Nihat Genç yazdı…
Batı, bir telefonla yönetebileceği başkanlar ister, meclis, batı için ayak bağı ve kakafonidir, sonunda, Büyük Roma kuruldu ve Afganistan’dan sonra Türkiye de eyaleti oluverdi! Birkaç yıla varmaz Büyük Roma’nın efendileri siyonizme ve ABD’ye karşı laf edenleri toplu tutuklamaya başlarsa şaşırmayın!
Dünkü yazım, büyük ilgi gördü, sanırım insanlar savaşın ortasında kaçacak yer arıyor, biz, nereye kaçalım?
Demek ki Beşevlerdeki sarayın bir milyar doları hiç eden Melih Gökçek’in Ankapark’ından farkı yok, sarayın içinde de şaşırdığımız (Suriye’de kurulmuş ve meclisimizde hiç tartışılmamış el altından siyasi oyunlar) oyun parkları, dev coester roller ve dinazor ormanı ve yöresel islamcı lezzetler ve ucu Amerika’ya açılan hortlak tünelleri var!
TV’lerde bugünlerde oynayan Selahattin Eyyübi ve Fatih Sultan gibi diziler dış politikamızla eş zamanlı örtüşüyor ve kurmacayla reel politika birbirini ne güzel besliyor!
Evet, Suriye’de inşaat da başlıyor, Irak Amerika savaş uçaklarıyla parçalanırken BOP’un emri olarak Habur sınırından günde 2 bin tır ayda yüz bin tır, çelik, çimento, mercimek vs. taşıyor ve holdinglerimiz zengin oluyordu, peki Irak’ı inşaa edebildiler mi? Hayır, çünkü o tırlar Irak’a girerken Iraklı yüz binlerce mühendis doktor öğretmen dışarı kaçıyordu!
Meslek sahipleri gidince geriye aşiret, mezhep ve etnik kimlikler kaldı ve işgal amacına ulaştı ve Büyük Roma önce Barzani devletine sonra Taliban devletine şimdi de HTŞ devletine uzanıyor!
Meslek, liyakat, ustalık, kalite ve bilimdir, mesleği yıkarsan bir ülkeyi ayakta tutamazsın! Evet, meslekler gitti ve cübbeli mollalar geldi, ülkemiz de aynı yoldan gidiyor!
Gelen mollalar mesela hastanelerimizde para karşılığı bebeklerin ölümüne sebep oluyor çünkü ne var işte biz de yaparız demişler ve denetim, hesap sorma, gözetim, sıkı takip gibi kurumsal bir gelenekleri yok, ki, büyük Roma’yı kurmak için ‘kurumları’ yıkmak gerekiyor!
Kurumları geleneksel yapılarla değil ancak orkestrasyonla yönetebilirsiniz!
Orkestra, kırk ayrı sanatçının-enstrümanın harmonisidir, biri iaşe sağlar, biri denetler, biri mesleki bilgisiyle tedaviye, biri disipline, biri hasta bakımına ama hepsi disipline edilmiş yönetime hizmet eder! Hepsi ayrı ayrı disiplin ve işbirliği içinde ve ama aynı potada icra eder!
İdarecinin (şefin) işi zordur çünkü kırk ayrı sesi hiyerarşi içinde disipline edecek, dini yapılar, mollalar hocalar tarikatlar ise, geleneksel yapılardır ve kim ne çalarsa çalsın idareciye değil şeyhine, mübareke, kutsanmış lidere ve cemaate boyun eğer, ve devlet ve hukuki düzeni harap ederler!
Evet, Batının müziği harmoniktir yani sesler arası uyum ve bunun adı kurumsallaşmadır!
Doğunun müziği melodiktir, tek sesli, yani tek çizgi, solo diyelim, gazel, uzun hava, tek kişiyle icra edilir, saray gibi cemaat gibi ataerkil yapılar gibi!
Ancak solo müzik sanatçı için büyük bir insiyatiftir, icrasını istediği şekilde uzatır kısaltır, yani kişisel bir yetenek ister, Tayyip gibi, başka bir enstüramana uymak zorunda hiç değildir!
