BİR
Çok uzun süredir Show TV ekranlarında izlenme rekorları kıran Güldür Güldür programını ‘entel’ takımı hiç sevmiyor, akıllarınca ‘burun kıvırıyor’ ‘düşük’ ve ‘kalitesiz’ buluyor(?) ve.
Ve çok bilmiş ve kendileri çok yapabiliyormuş gibi Güldür Güldür programını pek ‘avam’ ve ‘siyasi eleştiri’ hiç yokmuş suçlamasında bulunuyorlar.
Oysa Güldür Güldür baştan sona siyaset eleştirisi ve halkın beğenisini fazlasıyla kazanmış yüz akı bir program. Çünkü yapımcı ve oyuncular on yıllarca deneme-yanılma büyük emeklerle kendileri de öğrene-öğrene samimiyetlerini ve mizahlarını halka geçirmeyi başardılar. Yani halkımız Güldür Güldür’ü çok seviyor ve çok eğleniyor. Sizler için de üzgünüm ama ölünceye kadar da tekrarlarını izlemek zorunda kalacaksınız, Şaban filmleri gibi.
Muhteşem oyuncu kalitesi var, toplumu ve sokak dilini çok iyi tanıyan çok tecrübeli bir senaryo ekibi var. Bu ülkenin mizah birikiminden ve geleneğinden haberdar bir ekibi var, geçmiş son elli yılda halkımız nelere gülüp tepki verdi çok iyi eleyip toplamışlar. Böyle yüksek kalite ‘halk mizahı’ yapabilmek hiç de kolay değildir ve aslında vaktimiz bol ve geniş olacak oyuncuların her birine isimlerini verip ayrı ayrı övgü dolu metinler yazabilmeliyiz.
Güldür Güldür, halk mizahı geleneğinden geliyor, sırasıyla Nasreddin Hoca, Keloğlan, Karagöz, orta oyunu, Gırgır Dergisi, Haldun Taner ve Kabare tiyatrosu, Ertem Eğilmez Sineması ve Kemal Sunal’ın Şaban filmleriyle asırlardır halkımızın en yüksek kültürü olmuş soylu bir gelenek!
Ancak 90’lı yıllardan sonra kolejde okumuş İngilizce eğitim almış yeni bir kuşak geldi ve zevkleri çok farklı.
Bir de Hacivat mizahı vardır. Hacivat, çok bilmiş, yabancı diliyle hava atan, karşısındakini cahillikle suçlayan, buyurgan, yanlışları aşağılayarak ve başa kakarak söyleyen halkımızın nefret edip sevmediği mizah türüdür. Örneği boldur, 80 yılından beri liberallerin Türkiye’nin tarımını aşağılaması, bizden adam olmaz nutukları, her şeyi Batı’dan öğreneceğiz akılları, Borusan filormani dinlemeden kalkınamayız lafları, ‘her köyde bir tenis kortu olmadan çağ atlamayız’ akıl vermeleri, Anadolu ve Türkiye Cumhuriyeti denince burun kıvıran havaları, milli tarih ve kültürün her unsurunu faşistlikle gerilikle suçlayıp sırt çevirmesi ve kendi kişilik ve fikirlerine narsist düzeyde aşık olmaları, kendileri olmazsa Türkiye mahvolup ülke yetim ve cahil kalacak fiyakaları, liste uzundur.
Karagöz, orta oyunu, Gırgır dergisi, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Haldun Taner, Kabare tiyatrosu, Ertem Eğilmez sineması ve Şaban filmleri, hikayesi Osman Şahin’in olan Züğürt Ağa, tam tersine köklü bir gelenekten gelir, gelenek: önce kendini eleştirme.
Nasreddin Hoca da Keloğlan da orta oyunu da vs. Hacivatçılar gibi başkalarını dışardakini ötekini karşındakini değil hata yanlış ve cahilliğiyle alay edilip dalga geçilen önce kendisidir.
