Nihat Genç
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Çimenlerin kardeşliği

Çimenlerin kardeşliği

featured

Nihat Genç yazdı…

İlk gençlik yıllarımdan beri girip çıktığım kitapçılarda ‘Tanrıların Arabaları’ gibi ‘Kayıp Kıta Atlantis’ gibi kitapları raflarda hep görürdüm!

Bilim adamları ve arkeologlar, bu kitaplardaki tezlere hiç inanmaz, ve pek tabii büyük bir merakla okurduk!

Ancak geçen elli yılda gizem daha büyüdü mesela Urfa Göbekli Tepe ve Karahan Tepe ve dünyanın birçok köşesinde benzer yapılar ortaya çıktı!

Arkeologların, millattan önce 12 bin yıl önceye kadar (şimdi daha derine iniyor) giden bu dönemi ‘avcı toplayıcıların’ yaşadığı bir çağ olarak tanımlıyor, büyük soru da burada, avcı toplayıcı çağında bu büyük devasa megalit (büyük taş bloklar) yapılar nasıl ortaya çıktı!

Son yıllardaki büyük kavga ise, Netflix’te Graham Hancock’un eski uygarlıklar üzerine belgeselinin yayınlanması ki arkeologlar Graham Hancock’a şarlatan diyor!

Graham Hancock’a şarlatan denilmesi kitlelerin merakını dindirmiyor çünkü Graham Hancock bu yapılar üzerindeki gizem üzerine yani boşlukta kalmış cevaplanmamış soruları iyi kullanıyor ve soruyor, şöyle!

Kesici aletleri bile yeni yeni öğrenen avcı toplayıcılar bu megalit (taş blok) yapıları nasıl inşa etti?

Bu sorunun cevabı yok, işte boşluk, burada başlıyor ve sorunun cevabı verilmeyince peşinden Graham Hancock iddiasını şöyle inşa ediyor!

12 bin yıl önce dünyanın bütün coğrafyalarında (Amerika, Orta-Doğu, Uzak Doğu) büyük bir sel felaketi yaşandı, ki, itiraz eden yok!

Bu sel felaketi Amerika’dan Jamaika’ya ve okyanusların ortasındaki küçük adalara kadar söylence-masal yani efsanelere ve daha sonra dini kitaplara girdi mi, buna da itiraz yok, girdi!

Ve birbirinden uzak bu coğrafyalarda benzer bir hikaye anlatılıyor, şöyle, dışardan yedi bilge adam geldi ya da dev bir kahraman geldi ki, Sümer mitolojisinden Amazon ve Paskalya Adası efsanelerine kadar, bu dışardan gelen, kurtarıcı, kahraman, bilge, efsanesi var, buna da itiraz yok!

Ve aynı buz çağının bittiği dönemde Mısır’dan Jakarta’ya Orta Amerika’nın göbeğine kadar büyük devasa taş yapılar ortaya çıkıyor, ki, buna da itiraz yok!

Geriye kalıyor, bu devasa yapıları avcı toplayıcılar hangi bilgiyle yaptı ve ne için yaptı, sorusuna!

Yıldızların gezegezenlerin güneşin doğuşu batışı ve yıldönümlerine göre yapılmış deyip, yapılarla gökyüzü haritası arasında ilişkiler kuruluyor, ki, buraya da itiraz yok!

Ve sonunda Graham Hancock, ortaya çıkıyor ve şunu söylüyor, buzul çağı büyük bir sel felaketiyle sona erdi ve denizler 120 metre yükseldi ve kıtalar kayboldu ve aynı yıllarda birbirinden habersiz ve uzakta insan toplulukları aynı piramitvari aynı mega yapıları yapmaya başladı çünkü sel felaketinden önce büyük ve gelişmiş bir uygarlık vardı ve selden sonra bu yüksek uygarlığın adamları dünyanın dört bucağına bu yapıları yapmayı öğretti!

Ve bu yapıların geometri ve matematiğiyle bize bir şey söylemek istiyorlar, işte, başta Göbeklitepe’de cevapsız kalan sorular başlıyor!