Ve sanatçının ölümüyle sanatçının yetenekleri de kaybolur gider, oysa harmonide kurumsal bir kültür vardır ve ölen flütçünün yerine yenisini koyarsanız!
Evet, Köprülü Mehmet Paşa gibi İbni Sina gibi Mimar Sinan gibi üstün yetenekler gelir ama ölümleriyle bu yeteneklerin birikimleri de donup kalır!
Kurumları, en iyi şöyle anlatabiliriz, eski Yunan’dan beri Batı kentleri sokaklar caddeler ‘ızgara’ formundadır, bizim eski Hatay’ın şehir planı dahi ızgaraydı, oysa doğunun kentleri bir merkez etrafında yani bir daire şeklinde toplanır, bir türbenin, bir camiinin bir çınarın ya da kutsal bir dağın ya da bir nehrin kenarında ya da sarayın dergahın etrafına kümelenmiş!
Dergahta halaka denir buna, herkes şeyhin etrafında daire olur, sarayın etrafında halaka olmayan kaldı mı?
Izgara kentler herkesin hukuk karşısında eşitliğini mesafesini korurken merkez etrafında kümeleşen kentlerin en başında şeyhler ve kutsanmış kişiler vardır!
Bu merkez, ortaçağda yıkılmıştır, kral ve asilzadeler ve padişah ve ayan dediğimiz ileri gelenleri güya Cumhuriyet’le yıkmıştık!
İşte merkeze yakın oturanlar dokunulmazlık ve ayrıcalık elde eder, bugün saraya yakın oturanların olduğu gibi!
Saray ve tarikat etrafında daire olanlar sıradan insanlar gibi hukuk önünde eşit değildir!
O hiç sevmediğimiz Batılı oryantalist yazarlar haklı çıkıyor, çünkü, topraklarımızda kuruma bağlı değil kişiye bağlı bir kültürden kurtulamıyoruz!
Senfonide çalan çok arkadaşım oldu, şu parçayı çalar mısın, dedim, şaşıracaksınız, -ben bir parçayı sonuna kadar bilmiyorum, dedi, peki neyi biliyorsun, ben dedi, bana verilen parçayı biliyorum, yani ‘işbirliği’ için çalıyor!
Bir yazar olarak ben dahi tek kişi değilim, yayın safhasında birçok yakınım ve arkadaşım devreye girer ve saat gibi çalışır, biri haber sitesini yönetir diğeri redaktörlük yapar diğeri hukuk işlerine bakar, yani uçak gibi düşünün!
Bir uçağın en hayati ve önemli parçası pilotu mu motoru mu, civatası mı, elektrik kablosu mu, hayır, bir civata dahi eksikse o uçak kalkamaz, o halde, uçağın bütün parçaları birbirine eşittir ve birbirlerine üstünlüğü yoktur! Değilse, hadi o zaman pilot tek başına uçursun!
Saray ve şeyhlik ve başkanlık ve geleneksel dini yapılar bir kişinin ağzının keyfine bakar, bir küçük anım, bu alegorik yazımı daha iyi açıklar, Suriye Ürdün sınırında bir otobüs dolusu arkadaş kalakaldık, pasaportlarımız olduğu halde gümrükten geçemiyoruz! Ne arkamızda ülkeye dönebiliyoruz ne gideceğimiz ülkeye girebiliyoruz orta yerde sınırda kalakaldık!
Evrak eksikliği de yok ancak görevliye dert anlatamıyoruz, nasıl mı geçtik, dört beş saat sonra ve şöyle, Beşar Esat’ı tanıyan bir gazeteci ve Dışişleri Bakanımıza uzanacak bir başka yönetici bulduk ve görevliye onlardan emir geldi ve ancak girebildik! Bir küçük kırtasiye işi için bile devlet başkanı aracı olmak zorunda!
Harmoni kurumsal olarak şarttır ve solo sanatçıların, üstün, deha, yaratıcı insanların yeteneklerini törpüleyelim anlamı hiç taşımaz, çünkü kurumların da deha yaratıcı iş bitirici, hızlandırıcı, çözüm giderici aşırı hassas ve iş yeteneği yüksek sanatçıvari insanlara ihtiyacı çoktur!
