Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Bir putçuluk analizi: ‘Puttan tanrı’ yerine ‘Tanrı’dan put’ yapmak

Bir putçuluk analizi: ‘Puttan tanrı’ yerine ‘Tanrı’dan put’ yapmak

featured

Şahin Filiz yazdı…

Bugünkü İzmir/ Menderes/ Değirmendere Köyü civarında , Antik adıyla Kolophon’da doğan Ksenofanes’in (Xenophanes), insanların tanrıları kendi fiziksel özelliklerine ve hayal güçlerine göre tasarladığını eleştiren ünlü anlatısı, felsefe tarihinde antropomorfizm (insan-biçimcilik) eleştirisinin temelini oluşturur.

Bu düşünce iki temel fragmanda (parçada) aktarılır.

İlki hayvanlarla ilgilidir:

“Eğer öküzlerin, atların ve aslanların elleri olsaydı ya da elleriyle insanlar gibi resim yapıp eserler meydana getirebilselerdi; atlar tanrıların biçimlerini atlara, öküzler öküzlere benzer çizerlerdi ve her biri tanrıların bedenlerini kendi beden yapılarına göre oluştururdu.” (Hayvanlar Örneği Fragman 15)

İkincisi milletlerle ilgilidir:

“Habeşler (Etiyopyalılar) tanrılarının kara ve basık burunlu olduklarını, Trakyalılar ise mavi gözlü ve kızıl saçlı olduklarını söylerler.” Milletler örneği, Fragman 16).1

Ksenofanes 2500 yıl öncesinden bu fragmanlarda elbette semitik dinlerde özellikle İslam’daki tevhit inancını önceden haber veriyor değildi. Ne var ki büsbütün ilgisiz bir betimleme yaptığı da söylenemez. O, Tanrı’nın tek, eşsiz ve benzersiz olduğunu; hayalleri ve kurguları aşan aşkın bir varlık olduğunu söylemeye çalışıyordu. Ama yaşadığı çağda-eğer çizebilselerdi- hayvanların her biri kendisine benzer bir tanrı resmi çizebilecek olduğunu, farklı milletlerden insanların da yine tanrıyı kendi ırksal özelliklerine benzeterek hayallerinde canlandırabileceklerini söyleyerek yüzyıllar boyu antropoformik tanrı anlayışlarının süreceğini ironik bir şekilde kayda geçirmişti. Ne hayvanlar ne de farklı milletlerden insanlar, eşsiz, benzersiz ve hayale sığmayan Tanrı’yı siyasal çıkarları için ahlaktan yoksun bir karikatüre dönüştüren günümüz insanlarından daha masumca bir profil çiziyor. Onlar tanrıyı fiziksel özelliklerine benzetiyordu bugün ise kötü huy ve ahlak yoksunu huylarına benzettikleri bir gerçektir. O yüzden Ksenofanes’in “ressamları” bugünkü ahlak kalpazanlarından daha masumdu. Öyle ki Hz..Ömer’in, “Cahiliye döneminde helvadan put yapar, acıkınca da yerdik” sözü, “günah işleme hakkı”, “Allah yolunda her yol mübah” anlayışı ile hipergerçeklik boyutlarına ulaşmış bulunuyor. Hipergerçeklik, gerçeğin yerine geçen görüntünün aslından daha gerçekmiş gibi kabul edilmesini anlatıyor. Yenen “helvadan tanrı” yerine, ahlakı çekip alınmış canlı derekesine düşmüş insanın şehevi arzularının güdülediği “ her yolu meşrulaştırıcı” bir put-tanrı konmuştur. İslam’daki tevhid inancı, bu put-tanrı kurmacasıyla koskoca İslam dünyasının insanı insan yapan ahlaksallığının boşaltılmasıyla putçuluğa evrilmektedir. Sorunun kökeni buradadır. Sade, içten ve yürekten inanan bir dindar için tevhid, Tanrı’dan başka hiçbir gücü ahlaka rağmen kabul etmez.Ona Tanrı’nın resmini çizdiremez, biçimsel-fiziksel şeklini yaptıramaz ve O’na hiç bir şeyi, canlı-cansız hiçbir varlığı ortak koşturamazsınız. Ne var ki şu ya da bu ceaate, tarikata ya da dini bir gruba,bu grubun üyelerine zihinlerindeki Tanrı figürünü çizmelerini söyleseniz, “İslami” adı altında onu her grup, her mensup farklı giysilerle, huy ve davranışlarla ve hatta birbiriyle çelişen emir ve yasaklarla  resmederler. Ksenofanes’ten çok geride, ilkel bir tutum içindedirler.