Arkeologlar da, bilinmeyenler var ama o dönemde büyük bir uygarlık olduğuna dair hiçbir yazı yok bulgu yok ev ve kullanım eşyası, hiç yok, o halde, peşin peşin konuşamayız, diyorlar ve bu iddiaları ortaya atanlara da şarlatan diyorlar!

Ve karşı iddialar, nasıl kuşlar insanlar birbirinden uzakta aynı evrimi geçirdiyse uygarlıklar da birbirinden habersiz uzaklıklarda zihinsel bir evrim geçirmiş olabilir, yani Anadolu’da çömlek yapımını ya da tarımı öğrenmek gibi gelişmeyi Anadolu’dan çok uzakta insanlar da yaşayabilir!

Ve Göbeklitepe tam da bu tartışmaların göbeğinde, çünkü bu megalit yapıların en eskisi!

Bu yazıyı yazmayı hiç düşünmüyordum ama Graham Hancock Göbekli’deki taş bloklardaki hayvan figürleri arasında bir cübbeli adam figürünü gösterince, ben de çok korktum ve benim de kafam karıştı, cübbeli adamla, dışardan gelmiş bilge, anlatılıyor ve bu hayvan figürleri arasına niçin konulmuş!

Muamma içinde muamma ve bizler bu kavganın sadece izleyicisi ve okuyucusuyuz, merak etmeden de duramıyoruz!

Bilime de arkeolojiye de laf etmeyelim ama boşlukta kalan soruları da profesyonelce kullanıp beynimizle oynayanlar var ya da bu büyük megalit yapıların sorularına henüz cevap bulamayan bir dünyada yaşıyoruz!

Ki, bu megalit yapıların başında da piramitler var ve orada Firavunlar var ve eski Mısır’ın tarihini biliyor yazılarını okuyor ve tanrılarının adlarını ve işlerini çok iyi biliyoruz ancak buna rağmen…

İşte ortada bir Tevrat arkeolojisi var!

Tevrat arkeolojisi, İsrail’e yahudilerin yerleşimiyle başlıyor, Kitabı Mukaddes Arkeolojisi, önce kitabı açıp yer isimlerini okuyor, sonra, bu yer isimlerini keşfe başlıyor!

Ve çok büyük bir kavga başlıyor, ‘siz önce bulgulara bakın’ diyorlar, oysa, ‘siz önce kitaba bakıp kitaptaki yer isimlerini bulmaya çalışıyorsunuz’ diye bir kıyamet kopuyor!

Ve İsrail kurulup savaşla yeni bölgeler aldıkça Tevrat arkeolojisinin iştahı kabarıyor ve alınan her bölgede kazılar yapıp işte burası Tevrat’ta geçen yerdir diye bilimsel (?) olarak yazılıp çiziliyor!

Tabii ki arkeolog bulgudan hareket eder Tevratçılar gibi kitaba bakıp bulgunun ne olduğuna hükmetmez!

Ve son yıllarda radar sensör simsik teknolojik aletler geliştikçe Tevrat Arkeolojisinin iddiaları çürütülüyor çünkü bulgular Tevrat’la çelişmeye başlıyor!

Kıyametin koptuğu yer ise arkeologlar Tevratçı arkeolojiyi çürüten kökünden bir itirazda bulunuyorlar!

Exodus, Mısır’dan Çıkış, demek, sürgün demek, ‘iyi de Mısır’dan çıkışa dair, Kızıldeniz’i yarıp geçtiğinize dair hiçbir arkeolojik buluntu yok’…

Yani yahudiler belki de Mısır’dan hiç çıkmamış böyle bir tarih hiç olmamış ve çıkışlarına dair iz yok bulgu yok o yıllara dair söylence-masal-efsane hiç yok!

Tevratçı arkeologlar da şöyle cevap veriyor: Siz antisemitik yani yahudi düşmanısınız!

Ve o yıllarda sayıları çok olan ve sesi çok çıkan arkeologlar, Tevrat’ı yahudiler Babil’de sürgünde iken yazdıklarını söylüyorlar!

