Her dönem öğrencilerime rahmetli tez hocamın (Mancur Olson) kulağıma küpe olmuş sözünü söylerim: yanlışlardan çok şey öğrenin… her sınavda yaptığınız yanlışın sizi ileriye taşımasına fırsat verin; doğrusunu öğrenerek ya da çalışma yönteminizdeki temel yanlışı tespit ederek.
Yanlışlar ve onların katlanmak zorunda olduğunuz sonuçları kadar öğretici şey olabilir mi? Yanlış yapmak mükemmel olmayan herkes için geçerli. Kendi ya da başkalarının yanlışlarından öğrenmemekte devam etmek ise ancak ya akılsızların ya da yanlış yolda giderek haksız kazanç sağlamak niyetindekilerin işi olabilir.
Bilim, bin yılların tecrübe gözlem ve bilgi birikimini süzgeçten geçirerek bize sunar. Uçsuz bucaksızdır, kara delikler ve bilmediğimiz evrenlerdir. Bilim insanı ya da işinin uzmanı, ancak neyi bildiğini ve bilmediğini iyi bilendir. İşin başına neyi bilip bilmediği belli olmayan birini koyarak ancak mekanizmayı bozarsınız; yanlışı tamir etmenin maliyeti ise başta yanlışa yol açanın kazanç beklentisinden çok büyük olabilir. Bilgiye erişimin bu derece kolaylaştığı, aynı zamanda karmaşıklaştığı da (bkz. Nihat Genç. “Bir mum ne zaman söner”), bu çağda bilime kulak tıkamak akılsızlık değilse kötü niyetten başka bir şey değildir.
Ekonomi de siyaset ve diplomasi gibi gerekli yetkinliğe sahip kadrolar ile doğru yönetilebilir. Demokrasilerde siyaset, farklı grup temsiliyetlerinın zaman zaman el değiştirerek kaynak ve statü dağılımını etkileme mekanizmasıdır. Bu etkilerin vatandaşa yansıdığı en önemli alanlardan biri de ekonomi yönetimine ilişkindir. Yakın tarih, popülizm ve liberalizm kavramlarıyla anılan siyasi yaklaşımların sıklıkla çoğulcu demokrasi yerine dar çevrelerin çıkarlarını korumaya evrilen pratiklerle doludur. Hangi siyasi görüş iktidarda olursa olsun, sosyo-ekonomik istikrar ve kalkınma için en temel unsur olan güven duygusu, halkın çoğunun çıkarlarının ve tercihlerinin karşılanma potansiyelinin iktidar değişimleriyle sekteye uğramaması ile mümkündür. Bunun yolu da, siyasi partilerin manevra alanlarının devletin temel kuruluş ve yönetişim ilkelerini belirleyen anayasa ve devlet kurumlarıyla kısıtlanmasıdır.
2010’da Türkiye halkının yüzde 42’sinin desteklemediği bir anayasa değişimi ile başlayan 10 yıllık süreçte yapılan hukuki değişliklerin miktarı, ülkede kişilerin birbirine, devlete ve geleceklerine güven hissinin gitgide azalışının başat sebeplerindendir. Sadece Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine (CHS) geçildikten sonraki 1 yıl içinde, TBMM’nin onayladığı kanun sayısı yüzde 89 azalırken, bir kısmı da Anayasa ile çelişkili olmak üzere, 2000’e yakın Cumhurbaşkanlığı kararnamesi yayınlanmış. Yani, ülkede oyunun tüm kurallarını iki yıldır oy oranı yüzde 50’lerin çok altına inmiş bir siyasi parti belirliyor.