En yaratıcı karar alma mekanizması meclislerdir çünkü meclis ortak akıldır, meclisi işlevsiz bırakırsanız tek adamın ağzıyla, işte savaşların ortasında donakalırsınız!
Oysa yetenekli insanları yetenekli meslek sahiplerini bulmak zordur ve bir ülkenin akademisine ve sanatçısına düşen görev işte bu çok istisnai insanları yetiştirmektir!
Halkın en temel ihtiyaçlarını bulmak ve söylemek ve icra etmek hiç de kolay değildir ve ihmal ederseniz en temel ihtiyaçlarınızı savaş makinelerinde harcayan devlet başkanlarının kurbanı olursunuz!
En temel ihtiyaçlar da tartışmalıdır, onur mu ekmek mi, fetih mi kardeşlik mi, kendi başına kazanmak mı başkasının kapısında maraba olmak mı?
Ki, üstün yetenekli insanlar bağımsızlığı ve eyvallahsızlığı ve kimseden emir almadan hukuk ve nizamdan ayrılmadan çalışmak için ekmeği değil onuru seçmişlerdir!
Ülkemizde ve Orta Doğu’da türü kaybolmakta olan işte bu ‘üstün yetenekli insanlar’dır!
Kolay bulunmazlar, on binleri yüz binleri eğitirsiniz ancak içlerinden üç-beş kişi ancak çıkar!
Yüz kişilik bir sınıfta ders verdiğinizde o dersi en iyi anlayan ve içine ve hayatına alan birkaç kişi ancak çıkar!
Aslan eğitimidir bu, fare gibi domuz gibi tavşan gibi çoğalmaları mümkün değildir ve ülkemizin üniversite sayısıyla ters orantılıdır!
Bir ormanda ağaçlar birbirine benzer ancak içlerinde bir ağaç ormanın tac’ı olur ve uçaktan bile görünür!
Bu yüzden sanat ve sanatçılar, vasat sıradan insanları yüksek bir zeka ve heyecana taşımak için vardırlar, onların şeyhi, lideri, ağbisi, dayısı yoktur onların bağlandığı bir daire yoktur!
Acımasız gerçeklerle beslenirler ve işlerine (çıkarlarına) gelmezse bile hakikat uğruna en doğrusunu yapmaya çalışırlar, çünkü onların cemaati insanlıktır!
Trajik gerçek, amansız gerçek, çıplak gerçek, sanatın tohumudur, her tarlada büyümez!
Soğuğa kuraklığa ve yalnızlığa çok dayanıklı topraklarınız ve bedeniniz olmalı!
Karakış yaşamamış sanatçı olamaz!
Baharda sizi çiçeği ve meyvesiyle coşturan bir şeftali ve erik ağacı gördüğünüzde ne güzel dersiniz ama o erik ağacının donup kaldığı kara kışı hiç düşünmezsiniz!
Kara kışın kuru soğuğu ve kar fırtınasında o ağaçlar öylece donup kalmış ve sabırla beklemişler, o ağaçların da hafızaları vardır ve toprağına uygun iklimi görür görmez yeşerir ve ancak o kara kışta binlercesi yıkılır kurur çürür ya da rüzgarlar devirir, aramızdan meyve vermeden ayrılırlar!
Karakışlarında ayakta kalan sanatçılar ancak tohumu, köklerini ve çiçeği ve renkleri ve coşkuyu ve tadı ve lezzeti ve heyecanları bizden daha iyi bilirler, çünkü ayakta kalmak ve var olmak için o canlı renklere o yemyeşil hayata önce onların ihtiyacı vardır ve isteselerdi saraylarda da yaşarlardı!
Kendini coşturacak kendini ifade edecek bağımsız alanlar bulamazsalar kuruyup kaybolup giderler ve ancak granit gibi sert kayaların içinde bile yeşermeyi becerenlere direnenlere sanatçı deriz!
Başkanlık, liderlik, şeyhlik ve geleneksel yapılar sanatçı üretemez, şehir kuramaz, kültür inşa edemez, çünkü birinin ağzına bakan birinin emrinden çıkamayan insanlar kendi bağımsız yorumunu eleştirisi farklı olanı ve üstün olanı ortaya çıkartamaz!