Yani halkımız kendini eleştiren kendiyle dalga geçen kendini makaraya alan kendi cahilliklerini ifşa edip ayağı dolanan dili sürçüp rezil olan dili bulaşan aptallığıyla başı belaya giren mizah karakterlerini çok sever, baş tacı eder, binlerce yıldır bu soylu mizah Anadolu’nun en yüksek kültürüdür.
Bu yüzden Güldür Güldür Show her türlü övgünün üstündedir. Şuraya bakın, Hacivatçıların burunları öyle havada ki bu değme sanatçıları dahi beğendiremiyoruz. Halkımızı koltuklarında hoplata hoplata güldürmeyi on yıllardır başaran Güldür Güldür’ün yüksek kalite onlarca oyuncusuna gönlümüzden geldiği gibi övgüler düzmek boynumuzun borcudur. Şu Hacivat ekolüne bakın, sanki kendileri geniş kitlelere malolmuş bir eser ortaya koyabilmişler, sanki bugün Amerika’nın dünyaya saldığı sitkomlarda daha fazla bir şey varmış gibi.
Ancak Tanzimat’la birlikte kendine güvenini kaybeden aydınımız, kendine ait olandan utanmaya başlamış, batıdan gelen her şeyi ya da batılı gibi konuşanların ağzına bakmaya başlamıştır, en güzel örnek, orta oyunudur. Sokak arasında dükkan çarşı önlerinde oynanan orta oyunundan aydınlarımız bu ne kadar banal ne çok küfürlü, ne kılıksız adamlar diye utanmaya ve karşı çıkmaya başlamış, bu yüzden orta oyununu kaldırılıp Şekspir, Moliere, vs. oyunlarını övmüşlerdir.
Oysa Güldür Güldür’ün mizahı basit gibi görünür ama çok zordur ve zorluğu ‘basitliğindedir’. Basit ve sıradan şeyleri seyirciye geçirebilmek için çok yüksek bir ‘samimiyet’ olacak. Oyuncuların samimiyetleriyle kendilerini geniş kitlelere kabul ettirmesi on yıllar alır, hiç de kolay bir süreç değildir. Bu uzun süreç sabır ister disiplin ister, gündelik hayatında kendine güvenini kaybetmemesi için aile ve arkadaşlarıyla sarsılmamış yolunda giden bir huzur ister. Ve en önemlisi, deneme-yanılma oynaya oynaya oyuncu sahnede sivriliklerini aşırılıkları özentilerini egosunu hırslarını husumetini kıskançlıklarını yavaş yavaş eritir, izlene izlene eleştiri ala ala dikenli sivri kaba sert çiğnenmeyen pişmemiş hamlıklarını öğrenir ve yavaş yavaş ağza layık lokum gibi pişmeyi öğrenir, hiç de kolay bir süreç değildir.
Samimiyet için esas, saflıktır, bir çocuk gibi olacaksın, alaya alınmaktan küçük düşmekten rezil olmaktan vs. utanmayacaksın, saflık, bir oyuncu için en büyük cevherdir. Saflık bilgiden bilimden her şeyden çok yüksek bir değerdir. Saflığınızı kaybederseniz artık sizi kimse izlemez. Seyirci sizi izleye izleye sonunda ‘yahu bunlar da bizim gibi gırgır mavra şamata adamlar’ düşüncesine gelmeden oyununuzu seyirciye geçiremezsiniz. Ve bunun gibi bir oyuncunun dans, müzik, şive, taklit, vs. gibi oyuncu yeteneklerini geliştirip kendini geniş kitlelere kabul ettirebilmesi daha işin a,b,c’sidir, öyle burun kıvırmakla burnunu havaya kaldırıp neymiş bu diyen adamlar bu zorlu sahne sınavını hiç anlayamazlar ve ürün veremezler ve kabızdırlar ve hazımsızdırlar ve hasetle konuşurlar. Bu yüzden kendine güvenen sahici sanatçılar kim ne derse desin kendi şarkılarını halkımızla birlikte kimseden çekinmeden neşeyle cümbüşle dalgalarını geçe geçe söylerler.