İşte Tanrı’nın putlaştırılması pratikte budur.Şimdi bunun kuramsal boyutuna gelelim. Yalnız sabırla, yavaş yavaş okumanızı öneririm.

İnsanlık tarihinin köklerine uzanan en çetin entelektüel düğümlerden biri, mukaddes olana duyulan özlemin yeryüzündeki serüvenidir. Fenomenolojik açıdan din, her şeyden evvel aşkın bir hakikatle kurulan ilişki biçimidir. Tarihsel ve arkeolojik ufuktan, ilksel inanç biçimlerine yahut Antik Çağ paganizmine baktığımızda çoğunlukla ıskalanan ince bir nüans vardır: İnsanlar bizatihi taşa, tunca veya tahtaya tapmazlar; bu ontolojik yapıların temsil ettikleri, kendilerine “mazhar” oldukları aşkın ve soyut kudretlere tapınırlar. Tam da bu nedenle inancın ve “putlaşmanın” arkeolojisi, taştan yapılma yontulardan ziyade insan zihninin şifrelerinde gizlidir. Bütün dinler tarihinde insanın tanrısallığı inşası veya ona yönelmesi düz bir çizgide seyretmemiştir. Ancak cevaplanması gereken teolojik, sosyolojik ve felsefi bir soru zihinleri tırmalamaya devam etmektedir: Aşkın yaratıcı Tanrı mefhumu ile yaratılmış, aciz ve sağır bir “put” arasında nesne-özne ve kavram bazında tam olarak nasıl bir asimetrik ilişki ve diyalektik işlemektedir? Daha açık bir deyişle, üstün bir teolojik ideal nasıl donuk ve işlevsiz bir puta indirgenebilir?

Bunu layıkıyla idrak edebilmek adına ilkin fıtratın veya kültürün teolojisini iyi tahlil etmeliyiz. Sosyolojik serencamda çok yaygın, aşağıdan yukarıya işleyen “beşerî olanın tanrılaşması” sürecini iyi biliyoruz. Anadolu irfanından Ortadoğu efsanelerine uzanan geniş folklorik coğrafyada; tarihte birer fâni olan salih kişilerin, dervişlerin, âlimlerin, peygamberlerin yahut Hacı Bektaş, Mevlânâ, Akşemseddin, Hacı Bayram Veli gibi ruhani liderlerin hafızalardaki anıları zamanla efsaneleşmiştir. Toplumlar, önce derin bir saygıyla taltif ettikleri bu fani varlıklara ve dahi türbelerine zamanla “kâinata tasurruf etme, kötülükleri def etme, doğaüstü güçler kullanma” gibi ilâhî nitelikler nispet etmeye başlamıştır. Dua edildiğinde yeryüzünü etkiledikleri, belayı defettikleri yahut en azından Mutlak İrade (Allah) indinde güçlü bir şefaatçi/aracı konumunda bulundukları tasavvur edilmiştir. İslâm literatürü tam da bu arka planı analiz ederek puta tapma fiilini tanımlar. Zira Kur’an’da müşrik olarak nitelenen Mekkeliler evreni Allah’ın yarattığına zaten inanan, ancak bu taştan yahut tahtadan idolleri sırf Allah ile aralarına bir aracı koymak niyetiyle benimseyen kimselerdi. İlahi kelâmın açıkça işaret ettiği üzere müşrikler, “Onlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” iddiasındaydılar. Demek ki birinci eksen olan tabandan tavana doğru inşada bir salih kişi, aziz yahut salt ahşap veyahut soyut sembol; insanın acizliğinden ötürü kudret vehmedilerek önce “yüceleştirilmiş” (süblimasyon), oradan aracılığa çıkarılmış, nihayetinde ilahlaştırılarak bir “put” halini almıştır.