1980’lerden bu yana dünya ülkeleri, büyük iktisadi, siyasi ve finansal şoklar ile döviz kurlarının ve enflasyonun aşırı oynaklığının ilişkisini gözleyerek sosyo-ekonomik gelişme için önemli dersler çıkardı. Bu dersler, genel kabul görmüş kurumlarla pratiğe koyularak, en azından toplumsal refah maliyeti büyük olan enflasyon dünya çapında kontrol altına alınabildi. Ancak maalesef Türkiye, 2000’ler itibarıyla bunu başaramayan birkaç biri olarak kalmış durumda (2019 yılında en yüksek enflasyon sıralamasında çoğunluğu Afrika, Orta Doğu ve Latin Amerika ülkelerinin ardından 15. sırada yer aldık).
2021’e girerken, ne olduğu açıklanmayan büyük hedef 2023’e ulaşmasını sağlayacak iktisadi koşullardan gitgide uzaklaştığını anlayan iktidar, panik halinde, ideolojik emellerinin sosuna bulanmış ekonomik politikalarından vazgeçip bilimselliğe başvurma çabasına girmiş görünüyor. Hazine ve Maliye Bakanı’nın ve TCMB başkanın değişimi şeklinde somutlaşan bu çaba, özellikle para politikasında önceki ısrarların tersine atılan adımlara yansıdı. TCMB Para Politikası Kurulu’nun ardı ardına aldığı kararlarla artan faiz oranları, sürdürülemez boyutlara yaklaşan dolarizasyon ve enflasyonu kısa dönemde dizginleyebilir.
Ancak, ekonomik istikrar geçici süre sağlanabilse de, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleriyle kaynak ve statü dağıtımındaki bitmez tükenmez keyfiliğin, para politikasının tek başına uzun dönemli iktisadi ve toplumsal güven sağlamasına izin vermesi olanaksızdır. Türkiye’nin 2001 krizinden ders almayı bırakın, diğer dünya tecrübelerinden, hatta en yakında Avrupa Birliği tecrübesinden bu yüzyıl için çıkarılacak en önemli derslerden biri, kurallı maliye politikalarıyla desteklenmeyen para politikalarıyla uzun vadede ne iktisadi, ve dolayısıyla, ne de toplumsal kalkınmanın sağlanamayacağıdır.
Kaynakların etkin dağılımı ve sürdürülebilir büyüme, ideolojik zafiyetlerden arınmış ve dünya ve ulusal tecrübelerden ders almış bir maliye politikasıyla desteklenen para politikası ve bunların Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki halkçılık ilkesi ışığında kurumsallaşmaları ile mümkün olacaktır.
Çok saygıdeğer hocam, yazınızı okudum fakat çok üzülerek söyleyeyim sizin de yanlışlardan öğrenmediğinizin farkına vardım. Neden mi?
Burada başka insan yokmuş gibi kaynak gösterdiğiniz isimlere dönüp bir bakın lütfen!
Bugün Nedim Şener bile bu Koboğlu isimli zatın kim olduğunu köşesinde anlatmış. Hem de beğenmediğimiz Hürriyet gazetesinde:
“CHP milletvekili, Anayasa hukukçusu İbrahim Kaboğlu’nun başkanlığında 2018 Ocak-Haziran aylarında İP, Saadet Partisi ve HDP’lilerin bir araya gelip ‘çift dilli eğitim, özerlik’ içeren ve başlangıcından ‘Türk Milleti, Atatürk’ ifadelerinin çıkarıldığı, ‘güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş için anayasa ilkeler metnini’ de bunun için hazırladılar. Her şey ama her şey sadece HDP’lilerin oylarını almak için.“
Onun dışında sizi rencide etmemek için tek tek buraya almak istemiyorum; yazınızda bir çok imla ve anlatım hatası var. Saygı ve selamlarımla. Veryansın TV okuyucusu Selim Turan.
Sadece “2000’e yakın kanun değişikliği” bilgisine birini kaynak göstermekle o kişiyi makul kişi addetmek ilginç yaklaşım.
İmla yanlışlarını listeleyin ki herkes derin bilginizden faydalanılsın
Ülkemizde kamu kaynaklarının yağmalanması ve talanı sona ermediçe ekonomi düzelmez.Yazar hanım kaynak ve statü dağımı diye kibarlık yapmış.Çok güzel bir yazı.