Oyuncuların, seyirciyle aynı ailelerden aynı sokaklardan aynı heyecanlardan aynı geleneklerden aynı tiksinti ve beğeni duygusundan aynı arkadaşlık kültüründen gelmiş olması lazım, aynı aile ve sokaklar içinde üç kağıtçı, riyakar, iki yüzlü, yalancı, hin, sinsi, bilmiş, bir çok sahici karikatür karakter ve tiple tanışmış olması lazım. Yani sokakların ve yalnızlığın acısını ve en yakın arkadaş ve aile ortamında karşılaştığı şaşkınlıkları savrulmaları laf anlatamamaları kendi hayatlarında yaşamış olması lazım. Bu halk mizahına burun kıvırıp hiç beğenmeyenlerin sanırım tek arkadaşları kucaklarındaki klavyeler.
İKİ
Güldür Güldür’de dikkatinizi çekmek istediğim yer ise başka, çoğu skeçler, mizahın karakteri gereği çok yüksek ‘abartılar’a uzanır, tip ve kahramanlar ve çekilip uzanan laflar, bazen öyle yüksek bir abartı noktasına ulaşır ki, argo deyimle, seyirci ‘kopar’.
Hatta skeç de kopar. Hatta oyuncular da kopar, hatta oyun bozuldu, dersiniz. Abartı, yani saçmalığın daniskası, ‘absürd’ dediğimiz şey. Sanki oyunda ipler kopmuş kayış kopmuş mantık akıl gerçeklik tam anlamıyla ‘dağılmış’, işte orada hepimiz içler acısı insanlık halimize hep birlikte güleriz. Tam da burada sormak lazım.
Halkımız gerçek yani olabilirlik dışına bu kadar savrulmuş aşırı abartılı sahnelere niye güler?
Çünkü, asıl gerçeğimiz, burada saklıdır, yaşadığımız gündelik hayat işte bu denli saçma sapan ve abartılı ve akla hayale gelmez sansür, korku, bastırma, hile, kurnazlık ve çaresizliklerle vs. doludur.
Ki, mizah, abartı sanatıdır.
Ve bu abartı aslında ‘gerçeğimiz’dir, yani abartı dediğimiz şey bizim oyun gereği komiklik olsun diye abarttığımız değil yaşadığımız hayatın ta kendisidir.
Mizah sahnede her gün kullandığımız bizi edepten hayadan hukuktan koruyan dilimizi oyun geliştikçe kıvırır uzatır burar sonunda kopartıp başka bir gerçekliğin içine sokar. Yani başka bir gerçekliğe girebilmemiz için dilin akıl ve tutarlılık ve mantığını kaybetmesi için de abartı şarttır.
Yani oyuncular-oyun mizahları gereği en yüksek abartı noktasına ulaşırken aslında vardığımız yer ‘hakiki’ gerçeğimizdir.
Evet, çevremiz, annemiz, babamız, arkadaşlarımız, sokağımız, içinde yaşadığımız dünya abartı değil, hakikatimizdir, o tip ve kahramanlar da karikatür değil sahici gerçek şahsiyetlerimizin nesnel fotoğraflarıdır.
ÜÇ
Şimdi mesela siz, devletin namusu, güvenlik ve sır odası Kozmik Oda’yı bizim maaşlarımızla beslediğimiz savcılar eliyle açıyor ve bu belgeleri Yunan gazetelerine veriyorsunuz!
Nasıl yani?
Bu denli ‘abartılı’ bir gerçek olabilir mi?
Ama oldu, oluyor işte!
Türk Ordusu’na CIA’nın yetiştirdiği doksan bin asker sokuyorsunuz!
Nasıl yani, saçma, çok fazla abartı, ama oluyor işte!
Hayatını FETÖ operasyonları davalarını izlemekle geçirmiş MİT dahil FETÖ gerçeğini Türkiye’de en iyi bilen bir iki gazeteciden biri olan gazeteci Müyesser Yıldız’ı mesela ‘casus’ diye gözaltına alıyorsunuz?