Peki, felsefi ve analitik mercekleri bu tanıdık hikâyenin ötesine odaklarsak karşımıza çıkan tablo nedir? “Yaratılmış olanın putlaşması” gerçeğinin tam zıddı yönde işleyen bir diyalektik de pekâlâ mevcut olamaz mı? Öncesinde son derece mutlak, müteâl, kusursuz, pür ve aşkın bir “Tanrı” varlık, süreç içinde sosyolojik bir deformasyona maruz kalıp işlevini, gerçekliğini kaybederek adeta tırnak içinde tahrif edilmiş, zavallı bir “puta” düşmüş (ontolojik bir regressyona uğramış) olabilir mi?

Bu felsefi çözümlemeye geçmeden önce kavramsal sınırları betimsel olarak çizmek gerekir: Nedir Tanrı? Nedir put? Bütün normatif teolojilerin tanımladığı Tanrı mefhumunun bünyesinde “her şeyi yaratma, kâinatı tasarrufunda bulundurma, nihayetsiz bir bilgiyle kuşatma, mutlak iyi, âdil ve kadir olma, mazlumu gözetip iyiliği emretme” gibi ontolojik bir kemal (kusursuzluk) hali bulunur. Oysa gerek Tanrı tasavvuruna bizzat isnat edilen eylemlerde ortaya çıkan evrensel tezahürlerin ampirik tablosu gerekse “dinamik tanrı kurucuları” olan ruhban sınıfı yahut dindar kitlenin kendi din anlayışlarında yarattığı muazzam açmazlar, insan bilincinde kognitif (bilişsel) bir sarsıntı doğurmaktadır. İşte aşkın olan O Mutlak Varlığın; hayatı düzenleyen müdahil vasfını (O’nu O yapan ahlaki ve fiziksel aşkınlığı) sıradan insan bilincinde giderek yitirmesi meselesi bu iki büyük eksende derinleşir: İlki Teodise (Kötülük problemi), ikincisi ise dine tabi olduklarını savunan kitlenin “riyakârlık ontolojisi” üzerinden var ettiği trajedidir.

Ontolojik bağlamda Teodise, normatif ve aşkın niteliklerle donatılan Tanrı figürünün eylem ile sıfatları arasındaki uyumsuzluğu –bir diğer deyişle ampirik hayattaki çelişkiyi– işaret eder. Mükemmel bir merhamete ve ezenlere boyun eğdirecek mutlak kudrete atfedilen Tanrı profili, gerçek hayatta ve evrenin insafsız fiziksel deviniminde karşılık bulmamaktadır. Yeryüzünün neresine bakarsanız bakın korkunç bir vakıa olarak sırıtan savaşlar; gözü dönmüş katliamların pençesinde ezilen çaresiz sivil yığınlar; çığlıkları duyulmadan bedeni parçalanan yahut hastalıklardan mustarip bebekler; toplumsal ve doğal felaketlerin adil-zalim ayırt etmeden yuttuğu yaşamlar… Dünyevi varlık tabakasının bu sarsıcı gerçekliği karşısında dindarların ürettiği açıklama, Kutsal Metinlerde betimlenen efsanevi kurtarıcılığın tarihsel mitolojiye mi hapsedildiği hususunda büyük bir ontolojik kriz yaratır. Semavî inanç geleneklerinin anlatılarına (bilhassa Tevrat, Kur’an yahut ötekilerin rivayetlerine) bakıldığında, “Tanrı sınırlarına” mütecaviz davranan asalak toplumların ses, şimşek, dev depremler yahut tufanlarla saniye saniye yutulduğu betimsel bir tarih ve fizik anlatısı egemendir. Peygamberlere hakaret edene mucizeler üzerinden ilahi kahhar sıfatın tokatları inerken, bugünün modern zamanlarında bizzat kutsal sayılanların yerle yeksan edildiği eylemlere ve sistematik adaletsizliklere tabiat sadece ‘sağır edici bir kozmik sessizlik’ ile eşlik etmektedir. Birey ve kitle özelindeki en trajik facialarda dahi “yakın tarihin işleyişinde, değişmeyen yeknesak bir fizik ve doğa yasasından gayrı” gelişen bir müdahale yahut “mucizevi varlık belirtisi” modern insanın ufku içerisine giremez. Tablo çok nettir: Sınırlarının ve mahreminin ihlaline mani olmayan/olamayan yahut mağduru dünya gerçekliği düzleminde kurtuluşa kavuşturmayan eylemsizlik halidir teodisenin çelişkisi. Modernizmin sorgulayıcı doğasında beliren haklı soru şudur: Söz verildiği söylenen ontolojik reaksiyon yahut vaatler neden hep öbür dünya yahut “eskatolojik” boyuta tehirlidir? Sırf her şey “büyük mahkeme yahut ahiret/imtihan mefhumlarına” telafi edilmek suretiyle erteleniyorsa Tanrının evrende yürürlükte olduğu savlanan etkinliği nerede kendini gösterecektir?