Kişilik olamayan sanatçı hiç olamaz!
Şu anda kitaplarını ve şiirlerini okuyup tablolarını hayranlıkla seyrettiğiniz birçok ünlü yazar ve sanatçı tanıdım, birçoğu arkadaşım oldu!
Yerinde duramayan, söz dinlemeyen, durduk yere coşan, bahisleri hep kendi açan, adeta uçarak ya da derinlere dalarak ve yanında bir arkadaş olarak değil sizi insanlık ve dünya yerine koyup konuşurlar, aslında sizinle değil hayatla konuşur hesaplaşırlar!
Bu büyük sanatçılarımızı istisnasız fütursuz ve eyvallahsız gördüm ve istisnasız hepsinin kendi yakın ve arkadaş çevreleriyle ölümcül bir hesaplaşmayla kaybedip uzakta ve derinlerde (siz sırça köşk mü dersiniz) yalnızlaştığına şahit oldum! Küçüçük tek kişilik odaları için kendi zengin miraslarını red edenleri gördüm!
Hiçbiri bir amir ve emir yani buyurganlık altında gölgesinde asla yaşayamadı bir nevi anarşist türü insanlardı!
Ülkemizin ve geniş kitlelerin hiç tanımadığı işte bu tuhaf insanlardır!
Bir ülkenin kıraç topraklarını tohumlayan Aşık Veyselleri Emrahları Yunusları işte bu insan mayasındaydı!
Diktatörlere ödün vermeden ayakta kalmayı bir şekilde başarırlar ve toplumun gözü çıkarı diktatörlerde olduğu için de yüzlerine bakan olmaz, ne iş yaptıklarını hatta deha sanatlarını yorumlayabilecek anlayabilecek insan dahi çok bulamazsınız!
Ama sizi coşturan kelimelerde ve renklerde ve manifestolarda ve direnişte yani sizi ayakta tutan kuvvetin derinliklerinde hep onların çizgileri müzikleri resimleri kelimeleri çığlıkları vardır!
Kardeşlerim, bu sanatçıları paraya mala boğsanız, ki böyle bir şey de yok, yiyecekleri beş-on senedir sonra ölüp gidecekler ama bıraktıkları eserler Van Goghlar Monetler gibi Bedri Rahmiler gibi bizleri beslemeye ve ayakta tutmaya devam edecek!
Kardeşlerim, bu üstün insanlar peki ne yapıyor, bizi nasıl ayartıyor, şaşırtıyor büyülüyor ve içimize girebilmeyi başarıyorlar, diyelim, bir çift boş terliği sahil kasabasında resmederse anlarız ki bu terliğin sahibi terliği çıkartmış denize giriyor!
Ancak bir çift boş terliği 2014 yılında Antep Halep yolunda asfalt üzerinde gösterir ise size, o terliğin sahibinin yol ortasında öldürüldüğünü anlatır, adı sanı ve kimliği ve ailesi ve kökleri ve vatanı olmayan boş bir terlik!
Neyle, bir terlikle, bir terlik, tuvale, filme, şiire, hikayeye girerek sizi de acımasız savaşın ta ortasına sokar!
Anlatım ve ifade ve nesneleri yerleştirme ustasıdırlar!
Aynı terliği dere kenarında resmeder ve terliğin sahibinin intihar ettiğini anlarsınız, aynı terliği şadırvanın önünde gösterir ve terlik sahibinin abdest aldığını anlarsınız aynı terliği bir bahçe içine koyar ve size huzuru anlatır!
Kelimeleri ve nesneleri yerleştirmek ve yerleştirme şekliyle yepyeni ifadeler bulmak ve yerleştirme şekliyle yepyeni bir düzen bulmak ve yerleştirme şekliyle heyecanlar ve sevinçler ve hüzünler bulmak ve yerleştirme şekliyle terlikleri bir küllüğü bir masayı konuşturmak ve bizleri etrafımız ve dünyayla konuşturmak ve nesnelerin künhüne-içine girebilmek hiç de kolay değildir! İşte bu düzen saray düzeni dışında başka bir düzendir!