Nasıl yani? Onlarca yıl FETÖ’yü ifşa etmiş koskoca medya korkusundan tek bir gazeteci gönderme zahmetinde bulunmazken gelmiş geçmiş Türk tarihinin en büyük mahkemelerini sadece bu tek gazeteci mi izledi?
Abartıyorsun?
Evet, boy 1.50, kilo 45, bu kadın tek başına izledi ve maaş almadan izledi ve hayatında bir gün taksiye verecek parası olmadı, yüzlerce mahkemeyi dolmuşla giderek izledi ve gün boyu kuru bir simit yiyerek izledi ve hâlâ telefon alacak parası olmadığı için şu kullandığımız akıllı telefonlarla değil, şimdi taksilerde durakla iletişim için kullanılan şu en eski tuşlu telefonla izledi.
Müyesser Yıldız’ın bu en eski model küçücük telefonu Müyesser’in kendisinden de meşhurdur.
Şu satırlarımızda hiç abartı yok, mahkeme salonunda ifadeleri anında kayıt altına alan çok yüksek bir sürati vardır, öyle ki, mahkeme henüz bitmeden, haberi yapılmış olur, odasına çekilen hakim ya da duruşmadan çıkan avukat, daha kapıda beş dakika önceki sözlerinin manşet yapıldığını görünce neye uğradığını şaşırır.
Müyesser’in muhteşem not alma sürati bir çok hikayeye konu olmuştur, hatta Barış Terkoğlu, Ankara’ya son geldiğinde, Müyesser abla, davaları boş ver, senin bu telefonun romanını yazalım. Şaka değil hepimiz bir gün toplanıp Müyesser’in modası geçmiş telefonla yüzlerce değil binlerce mahkeme tutanağını anında nasıl haber geçtiği efsanesi üzerine yazıp-çizip bir kitap yapalım, projesindeydik.
Nasıl yani, abartıyorsun?
Evet, medyamızda yüzlerce milyon dolarlık rötatifler var, binlerce son model kameralar var, iletişimin mucize en hassas teknolojisi medyamızın elinde, ancak, Türk tarihinin en büyük davası Balyoz ve bugün de Sincan’da darbeci FETÖ’cülerin mahkemelerini işte bu ilkel cep telefonuyla geçti.
Fazla abartıyorsun, hayır, gerçeğimiz bu.
Kozmik Oda bilgileri Yunanlılara satılırken sizin yüz milyon dolarlık teknolojik kameralarınız neredeydi?
Türkiye devletinin hukuku savcıları askeriyesi binlerce CIA ajanıyla doldurulurken sizin yüz milyon dolarlık teknolojiniz neredeydi, cevap, hiç biri yoktu, abartıyorsun, evet, gerçeğimiz hiç biri yoktu.
Peki Türkiye bu FETÖ işgalini neyle öğrendi, Müyesser’in eski model tuşlu telefonuyla.
Abarttık mı, hayır, medya basın gerçeğimiz bu.
Ve iki gün önce Müyesser Yıldız’ı ‘casusluktan’ içeri aldılar?
Abartıyorsun hayır, gerçek bu, savcılık ‘casusluktan’ aldı.
DÖRT
Peki niye aldılar, iddiaları bir askeri kaynakla telefonda görüşmüş, peki yayınladı mı, hayır? Müyesser Yıldız’ı her gün sağlı sollu yüzlerce vekil arar. Yanımda arkadaşımı, Meclis Başkanımız dahil zırt pırt arar, ben de Müyesser’e şakayla ‘hayırdır bu dostluk’ diye takılırdım.
Yani, argoda eski polis hikayelerinde anlatılır polis cebinize esrar koyup sonra sizi yakalaması gibi… Yani şimdi, bir şaibeli adam bize telefon etse, bu telefon yüzünden hepimiz casusluktan yirmi-otuz sene ceza mı yiyeceğiz?
(Bu suçlamalar ilk değil, FETÖ döneminde de 24 ay yattı, o dönemde emniyet müdürü olan eşi öyle kahretti ki ellili yaşlarında üşenmedi bir de hukuk okudu ve sonunda emekli olup avukat oldu. Dün, ‘Müyesser’le görüştün mü’ dedim, iftihar ederek, ‘kocası olarak değil ‘avukatı’ olarak görüştüm’ dedi.)