Bu soruyu alevlendirecek felsefi ve kışkırtıcı örnek yine Kutsal’ın ta içinden neşet eder. Kadim dini öğreti bize Hz. İbrahim’in kanıtlı ve sembolik put kırma hadisesini övgüyle anlatır. Mitolojiye/tarihe göre o yüce figür İbrahim peygamber, kendilerini dahi savunamayacak cansız varlıkların uluhiyet payesini yerle bir etmek için puthaneye sızıp baltayla heykellerin uzuvlarını, boyunlarını birer birer kırar. Vargıda son heykeli sağlam bırakıp çekildiği sahnede amacı halkının ahmakça varsayımını kanıtlamaktır: Eğer gerçekten tapınılacak kadar yüksek güce erişmiş yaratıcı bir unsur veya mazhar ise kırıldığı esnada failine bedelini dünyadayken fiziksel yoldan neden ve nasıl ödetmemiştir? İşte o can alıcı epik anlatıyı tam buradan evirip günümüze tercüme eden diyalektik çok vurucudur: Teizmin yahut İbrahimi müntesiplerin ölülerin ardından ve teodise girdabından kurdukları teselli mefhumu olan “Yüce Tanrı, adil, intikam alan ve adaletin temin edicisidir; ama onu imtihan maksatlı yeryüzünde gerçekleştirmez ahirette erteler (telafi eder)” retoriğinin, acaba analitik yahut sosyopsikolojik boyutlarında “Putun da onu vuran İbrahim’e hemen haddini bildirmek yerine Ahirette belasını vermek üzere bedduasını ahirete geciktirdiğini savunacak” müşrik algısıyla arasındaki fark tam olarak nedir? Birebir bakıldığında sonuçların realitede işlerliğine yansımayan sessizlik eylemsizliği her ikisini de (heykeli ile ilahiyse, sessiz ve eylemsizliği sebebiyle ahirete ihale edilen Tanrıyı) dünyada felsefî/ontolojik açıdan eylemsiz (“impotent”) derekeye, pasifliğe oturtmaz mı? Elbet böyledir ki bugün hukuktan eğitime, sosyoloji ve idareye varıncaya kadar medeniyet kurucu insani bütün nosyonlar tıp, ekonomi gibi ampirik aklın seküler kollarına rücu etmiş, dünyayı anlama pratiğinden “Söz sahibi” olma niteliğine ihtiyaç duyulmayacak pasifleştirilmiş “inanca ve felsefesiz ahkam kesici yapılarına” karşı mesafe inşa etmiş ve ilahi denilen hakikatin çehrelerindeki kırılan putlarla bir başına yüzleşmiştir.