Büyük kavga burada da kalsa iyi, artık bu kavga seni beni bütün insanlığı çok ilgilendiriyor çünkü Mısır’dan Çıkış, artık dini kitaplarda ‘ayet’!

Artık ayete karşı gelemeyiz ve kutsal kitaplar aynı olayları ortaklaşa iman ederek anlatıyorlar!

Yazının başında kayıp bir uygarlık var diyenlere şarlatan deniyor demiştik ancak din ile arkeoloji çatışmasıda artık hiçbir tarafa şarlatan diyemiyoruz!

Ben de bir şey diyemiyorum ancak bildiğim, o megalit, devasa taş blokları, gücü olanlar yaptı!

Güçsüz bilgisiz çaresiz ekmeksiz muhtaç köleleri kullandı!

Ve o gizemli güçler, hala megalit yapılar inşa ediyor, ekonomiden holdingden dev gökdelenlerden iletişime dijital medyaya madenlere kadar!

Çok büyük metametik ve geometrik bilgileri var, nadir elementlerin sırrına ermişler ve dünyadaki manyetik dalgaları ve frekansları ele geçirmişler!

İstedikleri cep telefonlarının içine sızıyor, istediğin yatak odasına sızıyor istediğini sinek gibi böcek gibi yok edebiliyor!

Megalit yapılar şu yıldızlar yan yana gelirse diyelim Sirius yıldızı belirince diyelim büyük bir felaket gelecek hazır olun mu demek istedi ama hepsi aynı yıldız hareketlerine odaklandı!

Megalit yapılar bize kendi devasa büyüklüklerinden daha büyük gökyüzü yapılarını gösterdi!

Ve asıl Tanrılar orada ve bizim krallarımız da ölünce oraya gidecek ya da bizim kralımız da işte oradan geldi, diyorlardı!

Ve şehirlerin göbeğine ve dağ başlarına ve aynı yönü gösteren abidevi heybetli dikilitaşlar heykeller piramitler yaptılar!

Biz de soralım, tufan öncesi büyük bir uygarlık yaşamışsa neden tufan sonrası ahlakla ilgili konuşmamış ve ilk işi devasa taşlar dikmek olmuş!

Ki, kutsal kitapların farkı, ahlakla ilgili konuşuyorlar!

Taş gibi sert olan artık egosu kibri şeytanlığıyla firavunlar ve insanlar olmuş!

Kalbi taş gibi insanların piramitleri sarayları krallıkları olmuş!

O muazzam taş bloklardan daha sert kibir ve böbürlenme ve granitten bazalttan mermerden sert ego olmuş!

Yani ‘büyüklük’ bina olarak da zulüm olarak da hiç değişmemiş!

Piramitlerin büyüklüğü gelip insanların egosuna yerleşmiş!

Ve Uzak Doğu’da ve Orta Doğu’da ve Amerika’da aynı büyüklük ölçüleri aynı zaman diliminde bugün de hiç değişmemiş, büyüklük, şaşaa, zenginlik, krallık ölçüleri hiç değişmemiş!

Ve büyük devasa olanların hayat hikayelerini destansı masalsı kahramanlık içinde okuyor yaşıyor hatta hayranı ve sonra da kulu kölesi oluyorsunuz, hiç değişmedi!

Belki de başka sorular soralım, o devasa yapıları, evrende karınca gibi küçücük varlığımızı büyütmek, minicik bedenimizi merkeze koyup dünyayı böyle anlamlandırmak ve zerre oluşumuzu hiç kabullenmemek ve kendimizi dünyayı yaratan gezegen güçleri ya da Tanrılarla ilişkilendirip hayatlarımıza böyle anlam katmak…

Ve ama, kendimizi büyütüp merkeze koyarken, rüzgarı ve yağmuru unutmak!

Merkeze kendimizi koyarken başka insanları unutmak ve sevgilimizi unutmak ve ülkemizi unutmak, merkeze kendimizi koyarken ruhumuzu unutmak, şarkıları türküleri unutmak!