Abartı mı, hayır, gerçeğimiz.
Peki gerçek ne, ne yapmaya çalışıyorlar?
Önce Barış Terkoğlu’nun bilgisayarını şimdi Müyesser Yıldız’ın bilgisayarı aldılar, merak ediyorlar, içinde hangi ‘kripto’ FETÖ’cülerin kayıtları var!
Ve tabii hepimize de bakın Barış Terkoğlu gibi kriptoları yazmış gazeteciyi Müyesser Yıldız gibi FETÖ mahkemelerinin en şöhretli gazetecisini içeri alıyoruz deyip yani hepimize gözdağı veriyorlar.
Kısaca yarın hepinizi ‘casusluktan’ alabiliriz diye aslında bize meydan okuyorlar.
Güldür Güldür Show’la gidelim: Sayın yargıçlar savcılar, bilgisayarlarımız burada, böyle tutuklamalar casus suçlamaları gibi zahmetlere katlanıp hukuku da küçük düşürmeyin, izin veriyorum, gelin bilgisayarımı alın.
İzin veriyorum, hatta, bir görevli her gün ofisimize ya da evimize gelsin yanıbaşımızda hem bilgisayarımıza hem de her gün telefon görüşmelerimizi dinlesin, yeter ki, arkadaşımıza ‘casus’ deyip hukuku da fazla abartılmış komik duruma düşürmeyin.
İzin vermemize de gerek yok, banka hesaplarımıza bakın, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük gazetecilerinden Müyesser Yıldız’ın ve yüzbinlerin okuduğu yazar Nihat Genç’in bankada kaç lira hesabı var? Bir bakın, abartı hiç değil, kapınızda nöbet tutan güvenlikçi-bekçinin maaş ve banka hesabından daha fazlaysa, tamam biz ‘casusuz’ gelin tutuklayın.
On yıllardır halkımıza cesur korkusuz uyarı yazıları yazıyoruz, Kozmik Oda’yı o cep telefonuyla yazdık, açın Oda Tv’nin tümünün tutuklandığı o günlerdeki yazılarımızı ‘dolmuş paramız’ yoktu, o yıllarda benim de bugünkü telefondan yoktu, bir arkadaşımız halimize acıyıp alıp hediye etti.
Savcılar yargıçlar hakimler, bizi korkutmaya bize gözdağı vermeye çalışıyorsunuz, bizi güldür güldür güldürmeyin, bu olmayacak sevdadan vazgeçin.
Biz nasıl öleceğimize karar verdik, şeytanlaştırıp ülke dışına kovduğumuz doksan bin FETÖ’cünün algı, kumpas, medya operasyon oyunlarından bu ülke yeterince ders aldı, inanın, bu abartılı suçlamalarınız vız gelir tırıs gider, biz bu sahnede bu sütunda öleceğiz.
Nasreddin Hoca’nın göle maya tutturması bugün hiç birimiz için komik değil gülmeyiz, ama, bu fıkrası hâlâ yaşıyor, çünkü hepimizin bu fıkradaki gibi olmayacak şeyleri abartan imkansız hayalleri var, bugünden söyleyeyim, bu maya tutmaz, bu abartı hukuka hiç yakışmaz.
Bu sütunlarımız da bir sahne, kırk uzun yıldır bu halk bizi dinliyor okuyor, acılarımızı çaresizliğimizi kimsesizliğimizi parasızlığımızı ve bu sütunlarda döktüğümüz gözyaşlarını feryat ve ağıtlarımızı ve feriştahından korkmadığımızı biliyor. Dünya yıkılsa bağımsızlık ve cumhuriyet aşkından zırnık geri adım atmayacağımızı iyi biliyor. İçi dışı görünen yazılarımızı, kişiliğimizi halkımız ciğerlerimize beynimizin kıvrımlarına kadar ışıl ışıl çok net görüyor.