Düğümü asıl sıklaştıran trajedinin son ve en çetin darbesini normatif bağlamların, gelenekçilerin sımsıkı sahiplendiği dinin kutsal figürlerin ahlaki otorite sorunununda “vulgarize olma-demokratikleşip sorgulanma” pratiklerinde okuruz. Geçmiş nesillerdeki ve bilhassa Müslüman entelektüelleri nezdinde salt bilimsel tutarsızlık iddiaları yetmemiş; rasyonel düşünme sistemine muhalefete dahi ahlak felsefesinin tutucu ama saygın argümanıyla tahammül ettirerek kutsala meyledilmesini sürdürmüştür. Romantik efsanevi din anlayışlarında bilhassa da günümüz “Türkiyesi ve coğrafyası” açısından “Asr-ı Saadet”, dinsel elit ve “Selef-i Sâlihîn” (ilk önderler ve örnek asil atalar kuşağı) tiplemesinin muhteşem manevi özlemi güncel insanda hâlen can pınarıydı. Ancak evrenin iletişim otobanında devrimleri yaşayan modern yüzyıl, arkeoloji, dilde metin kritiği edisyonların inşası vb tecrübeler yolu ile bilgi kalkanları üzerinde vulgarizasyon yahut avama bilgi akışını, sorgusunu demokratize ederek sunmaya koyuldu. Sınıflı ruhban ellerdeki saklı yazmaları, ilk siyer vakalarına yahut sahîh kabul görmüş efsunlanmamış ve edit edilmiş kayıtlara çıplak hâlleriyle ulaştıklarında bugün çok modern saydığımız bireyler kadın hakları evreninden pedagojik-insancıl sınırlarla veyahut doğanın varoluşu hususunda son derece can acıtan karanlık sayfaların yahut arkaik değer kalıntılarıyla bizzat kendi atfedilmiş inandığı dini kurucularındaki zihniyet formları ile kafa kafaya toslamış; zihin haritalarındaki “Altın çağ tapınağı” devrik mermer silsileler misali ardı ardına göçmüştür. O inkişaf etmiş yüksek ve noksansız Tanrı formunun temsil eyleminden beklentilerini tam mânâsıyla zihin formlarında artık yaşatamayan modern akıl muhataplarına göre din, Tanrının eylem-söz uyuşmazlığının taştan betonu olmaya mahkûm edilen pasif çöl ilahlarının dilsizleştiklerine benzemektedir. Modern ve inanç arayışındaki insan ruhu en az doğa olaylarına yön verecek olan ahlak temelli ontolojik teodisede dahi yediği darbenin “dönüşsüzlüğünde ve yenileşme (tecdit) faturasının pahalılığında” can çekişirken onu köklerinden kesecek ve bizzat sonunu belirleyen altın vuruşu sosyolojide var etmişti; Yönetici veya hükmedici erklerin trajik dinsel kimlik sarsıntıları!

Dinî söylemi ve kutsal değerleri siyasal güç, sosyal hegemonya ve ekonomik çıkar üretmenin aracı hâline getiren; başörtüsü, ritüel ve muhafazakâr semboller üzerinden kendisini “imanın temsilcisi” olarak sunan kadroların bugün geldiği nokta, aslında derin bir sekülerleşme biçimidir. Çünkü bu yapıların en büyük kırılması, kendi inandıklarını söyledikleri Tanrı’nın buyruğunu ve ahlaki ölçüsünü artık gerçekten dikkate alamaz hâle gelmeleridir. Dünyevî iktidar arzusu, statü kaygısı ve çıkar ilişkileri, dinî iddiaların önüne geçmiş; böylece nepotizm, ahlaki çürüme ve çıkar merkezli bir siyaset sıradanlaşmıştır.

Ortaya çıkan tablo, yalnızca bir siyasî yozlaşma değil, aynı zamanda kutsalın araçsallaştırılmasıdır. İnandığını söyleyen insanlar, Tanrı’yı hayatın merkezine koymak yerine, onu kendi dünya menfaatlerini meşrulaştıran sembolik bir figüre dönüştürmektedir. Böylece din, insanı putlardan kurtaran bir bilinç olmaktan çıkıp; yeni putlar üreten bir mekanizmaya dönüşmektedir. Güç, makam, statü ve siyasal sadakat; ahlaki ölçülerin ve ilahî sorumluluk fikrinin önüne geçmektedir.

