüzde 75).

viii. Köy okullarının kapatılması ve taşımacılı eğitim, kırsalda aile bağlarını kopardı ve çocukları cemaat ve tarikat eline düşürdü.

ix. Tarım sektöründe dışa bağımlılık arttı (katma değer 2000’den beri yüzde 35 geriledi).

x. Sadece ‘bir ay önce iş aramış olma’ şartı ile tanımı daraltılmasına rağmen, raporlanan işsizlik yüzde 10’lara çıktı; her dört gençten biri işsiz kaldı.

xi. İstatistiksel hesaplarda yapılan değişiklikler bilimsel araştırmalara dayalı politika önerilerini kısıtladı.

xii. Sert ve saldırgan politik söylemler, gerçeklik-sonrası dönemine uygun kavram ve algı karmaşası sosyal sermayeyi zedeledi; artan kadına ve çocuğa taciz ve şiddet olayları toplumsal sağlığın artarak bozulduğuna işaret etti.

xiii. Nüfüsun yüzde 5’ine varan Suriyeli sığınmacılar iktisadi ve toplumsal sorun oldu.

xiv. Her seviyede özel eğitim arttı; beşeri sermayeye yatırımın ancak üst gelir grubu tarafından ya da borçlanarak satın alınabilmesine ve sosyal geçişgenliğin azalmasına yol açtı.

xv. Eğitim sistemindeki 10 bin civarı özel okulun üçte biri, ve özel öğrenci yurtlarının yarıdan fazlası şirket ve bağışlarla kaynak bulan cemaat ve tarikatlarla bağlantılı hale geldi (bkz. Eğitimde Tarikat ve Medrese Gerçeği, Esergül Balcı).

xvi. ABD ve İngiltere gibi en liberal ekonomilerde bile yüzde 20’lerde iken, kamu sektörü yatırımları 2010’larda GSYİH’nın sadece yüzde 11.5’i civarında kaldı.

xvii. Lliyakatsızlık arttı; profesyonellikten uzak mülakatlarla işe alımlar, atanmayan öğretmenler ve artan işssizlik beyin göçünü artırdı (TÜİK’e göre beyin göçü sadece 2017’de yüzde 42.5 arttı).

xviii. Medyanın tamamına yakını el değiştirdi, iktidara yakın sermayedara geçti.

xix.  En son, ama çok önemli bir yeni kurum olarak,ülkenin büyük ölçüde kamusal varlıklarının aktarılmasıyla oluşturulup siyasi iktidar yönetimine verilen ‘Varlık Fonu’ kuruldu ve –kuruluşundan bu yana faaliyet raporlarını açıklamadı!

Ayrıntılarıyla özetlemeye çalıştığım bu kurumsal ve sosyo-ekonomik yıkımın sebebinin, siyasi hedefini sıklıkla Türkiye Cumhuriyeti ile hesaplaşma olarak belirten bir kadronun toplumu dönüştürme davası olduğu, ve bu hedefe ulaşmak için en hızlı aracın inşaat sektörü olduğu artık tartışma gerektirmiyor. Senelerdir güçlenen yerel örgütler yardımıyla az eğitimli, çok biatçı ve kontrolü-kolay topluluklar yaratılması; cemaatler eliyle hedeflenen düzene uygun bürokrat yetiştirilmesi; ve kamu kaynaklarının akıtıldığı bir kesimin üretim ve istihdamda belirleyici rol üstlenmesi hep iktidarın gücünü pekiştirmeye odaklandı.

Bunların sonucunda ekonomide bugün gelinen nokta ise, 2000’lerin başı ile büyük benzerlikler gösteriyor:

1. Küçülen bir reel sektör;

2.  Yüksek enflasyon;

3. Mali ve siyasi baskınlığa yenik düşmüş bir merkez bankası;

4. Yüksek (GSYİH’ya oranla yüzde 50’lerde) dış borç ;

5. Artan dolarizasyon;

6. Dolaylı vergilere dayanan kamu gelirleri;

7. Toplamda yüzde 50’lerde (kadın içinse yüzde 30’larda) iş gücüne katılım oranı (bu oran 1990’dan 2005’e kadar hızla yüzde 25’e kadar düştükten sonra 2008 resesyonuyla bu noktaya varmış).

Yani, 2000’ler boyunca tanık olduğumuz kurumsal yıkım, yaratıcı olamadı! Yıkılan kurumların yerine yenileri konamadı, konduğu sanılan düzenlemeler tutmadı, tutamazdı da! Zira, gelişigüzel ve toplumsal uzlaşı sağlanmadan yapılan bu değişiklikler, kalkınma hedefleyen bir vizyonla oluşmadı; devletin kurumsal birikiminin yıpratılması ve kaynak transferindeki yozlaşma iktisadi ve sosyal zafiyete yol açtı. Bilimselliğin ve devlet kültürünün sağlayabileceği uzun dönem vizyonu yerine, dene-yanıl biçiminde uygulamaya konan politikalar toplumun hiçbir kesimine yarar sağlayamaz hale geldi.

Yoğun makyaja rağmen, ekonomik göstergeler ve yaşanan gerçekler ışığında artık saklanamayacak boyuta gelen bu başarısızlık öyküsü, halkın devlet aygıtına olan güvenini de sarstı. Tüm kurumlarıyla birlikte devlete güvenin yeniden tesisi için, Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne yeni/en yeni tanımlamaları getirerek değil, yukarıda “i-xix” arasında listelenen kurumsal hataların düzeltilmesi gerektirmektedir. Liste uzun da olsa, bunun yapılması için sadece ülkeyi uzun-dönemli bir vizyonla kalkındırma niyeti olan kadrolar gerekmektedir. Yoksa ne adalet, ne eğitim, ne de ekonomi tek başına düzelemez.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!