Ve bu halk bu siyasi sahnede burunları havada güç bende her şeyi yaparım istediğimi suçlar istediğimizi algıyla şaibeyle halk nezdinde rezil ederim istediğimin ipini çekip dışlarım küçük düşürürüm aşağılarım kovarım diye kendine aşırı güvenen güç kibir abidelerinin akıbetlerini de iyi biliyor.
Hiç abartmıyorum kendine haşa ‘Allah’ diyen Kainat İmamlarını koskoca CIA’sını binlerce savcısını rezil ede ede kovduk.
Yani biz eşekten beteriz laf dinlemeyiz ama eşek de değiliz gözdağı mesajınızı aldık.
Bilgisayarlarımızla telefon görüşmelerimizle banka hesaplarımızla, buradayız, bekliyoruz!
Ancak unutmayın, saflık ve samimiyet, o devasa iktidar imkanlarında yok, saflık ve samimiyet o milyon dolarlık teknolojilerinizde hiç yok.
Ve her birimiz öyle iftiralar yaşadık ve öyle korkunç günlerin ateşinden geçtik ki, hiçbirimiz artık zerre küçük düşürülmekten rezil edilmekten algıya kurban gitmekten çaresiz kalmaktan isnatsız suçlanmaktan korkmayacak kadar KENDİMİZİ TANIYOR, BİLİYORUZ.
Kapımız seher vakti çaldığında hoşgeldiniz demeden Hodri Meydan diyeceğim.
Hiç abartmıyorum, bakmışsın yarın kapımız çalınmış, bari, son sözlerimi de tarihe not olarak düşeyim: Yaşasın Bağımsız cumhuriyet. Yaşasın bağımsız hukuk. Yaşasın bu ülkenin satın alınamayan bağımsız yazarları!
Yaşasın, EYVALLAHSIZ içinden geldiği gibi konuşan içinden geldiği gibi KENDİ ŞARKILARINI KENDİLERİ SÖYLEYENLER!
İşte bu..!Yiğit adamsın vesselam Nihat Genç.!gene gözlerim yaşardı, gene hüzünlendim ve Duygulandım.Hiç meraklanma, bu dünya güzeli memleket, dünyanın en büyük Devrimcisi tarafından kurulmuş Cumhuriyet, eninde sonunda gerçek Demokrasi ile taçlanacak, bu verimli topraklardan bereket fışkıracak, Hukukun egemen olduğu,Çağdaş ve kalkınmış bir ülkede tüm dürüst yazarları ve sanatçıları başımızın tacı yapacağız.Yaşasın Tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti.
Siz, her ihtimâle karşı, “AYDIN” kimliğinizi, noter huzûrunda «Bence BMC, motorda da BP Süper V» demek sûretiyle terkedin; ondan sonra fetö sizden korksun, ihlâs holding sizden korksun.
Son dönemde hiç bir şeye üzülmediğim kadar Müyesser Yıldız’ın tekrar alınmasına üzüldüm. Bu güzel insanı tarif etmek için ne yazılsa eksik kalır.
TEŞEKKÜRLER GENÇ ADAM
Ağlattın beni Nihat Genç içimiz yanıyor…kahrolsun organize kötülük helak olsun helak olsun ….helak oluuuunnnnn..
Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. Nisa 135. Rabbim ADALETTEN AYIRMASIN.
sayın yazar da kucukte bir eksen kayması var yanılmıyorsam.nıhat bey entel var entelcık var her daım bunalrı bırbırıne karıstırıyor komple bır eleştrı yazıyorsunuz. solcu ile kemalstı sagcı ile dındarı bırbırıne karıstıp eleştrı yapıyorsunuz. . her gordugunuz sakallı dednız degıldir.
sızn begendıgınz ıcın bız o progarmı veya sız begendıgınız ıcın o kısıyı begenmek zorunda degılız. evet bana cok sulu hemde bolca sulu gelıyor. saklabanlık komedı ile aynı degıldır. dolayısıyla bu gorus benım halkcı olmamamı engellemez. kemalızm ılkesı halka ragmen halk ıcındır. nıtekım bu sayede bu ulke dındas ulkelerden daha ılerıde … ıdı.
