1980’lerden itibaren çoğu gelişmiş ülke kamu sektörünün küçülmesi gerekliliğini ve piyasa mekanizmasının verimliliğini iddia eden liberal ekonomik anlayışı benimserken, uluslararası finans kurumları da yüksek enflasyon ve dış borç sorunuyla boğuşan gelişmekte olan ülkelere açtıkları kredilerin koşulu olarak, yapısal reform başlığı altında, liberal ekonomi politikalarını dayattı. Bu gelişmeler liberal ekonomi kuramının akademideki baskın pozisyonuyla da paraleldi.
1990’lara gelindiğinde ise, yenilenen Washington Uzlaşıları’nın da yansıttıığı gibi, piyasaların ve hükümetlerin oy kaygılarıyla oluşturduğu kısa dönemli ekonomi politikalarının uzun dönemli hedefleri gerçekleştirmeye odaklı politika kurumlarıyla desteklenmesi gereği anlaşıldı. Bırakınız yapsınlar-bırakınız geçsinler söylemiyle özdeşleşen liberal ekonomi politikalarının özellikle gelişmekte olan ülkelerde artırdığı istikrarsızlıklara karşı, gelişmiş ülkelerin kurumsal mekanizmalarıyla savaşmaya çalışıldı. Merkez bankası bağımsızlığı, para kurulu ve parasal birlik mekanizmalarının fiyat istikrarını; maliye politikası tasarımları ile mali kuralların da bütçe istikrarını sağlamadaki rolleri 1990’larda yükselen Kurumsal İktisat yazınında genişçe yer aldı.
Ancak 2000’lere gelindiğinde, büyümeye odaklı liberal ekonomik yaklaşımın, üretimde verimliliği sağlamakta yetersiz kaldığı gibi istikrarı da gitgide azaltacak jeopolitik dengeleri bozacak düzeyde eşitsizliklere yol açtığı gerçeği ortaya çıktı. Son yarım yüzyıl göz önüne alınırsa, Türkiye’nin de dahil olduğu çok sayıda ülke, mali istikrarsızlık, yüksek enflasyon ve borç sarmalına yakalanıp orta gelir tuzağına düştü. 2000’lerde dünya ekonomisi 1960’ların neredeyse yarısı kadar büyürken (yaklaşık yüzde 2.5), en zengin yüzde 1’lik nüfusun gelirden ve refahtan aldığı pay ise çok yüksek düzeylere ulaştı. Piyasaların etkin kurumlarla desteklenmesi önerilerine rağmen, 2008’de ABD’de patlak veren finans krizi kaynaklı Büyük Resesyon, ana-akım iktisatçıları itirafta çekimser de kalmış olsalar, liberal ekonomik paradigmanın başarısızlığını gözler önüne serdi.
Akademik literatürde ya da pratikte ideal görülen bazı kurum tasarımlarının mevcut diğer kurumlarla uyumsuzluğu, ya da bu kurum önerilerinin hayata geçirilmemiş olması (2008 krizinde finans sektörünün etkin denetimi gibi) liberal politikaların başarısızlığına katkıda bulunmuş olabilir. Ama sonuç olarak, büyük krizlerin çoklukla tetiklediği gibi, 2010’larda dünya çapında yaşanan ekonomik durgunluk, iktisat kuramında ve pratiğinde paradigma değişimi gereğini ortaya koymuştur. Bu değişim, Büyük Buhran ardından da yaşandığı gibi, devletin ekonomideki rolünün ve piyasa düzenleyici konumunun önemine işaret ediyor. Daha açık ifadeyle, kısa vadeli iktisadi politikaların kalkınma (yani ortak kültürel yapıyla uyumlu adil bölüşüm ve büyüme) hedefiyle çelişmemesini sağlayacak uzun vade perspektifli kurumlarla çerçevelenmesi; oyunun kurallarının şeffaflıkla belirlenmesi ve bununla beraber kaynak dağıtım ve bölüşüme dair politika yapıcıların halka hesap verme mekanizmalarının özenle tesis edilmesi gereği ortadadır. Bunlara dair kurumsal mekanizmaları etkin uygulama özellikleri çerçevesinde tasarlamak da mümkündür.