Bu nedenle mesele yalnızca “inandığını söyleyip günah işlemek” değildir. Daha derin olan problem, ilahî adalet düşüncesinin bile pratikte etkisini kaybetmesidir. İnsanlar artık gerçekten hesap vereceklerine inanıyormuş gibi davranmamakta; dinî dili korurken ahlaki yükümlülüğü boşaltmaktadır. Böylece Tanrı fikri canlı bir ahlaki merkez olmaktan çıkıp, pasif ve etkisiz bir kimliğe indirgenmektedir.

Bu durum, modern çağın en büyük çelişkilerinden birini doğurur: Din adına ortaya çıkan yapılar, zamanla kutsalı koruyan değil, onu donuk bir sembole dönüştüren yapılara dönüşebilir. İnsanları putlardan kurtarmayı amaçlayan dinî hareketler bile, sonunda kendi oluşturdukları yeni güç putlarının çevresinde şekillenebilir. Böylece kutsal olan, insanın vicdanını dönüştüren aşkın bir hakikat olmaktan çıkar; siyasetin, kimlik savaşlarının ve çıkar ilişkilerinin dekoruna dönüşür.

Friedrich Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü de bu bağlamda yeniden düşünülebilir. Burada mesele yalnızca metafizik anlamda Tanrı’nın inkârı değildir. Daha derin mesele, Tanrı fikrinin insanlar tarafından içinin boşaltılması, etkisizleştirilmesi ve sonunda yalnızca sembolik bir kabuğa dönüştürülmesidir. Böyle bir durumda kutsal, gerçekten yaşanan bir hakikat olmaktan çıkar; toplumun kendi güç ilişkilerini meşrulaştırmak için kullandığı donmuş bir heykele dönüşür: Tanrı müminin eliyle bir put haline getirilmiştir!

Hz. İbrahim putları baltayla parçalarken, hiç biri en ufak bir tepki göstermemiştir. “Tanrı’dan put yapanlar” , Hz. İbrahimlerin baltaları (dosdoğru hayat, tevhit inancı, ahlakla bezenen dindarlık) karşısında içlerinde  kurguladıkları tanrıları İbrahim’in  kırdığı putlar kadar mahcup, sessiz ve sakin değil,; aksine arsız, şirret ve ahlak yoksunudur.

Ksenofanes bugünleri görseydi, İhlas Suresi’ndeki Tanrı’ya karşı ne çok put-tanrı icat edildiğine dair belki binlerce fragman yazardı. Hz. İbrahim de, “puttan tanrıları” kıran baltasını; “Tanrı’dan putları” kırmak için yenisiyle değiştirirdi.

  1. Ksenofanes, Fragmanlar, Çev. S. Cantürk, Dost Kitabevi Y., Ankara, 2009, s. 41.( DK 21 B 15 ve DK 21 B 16);G.S. Kirk, J.E. Rawen, M. Schofield, Presokratik Filozoflar: Fragmanlar ve Yorumlar, Çev.E.Z. Belgin, Kabalcı Y., İst. 2001, ss. 182-183.

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 Yorum

  1. 18 Mayıs 2026, 16:14

    Sadece bir kez okumak yetmez, arşivimde saklayacağım ve tekrar tekrar okuyacağım bir yazı! Teşekkürler sayın yazar.

  2. 19 Mayıs 2026, 18:39

    Sayın Hocam Felsefe son sınıf öğrencilerine ders anlatır gibi olmuş…Abraham ( İbrahim) putları kırıp, kötülüklerin önleneceği dönemi açarken, kendisini ve Abrahamoğullarını kutsallaştırdı.Bütün aşiret reisleri ve kralları peygamber ilan edildi.Hepside “Allah” sözleşme li er yaptı yeniledi.Tevrat ve TALMUD kutsallık ve aracılık adına düzenlenmiş SAHTEKARLIKLAR ile dolu.Tevrat bütün din adına yapılan kötüiüklerin kaynağıdır.Bu kaynağı bilim ve insanlık kurutmak zorundadır.Yahudi vampirlerin yaptığı soykırm da bunun ispatıdır…

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!