Yazarımız muhalif tv lerden davet bekliyor ama çağıran yok galiba.
Bu ülkede, hatta dünyada, kafalar çok karışık. Kim gerçekte kimdir, kim bilir. Sezar Brütüs’ün Brütüs olduğunu ancak “sen de mi Brütüs” dediğinde anlamış. İnşallah hiçbirimiz bu kadar geç kalmayız.
Isin aslini astarini ogrenmeden koro halinde savunmaya gecilmis yine.Bu asiri savunmalar bizim gibi saf vatandaslari urkutuyor acikcasi. Ne oluyor yine diye…Bakip gorecegiz Tsk nin suriye ve Libya’da ki askeri faaliyetleri ile ilgili gizlilik derecesi bilgileri almis mi almamis mi? Bir gazeteci bu bilgileri niye almak ister ki? Gazeteci olunca hem suc isleme ozgurlugu hem de her turlu gizli bilgiye nasil olursa olsun ulasabilme hakki mi taniniyor? O bilgileri veren tsk mensubu da tabii ki iceride..O sahsin amaci ne ola ki? Rusveti veren sucluysa alanin sucu yokmu olmus oluyor simdi? Boyle bir bilgi ancak mansetten verilirse mi suc olacak? O bilgiler baska turlu baskalarina ulastirilamaz mi? Ulastirip ulastirmadigi nasil ispatlanacak? Ayrica bilgilerin icerigi neymis bilen var mi? Yok…Var ise zaten bilgiler tum dunyaya coktan dagitilmis demektir..Biz kimsenin ne muhalifi ne savunucusu ne de taraftari olmak zorunda degiliz. Ahmet gider mehmet gelir Devlet sabit kalir. Ahmetcilerin mehmetcilerle kavgasi bizi ilgilendirmez. Muyesser hanimin tabi oldugu kanunlara 83 milyon esit olarak tabi ise sorun nerede o zaman?
Önce Cihat yayci hakkinda fetöcü hesaplar tarafindan görevden alinacak yaygarası ve görevden alınır diğer taraftan fetö ile onlarin en guclu oldugu donemde savaşan Barış lar içeri alinir. Şimdi de yine zamaninda fetö nun bizzat ugraştigi ve iceri aldigi müyesser hanim tekrar içeri alınır ve yine fetö tarzı yöntemlerle. Açıkcası biz sade vatandaşlar bu ikiz kardeşlerin barıştığını düşünüyoruz.
Müyesser Yıldız mühim, tecrübeli bir gazeteci ve özel bir insan olabilir. Lakin diğer gazeteciler konusunda umarım hayal kırıklığı yaşamazsın Nihat Genç! Demeden edemedim. Murat Terkoğlu’nun mesleki becerisi yüksek olsa da bilinç düzeyinin ve farkındalığının vasat seviyede olduğunu düşünüyorum. Kefalet ağır bir sorumluluk.
güldür güldür gibi kalitesiz birşeyi övecegin hiç aklıma gelmezdi. Bundan sonra yazını okumuyorum
Güzel bir analiz. Büyük resmi görmek her zaman doğru sonuç verir. Günlük sosyal medyada yayınlanan karalama haberler ile yaşayanlar vede bu bilgiler ile kendini alim zanneden zihni boşaltılmışlar için iyi bir tekrar olmuş. Kimler hainmiş! kimler kuklaymış! Tekrar hatırlatmışsın.
Abi öyle yazıyorsun ki mesaja yazacak cümle kuramıyorum.
Şunu bil abi senin yazılarınla umudunu canlı tutan,bozuk düzene dahil olmamak için mücadele eden çok insan var.
Allah razı olsun.
Nihat abi naptın be. Sabah akşam Netflix’i sen izlemiyor musun? Hatta yazılar yazıyorsun filmler, komedi şovları üstüne. Bu millet D sınıfı toplumdur bu millete bu yakışır diye anaokulu mizahı dayatan adamları neden savundun ki.