GELİR DAĞILIMINDAKİ ADALETSİZLİK VE ÜRETİMDEKİ VERİMSİZLİK
Şunu da belirtmek gerekir ki, 1980’lerden itibaren birden fazla Nobel Ödülü’ne de konu olan Kurumsal İktisat literatürü ve buna bağlı politika önerileri, genel olarak liberal ekolün tamamlayıcısı olarak evrilmiştir. Bu yaklaşımda kalkınmada devletin, yerleşik kültürün ve kolektif hareketin (Mancur Olson’un kuramı) rolüne odaklanılmadan, siyaseten güçlü elit bir grubun ekonomi kurallarını belirleyiciliği veri alınmaktadır. Benim de katkıda bulunmaya çalıştığım Yeni Kalkınma İktisadı (YKI) kuramına göre ise kurumlar, kültürel özellikler yanı sıra kanun yapıcılar ve güçlü kolektif hareket kabiliyetine sahip birey ve grupların etkileşimi ile evrilmesine odaklanır. Buna göre, değişen ve gelişen teknolojinin gerekleri ve toplumun taleplerine karşın mevcut iktisadi yapılardan nemalanan statükocuların, iktisadi ve siyasi kurumların reformuna karşı koyuşu çoğunlukla kalkınmanın engeli olarak ortaya çıkar (Olson bu olguyu kurumsal skleroz olarak adlandırmıştır).
2000’li yıllarda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri yanısıra, toplumun büyük bir kesiminin kültürel birikimi, tercih ve talepleriyle açıkça çelişen yeni bir siyaset tarzını yerleştirmek üzere devlet eliyle iktisaden güç kazandırılan gruplar, ülkenin sürdürülebilir kalkınması için büyük engel haline gelmiştir. Tüm iktisadi veri raporlama ‘güncelleme’lerine ve siyasi manipülasyonlara rağmen üretim ve istihdamdaki düşüş; finans ve varlık yönetimindeki kesafet; ve çoğulculuk değil çoğunlukçuluğa dayalı kurumsal değişim dayatmaları geniş halk kesimlerince kabul edilemez boyutlara ulaşmıştır. Kaynak ve gelir dağılımının ve piyasalara erişimin adil olmadığı bir toplumda eşgüdümün gitgide azalışı, bugün üretimde yaşanan verimsizliğin ve resesyonun temel sebebidir.
Halkın kamusal kaynak kullanımına dair devlet aygıtına hesap sorabilmesi için şeffaflık ve adaleti önceleyen kurumsal mekanizmaların neler olduğu konusunda soru işareti pek az da olsa, sorun uygulamadadır. Ücretsiz ve yaygın bilimsel eğitim gibi, kalkınmanın vazgeçilmez unsuru olan ve sosyal adalete temel teşkil eden kurumların ve “vatanın bütünlüğü için gerekli olan yurttaşlık kültürü”nün gelişimine engel olan gruplar kendi refahlarının yurttaşların tümünün refahı ile bağlantılı olduğunu kavrayana kadar, ne yazık ki kalkınma için gerekli adımların atılması olanaksız görünüyor.
Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi, büyük krizler ve savaşlar toplumun çoğunluğunun benimsediği kurumsal reformlara zemin hazırlarken, toplumun büyük çoğunluğunu ikna etmeyen değişikliklerse ayrışmaya ve kalkınamamaya yol açar. 2000’ler Türkiye’sinde olan budur…bu konunun detayına bir sonraki yazıda girmeye çalışacağım.
Elinize sağlık. Açıklayıcı bir yazı olmuş.
Teşekkürler.
Türkiye ekonomisinin çeşitli sektörlerinden örnekler ile konu daha iyi anlatılabilirdi.