Belki de o insanlar yalnızlıklarından ve küçüklüklerinden çok korkup gezegenler ve Tanrılar bizi çok sevsin bizi umursasın bizi de o sonsuz dünyalarına alsın istemiş olabilirler!

Belki de ıstıraplarını içlerinde koyacak yer bulamayıp Tanrıların ve gezegenlerin (kaderine) üstüne atmış olabilirler!

Belki de hepimizin içinde ormanlardan göklere yükselen sis gibi sonsuzluğa uzanmak isteyen ve engelleyemediğimiz bir şey var ve belki de hep göğe ve sonsuzluğa ulaşmanın yolunu arıyoruz!

Belki de içimizde ‘büyük’ olmak isteyen biri var!

Ölümü kabullenmeyip iz bırakmak isteyen bir şey!

Belki de içimizin coşmasıyla yıldızların parlaklığını aynı parlaklıkta birleştiren bir şey var!

Belki de hayatın üstüne çıkmak isteyen dünyayı ve sonsuzluğu yüksek bir manzaradan seyretmek isteyen biri!

O megalit yapılar gibi içimizde sapasağlam biri var, bin yılların yıkamadığı!

Belki de içimizde en aşırı tatlara en ulaşılmazların çılgınlığına sürüklenen biri var, yatıştırmaya gücümüzün yetmediği!

Bildiğim, bu ruh, bu devasa yapılar, bu bitimsiz sorular, hepsi, bizden, insandan taşan bir şey!

İlahi kılıçlarla bizi savaştıran ve ruhumuzu bomba yapıp patlatan, hepsi insandan taşan!

Mega büyüklüklerde sertleşmiş o yapılar, insandır!

O dokunulması tek harfi değiştirilmesi mümkün olmayan o kutsal kitaplar, insandır insanadır!

Bütün bu yalnızlıklar bütün bu büyük sorular bizedir insanadır!

Ey insanoğlu, ölüm olgunluğuna erişebilmek için, bu sorulardan kaçamazsın!

Karmakarışık sinirler ve hudutlar içinde bağıra çağıra yaka paça bir ucundan tutunacağız bizi var eden dünyaya!

Ne küseceğiz ne geri adım atacağız ne de kulu kölesi olacağız, çünkü insanız!

Dereleri, tan yerini, bebekleri, yağmuru, bahçelerini seyrede seyrede, rüyalar hayaller kurup bozup!

O piramitlerin ne altında yatan ölü ne üstünden haşmetle bakan firavunu ne de o taşları taşıyan köle olacağız!

Gün gelecek, insanların da büyüklük küçüklük sen ben olmadan kurduğu kurmakta olduğu, bir dünya mutlaka olacak!

O zaman, yıldızların bu donmuş haritası susarak değil belki de taş toprak çiçek ve doğan güneş bizimle, krallar ve efsaneleri aradan çekilip, birebir içimizden sahiden konuşacak!

Granitleri dev yapıları egoları büyüklük ölçülerini parçalayan bir beynimiz bir dilimiz, hikayelerimiz olacak, belki de!

Kim bilir öğreniveririz sırların sırrını, zihnimizin meteorolojisi ve beynin arkeolojisini ve çiçeklerin müziğini ve çimenlerin megalitlerden daha büyük saflığını korumuş ve pırıl pırıl ve küçücük dünyasını!

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 Yorum

  1. Muhteşem bir yazı

  2. Mısırdan kovulan çingene/kıpti lerin efsanesi de ilginçtir. Babafingoyu araştırın. Kimbilir belki exodus ta çalıntıdır. Nazilerin hışmına en az Yahudiler kadar uğrayan Çingeneleri neden ve nasıl herkes unuttu acaba.

  3. Yine muhteşem bir yazı,iyi ki varsın Nihat abim.

  4. Abi eline ve yüreğine sağlık. Seni her zaman bir modern çağ filozofu olarak gördüm. Her yazında bu düşüncemi doğruluyorsun. :)

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!