Yani sanatçılar eşyaya ve nesnelere ve kelimelere ve renklere ve olgulara başka türlü bakarlar!
Bir büyük deprem felaketini bir boş terlikle anlatabilirler, yani, kafalarındaki düzen kurbanı kölesi olduğumuz içindeki düzenden kurtulmak içindir!
Dünyayı değiştirmek ve anlamlandırmak ve başka dünyalar bulmak ve başka kelimeler başka renkler başka sorular bulmak, işte, bu, lider ve cemaat ve ağbi ve tanıdık ve torpil ve övgü ve ödül, dairesinden, çıkmamız lazım!
İşte Emrah, sadece üç dört kelimeyle sizi yerden yere vurur: ‘Tutam yar elinden tutam, vuram dağlara dağlara!’
Hadi söyleyin, bu amansız savaşlar ortasında bu derin yalnızlıkla, biz nereye vuralım!
Eser, insanlığın mabedidir!
Mabediniz saraylar ve cemaatler olduğu müddetçe bu kölelik bu işkence bu ihanet dairesinden kurtulamayız, Talibanla Barzani’yle İşid’le aynı imparatorluğun eyaletleri haline gelirsiniz!
Gecenin karanlığı olmasaydı güneşten kimse bahsetmeyecekti!
Eserle konuştuğunuzda içinizden insanlığa yükselen bir şey bulursunuz, kimseye boyun eğmeyen bir şey, hepimizi kardeş yapan bir şey, hepinizi dünyalar içinde saraylar içinde savaşlar içinde yapayalnız bırakan bir şey ve zincirlerinizi kırıp kırmamakla sizi baş başa bırakan!
Eserin toprağı, içimizdir, zihnimiz ve bedenimizde karşılığını buluyor ki bunca şarkı ve türkü dinlemekten hiç yorulmuyoruz bu yüzden hep türkülere kaçıyoruz!
İnsana kuvvet veren saraylar değil, müzikteki o solo sestir, o tuvaldeki renktir, o hikayedeki trajik kahramandır ve hepsi, bizi kimseye muhtaç etmeyen hakikat olarak özümüz ve mayamız haline getirir, ya aşacağız bu duvarı ya da karanlıklar içinde tarihe gömüleceğiz!
Derimizden kemiğimizden cesedimizden ve gözlerimizin içinden insanı çekip çıkartır, ve üstümüzdeki örtüyü kaldırır ve kardeşlerim, örtü kalktığında ortaya çıkan insanı kimse reddedemez, ortaya çıkan insana kimse karşı çıkamaz, ortaya çıkan insana kimse boyun eğdiremez!
Ortaya çıkan o saf insanın yıkamayacağı duvar yoktur ve o saf insanı öldürebilecek mermi bomba yoktur!
O saf insanı kucaklamayacak içine almayacak insan türü yoktur, işte Aşık Veysel!
İşte Mimar Sinan, kaç imparatorluklar kaç saray kaç padişah yıkıldı ve devrildi ama onlar yaşıyor biz de hala onlara sarılmış yaşıyoruz!
Kardeşlerim, elimizden ne gelir deme, işte savaşlara ve saraylara ve cehalete ve kurulan yeni imparatorluklara karşı bu yazıları okuyorsun!
Kardeşlerim, holdinglerin ve hamilerin ve fonların ve sarayların ve cemaatlerin karar verdiği şöhret ettiği yazarlara boğduruluyorsunuz!
Ve her birimiz bağımsız kelimeleri ve renkleri ve insan direnişini ve heyecanlarını tatmadan bilemeden insanlıkla kuvvetlenmeden emperyalizmin kurşun askerlerine dönüşüveriyoruz!
Hayır, kelimeleri ve hayal gücümüzü ve insan kuvvetimizi terk etmeyeceğiz, hayır, topraklarımızı ve Cumhuriyet’i sarayların keyfine kurban etmeyeceğiz!
Hayır, bağımsızlığımız ve onurumuzu saraylar yıkıp padişahlar devirerek kazandığımızı hiç unutmayacağız!
Sağol Nihat abi. Yazının devamı güzel olmuş.😘